İzmir — Dünya Çevre Günü dolayısı ile TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Konak Kent Konseyi, Ege Kent Konseyleri Birliği, EGEÇEP ve İzmir Yaşam Alanları yürüyüş ve açıklama yaptı. Mimarlık Merkezi önünden başlatılan yürüyüş Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde son buldu.
Burada bir konuşma yapan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, dünyanın sınırsız olarak sunduğu bütün zenginliklerin hoyratça tüketildiğini vurgulayarak, "Bugün soluduğumuz her nefeste, içtiğimiz her damla suda, bastığımız toprakta doğanın bize sunduğu sonsuz bir cömertlik var. Ancak uzun yıllardır gelişme ve tüketim adı altında doğaya verdiğimiz zararlar artık kapımıza büyük krizler olarak döndü. İklim krizi, deniz kirliliği, biyoçeşitlilik kaybı bunlar bize doğanın sunduğu ciddi uyarılar. Çevreyi korumak artık bir gönüllülük meselesi ya da bir hobi değil, bir hayatta kalma mücadelesi" dedi. Mutlu, bugüne kadar yaptıkları gibi çevreye hunharca müdahale eden her olumsuz gelişmeye karşı çıkmaya devam edeceklerini vurgulayarak, "Dünyamızı, yaşamımızı, geleceğimizi savunarak mücadelemizi sürdüreceğiz" dedi.
Kurumlar adına ortak açıklamayı okuyan Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu da, geçtiğimiz yıllarda, çevre sorunlarının çeşitli yönlerine dikkat çekmek amacıyla “Ekosistem Restorasyonu”, “Plastik Kirliliğini Sonlandırmak” gibi farklı temaların işlendiği Dünya Çevre Gününde bu yıl iklim eyleminin aciliyetine dikkat çekildiğini ifade etti.
"İklim krizi yalnızca bir çevre sorunu değildir"
1-7 Haziran tarihleri arasındaki Türkiye Çevre Haftasının da "Dünya Bize Emanet" temasıyla ele alındığını belirten Mumcu, "Dünya genelinde etkileri her geçen gün daha yıkıcı biçimde hissedilen iklim krizi, yalnızca bir çevre sorunu değil; kentleşmeden sanayiye, ekonomiden halk sağlığına, gıda güvenliğinden toplumsal adalete kadar yaşamın tüm alanlarını etkileyen çok boyutlu bir krizdir. Bu nedenle iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum politikaları artık bir tercih değil, zorunluluktur" dedi.
"COP31, asıl meseleleri gözlerden uzak tutma misyonu üstlendi"
İklim krizinin etkileri her geçen gün ağırlaşırken, uluslararası iklim müzakereleri ve COP süreçlerinin bugüne kadar sera gazı emisyonlarını azaltacak, fosil yakıtlardan çıkışı sağlayacak ve iklim adaletini hayata geçirecek ölçüde bağlayıcı kararlar üretmeye dönük bir işlev üretmediği gibi, gözleri asıl meselelerden uzak tutma misyonunu üstlendiğini ifade eden Mumcu, "Yıllardır süren zirvelerde verilen sözlere rağmen küresel emisyonlar artmaya devam etmekte, fosil yakıt yatırımları sürmekte ve iklim krizinin bedeli en çok yoksul ülkeler ile kırılgan topluluklara ödetilmektedir" dedi.
2026 yılında gerçekleştirilecek COP31 öncesinde de benzer kaygıları koruduklarını dile getiren Mumcu, "İklim krizinin çözümü; piyasa mekanizmalarına, karbon ticaretine ve gönüllü taahhütlere bırakılamaz. Gerçek bir iklim eylemi için fosil yakıtlardan adil ve hızlı çıkışın sağlanması, biyolojik çeşitliliğin ve doğal ekosistemlerin korunması ve karar alma süreçlerinde halkın, yerel toplulukların ve sivil toplumun etkin katılımının güvence altına alınması gerekmektedir" dedi.
"Madencilik, enerji, sanayi, turizm ve rant projeleri zenginlikleri yok ediyor"
İklim krizinin çözümünün, doğayı metalaştıran ve sınırsız büyümeyi esas alan politikaların sürdürülmesiyle değil; ekolojik sınırları gözeten, toplumsal adaleti önceleyen ve kamu yararını esas alan bir dönüşümle mümkün olacağını belirten Mumcu, "COP31’e ev sahipliği yapacak ülkemizde ise iklim krizine karşı gerçek çözümler üretmek yerine; madencilik, enerji, sanayi, turizm ve rant projeleri uğruna ormanlar, tarım alanları, meralar, kıyılar ve doğal sit alanları hızla yok edilmektedir. Fosil yakıtlara dayalı enerji politikaları sürdürülmekte, ekosistemler geri dönüşü olmayan biçimde tahrip edilmekte, hava, su ve toprak kirliliği giderek artmaktadır" dedi.
Bugün suyumuz, toprağımız ve havamız kirlenmiş durumdadır. Kentlerimiz betonlaşma baskısı altında nefessiz bırakılmakta; tarım alanları, meralar ve doğal yaşam alanları sermaye odaklı projelere açılmaktadır.
Kaz Dağları’ndan Akbelen’e, İkizdere’den Murat Dağı’na, Alakır Vadisi’nden Gediz ve Büyük Menderes havzalarına kadar ülkenin dört bir yanında ekolojik yıkım projeleri sürdürülmektedir.
"İzmir'de doğayı, yaşamı tehdit eden uygulamalara karşı mücadele sürüyor"
İzmir’de de Aliağa’dan Gaziemir’e, Bergama’dan Efemçukuru’na, Gediz Havzası’ndan İnciraltı’na kadar pek çok bölgede doğayı, yaşam alanlarını ve halk sağlığını tehdit eden uygulamalara karşı mücadelenin devam ettiğini belirten Mumcu, "Doğal alanlarımızı, kıyılarımızı, tarım topraklarımızı ve yaşam alanlarımızı korumak için yurttaşların, meslek örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin yürüttüğü dayanışma büyüyerek sürmektedir" dedi. Mumcu;
- Ekolojik yıkıma neden olan politikalara,
- İklim krizini derinleştiren fosil yakıt yatırımlarına,
- Ormanları, tarım alanlarını, meraları ve su varlıklarını yok eden projelere,
- Aliağa’da sanayiye, termik santrale, gemi söküm bölgesine bağlı kirliliğe,
- Bergama’da, Efemçukuru’nda, Turgutlu Çal Dağ’da, Gördes’te madencilik projelerinin yarattığı çevresel yıkıma,
- Kültürpark’ta yeşil alana zarar verecek amaç dışı kullanıma,
- Basmane Çukurunun, Buca Cezaevi alanının, İnciraltı’nın imara açılmasına,
- Kentsel dönüşüm süreçlerinde, deprem sonrası gerçekleştirilen sayısız bina yıkımında alınmayan önlemlerle, havaya, toprağa, suya dağılan ve solunmak zorunda kalınan toz ve asbeste,
- Çeşme’yi ve Yarımadayı “Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişme Projesi“ ile parselleyip doğayı, halkın sağlığını ve yaşamını tehdit altında bırakanlara,
- Büyük Menderes ve Gediz havzalarında, vahşi bir şekilde işletilen ve bu havzaları kirlettiği bilirkişi raporlarıyla kesinleşen jeotermal sondaj ve santrallere,
- İmar rantına ve yüksek beton yapılaşmaya dayanan, yeşil alanları yok eden sağlıksız kentleşmeye,
- Depremi afete dönüştüren, yaşamı ranta feda eden anlayışa,
- Doğal Sit Alanlarını, Ormanları, tarım alanlarını, meraları yağmalayan politikalara,
- Geleceği tehdit eden nükleer santral macerasına karşı direniş ve dayanışmanın devam ettiğini vurguladı.
Çevre mücadelesinin aynı zamanda yaşam, sağlık, emek, demokrasi ve adalet mücadelesi olduğunu, bu mücadele içerisinde bilim, mühendislik ve planlama ışığında kamu ve halkın yararına, kentin ve ülkenin her köşesinde var olacaklarını ifade eden Mumcu, "5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde bir kez daha çağrımızdır: Doğa bir sermaye değil, yaşamın kaynağıdır. İklim krizine, ekolojik yıkıma ve doğanın talanına karşı; doğadan, bilimden, adaletten ve yaşamdan yana ortak mücadeleyi büyütme kararlılığı ile bu kentte ekolojik yıkıma karşı direniş ve dayanışma var diyoruz" sözleri ile açıklamayı sonlandırdı.