Ana içeriğe geç

NATO, işçileri ilgilendirmiyor mu?

Artan askeri harcamalar ücretlerin baskılanması, sosyal harcamaların kısılması ve yoksullaşma olarak geri dönerken, işçilerin ekmek mücadelesi ile NATO politikaları arasındaki bağ öncelikle buradan kuruluyor.

NATO, işçileri ilgilendirmiyor mu?
Evrensel
16

Son dönemde ülke gündeminin baş maddesini NATO oluşturdu. Bunda 36. NATO Liderler Zirvesi’nin Ankara’da yapılacak olması kadar, 3.0 olarak kodlanan yeni dönem NATO’sunun konumlanışının kararlarının bizatihi bu zirvede alınacak olması da başat bir rol oynadı. İktidarlarının geleceğini ABD emperyalizmine ve NATO’ya daha sıkı sarılmakta gören Saray rejimi, etrafında odaklanmış iş birlikçi tekelci sermaye kesimleri ve bunların medyadaki uzantıları dışında başta ülkemizin ilerici devrimci güçleri olmak üzere yurtsever halk kesimleri NATO’ya ve zirvenin Ankara’da yapılacak olmasına olan tepkisini baştan belli etmişti. Tepkilerin açık bir kitle hareketine evrilmesinden korkan Saray rejimi bu nedenle son bir aydır askeri cunta dönemlerine rahmet okutacak biçimde ülkeyi adeta açık bir cezaevine dönüştürdü. Gelgelelim olağanüstü baskı ve tedbirlere -gözaltılar, tutuklamalar- rağmen NATO karşıtlığı engellenemedi. 100’e yakın noktada sınırlı katılımlı olsa da NATO karşıtı eylem ve gösteriler gerçekleşti.

Fakat bütün bu süreçte dikkat çeken bir şey vardı; ki, o da böylesine toplumsal politize bir ortamda bile işçi sınıfının ve onun örgütlerinin ağırlıklı bölümünün deyim yerindeyse “kendisini olayın -konunun- dışında tutma”sıydı. DİSK, KESK, Kamu-İş gibi emek örgütleri NATO’ya açıktan karşıtlıklarını ortaya koyarken, Kamu-Sen “hem nalına hem mıhına” türünden bir tutum takındı. İşçilerin ve kamu emekçilerinin ana gövdesinin örgütlü olduğu Türk-iş, Hak-İş, Memur-Sen konfederasyonu ise Saray rejiminin dümen suyundan çıkmadılar. Bu konfederasyon ve sendika üst yönetimlerinin -sendikal bürokrasinin- gerçek anlamda işçi sınıfını temsil etmedikleri gibi ideolojik olarak da Saray’a olan bağlılıkları biliniyor. Dolayısıyla onlar bakımından durum gayet anlaşılır. İşçilere gelince; günümüzde sendikal bürokrasiye rağmen pek bir şey yapamadıkları gerçeği ortada. Bu düzlemde işçilerin tutumu acaba salt buradan mı şekillendi; yoksa işçiler NATO’nun kendilerini fazlaca ilgilendirmediği düşüncesinden mi hareket ettiler? Bunu merceği asıl olarak fabrikalara ve buradaki tartışmalara tuttuğumuzda anlayabiliyoruz. İşçiler arasında yürütülen tartışmalarda özünde aynı kökten kaynaklanan başlıca iki eğilim öne çıkıyor. İlki, egemen propagandadan etkilenerek NATO’yu ülke güvenliği için elzem bir güvenlik şemsiyesi olarak görme. İkincisi, kendisi için şu an için en acil konu olarak gördüğü “Ekmeğini büyütmek” kavgasıyla NATO arasında bir bağ görememeden kaynaklanan ilgisizlik, duyarsızlık hali…

Kök sorun, Türkiye işçi sınıfının en kadim sorunu: Bilinç (sınıf bilinci) ve örgütlenme (sendikal, siyasal) eksikliği. Bu durum işçi sınıfını boydan boya burjuva bilince hapsediyor, burjuva görüşlere ve propagandadan etkilenmeye, dolayısıyla pratikte bu noktadan hareketle yön aramaya açık hale getiriyor. NATO; Ankara zirvesinde kendisini 3.0 olarak kodladığı yeni döneme ilişkin yol haritası çizip kararlar alsa da günümüze dair bir olgu değil. Bir tarihselliği, sürekliliği var. Burada tarih kavrayışı karşımıza çıkıyor. Marx, “Şimdiye kadarki tüm (sınıflı) toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir” diyerek materyalist tarih anlayışını ortaya koymuştur. Gelişmelere kendi sınıf tarihinin prizmasından bakamayanlar başkalarının anlattığı tarihe göre davranmaya mahkum hale gelirler. ABD, İsrail İran savaşı sırasında İran’dan Türkiye topraklarına atıldığı iddia edilen dron veya füzelerin Akdeniz’de konuşlu NATO hava sistemleri tarafından düşürülmesi/önlenmesi NATO’ya olan ihtiyaç bağlamında ballandıra ballandıra anlatıldı. Aynı zaman diliminde Kocaeli’den, Balıkesir’e, Sinop’a menşesi açıklanmayan İHA’lar düştü. Bu nasıl oldu? Neden Türkiye değil de NATO düşürdü? Yoksa hava savunma sistemleri zafiyeti mi var? Bunlara benzer tartışmalar, sorular gündeme geldi.

Burjuva propagandanın yol açtığı şoven milliyetçilikle, yurtsever duygularla hareket etmeyi birbirinden ayırmanın hayli güç hale geldiği böylesi toz duman bir ortamda NATO özelinde işçi sınıfımızın yaşadığı trajedi tam da budur.

NATO ikinci paylaşım savaşının ardından 1949 yılında kapitalist emperyalizmin, ABD liderliğinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ve halk demokrasilerine ve bağımsızlık mücadelesi veren sömürge halklara karşı kurulan saldırgan savaş örgütlenmesidir. Hedefinde dünya işçilerinin sınıf çıkarları, ezilen ve sömürülen mazlum halkların bağımsızlık mücadeleleri vardır. Bugün yeryüzünde sosyalist bir ülkenin ya da halk demokrasilerinin olmaması NATO’nun temelindeki bu özelliği ortadan kaldırmamaktadır. Şimdilerde NATO’nun taraf olduğu, emperyalistler arası rekabet özünde dünya işçilerinden gasbedilen toplam artı değerden aslan payının hangi emperyalist mihrak tarafından iç edileceği meselesidir.

NATO bir savaş örgütlenmesi olarak üye ülkelerde Gladio tipi teritoryal örgütlenmelere gitmiştir. Bu türden örgütlenmeler işçi sınıfı ve sendikal hareket içinde de devreye sokulmuştur. Grevlere saldırı, sendikacı cinayetlerinin failleri bunlardır. Türk-İş ile AAFLI (Asya Amerika Hür Çalışma Enstitüsü) arasındaki ilişki de bu temelde anlam bulmaktadır. Türk-İş aracılığıyla ABD’ye gönderilen kişiler AAFLI şemsiyesi altında CIA tarafından eğitime tabi tutulduktan sonra sendikaların yönetimlerine yerleştirilmiştir. Bugün bu işlerin bu ölçüde kaba saba yürütülemez hale gelmiş olması gündemden tümden çıktığı anlamına gelmemektedir; yöntem incelmiştir sadece.

Saray rejiminin Osmanlıcı ritüeller eşliğinde Beştepe sarayında düzenlenen zirvede altına attığı imza ülkemizin ve halkımızın güvenliğini bırakalım sağlamlaştırmayı, gelecekte belirsiz tehlikelere atmıştır. NATO ülkemiz için bir “güvenlik şemsiyesi” değil, tehlikeli bir savaş odağıdır. Sonuç bildirgesinde bu durum açıkça görülmektedir. Daha fazla silahlanma harcaması. Ülke topraklarında daha fazla NATO üstlenmesi, dolaysızca daha fazla savaş nedeni tehlikeleri…

Gelelim günümüzde işçilerin “Ekmeğini büyütmek kavgası” ya da kaygısına. Buraya kadar aktarılanlar ekmek kavgasından ayrı olmayıp tam da kendisi olmakla birlikte konuyu güncel kimi örneklerle daha anlaşılır kılmaya çalışalım.

Ankara’daki NATO zirvesinin en öne çıkan kararlarından biri üye ülkelerin savunma harcamalarını ulusal gelirlerinin halihazırda yüzde 1.5’ten 2035 yılına kadar yüzde 5’e çıkarmaları kararı oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan burada da önceliği kimseye bırakmadı ve Türkiye’nin bu orana 2030 yılında ulaşacağını söyledi. NATO verilerine göre Türkiye’nin 2025 yılında savunma harcamaları 30 milyar dolar. Şayet oran yüzde 5 olsaydı bugünkü rakamlarla bu miktar 75 milyar dolar olacaktı. Söz verilen ve altına imza atılan bu fark nereden karşılanacak? Elbette ki, emekliyi 20 bin liraya mahkum ederek, asgari ücreti açlık sınırının altında tutup ücretleri baskılayarak, gelir vergisi oranlarındaki artışa bağlı olarak işçiyi soyup soğana çevirerek, gıda, enerji, ulaşım, haberleşme, konut (kira) başta olmak üzere işçinin yoksulun zorunlu harcamalarına fahiş zamlar bindirerek vb.

2026 yılı ilk çeyreğinde milyonlarca emeklinin maaşı, çalışan işçi kamu emekçisi ve aileleriyle -sağlık, sosyal yardım- on milyonlara ulaşan bir kitleye doğrudan hizmet sunan SGK’ye bütçeden 521 milyar 514 milyon lira kaynak tahsisi yapılırken aynı dönemde bir faiz olarak uluslararası ve yerli sermayeye yapılana ödeme tam 876 milyar 100 milyon lira. Ve ülkenin kaynakları bu ölçüde yağmalanırken NATO bu duruma nezaret eden bezirganbaşlarından birisi. İşte işçi kardeşim, NATO ile ekmek davan arasında bu ölçüde dolaysız bir bağ var. Eğer ekmeğini büyütmek istiyorsan, emeğin üzerindeki tasarruf hakkını kendi ellerine almak istiyorsan önce bu NATO ve iş birlikçilerini geriletmen gerekir. Durum bu kadar net.

Kaynağa Git

İlgili Haberler