“Fabrikamızın kapandığını müdürden değil, sipariş almaya gelen müşteriden öğrendik.” Bu sözler, İstanbul Sancaktepe’de üretim yaparken bir gecede kapı önüne konulan ve anayasal hakları gasbedilen İlke Isıncam işçilerine ait. Melek Gülle ve Talha Gülle’nin sahibi olduğu fabrikada, yaklaşık 200 işçi bayram arifesinde SGK’den gelen bir mesajla işsiz kaldı. İşçilerin iddiasına göre bu ani kapanış bir “iflas” değil; 30 milyon liralık işçi alacağının üstüne yatmak ve fabrikadaki Kristal-İş Sendikası örgütlenmesini kırmak için önceden tezgahlanmış bir operasyon. Patronların güçlü bürokrasi bağlantıları ve şirket avukatlarının “Yarısını alın yoksa gerisini unutun” sözlerine karşı, işçiler seslerini gazetemiz aracılığıyla duyurdu:
İlke Isıncam işçisi
İstanbul
İstanbul Sancaktepe’de bulunan İlke Isıncam işçisiydim. Bayramdan hemen önce işsiz bırakıldık hem de alacaklarımızı alamadan. Fabrikaya her zamanki gibi gittiğimiz bir gün, öğle saatlerinde fabrikanın kapatıldığını öğrendik. Ama bunu ne müdürümüzden ne de firma sahipleri Melek Gülle ve Talha Gülle’den duyduk. Öğreneceğimiz en son kişilerden, müşterilerden öğrendik. Ardından da SGK’den gelen kısa bir “Kod-17” mesajıyla durum kesinleşti. Biz o gün çalışırken yaşananlardan haberdar olduk. Hazırlıksız yakalandığımız ve yeterince organize olamadığımız için alın terimizle ürettiğimiz camlara, makinelere, araçlara ve diğer birçok varlığa sahip çıkamadık. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda, patronların bu süreci önceden planladığını daha net görebiliyoruz.
Patron hazırdı, işçiler değil
Bunu nereden biliyoruz? Yıldızcam, Babacan Holding, Hisar İnşaat gibi firmalar alacaklarına karşılık fabrikadan mal çıkarmak için önceden hazırlık yapmıştı. Bir hafta içinde milyonlarca liralık alacaklarına karşılık çeşitli malzemeleri alıp götürdüler.
Yıldızcam ise daha da ileri giderek üretimde kullanılan camları “Zaten bunlar bizimdi” diyerek kendi çalışanlarıyla fabrikadan çıkardı. Bunlar bir günde yapılabilecek işler değil. Üstelik Yıldızcam yetkilileri, içeriden camları alırken bunu daha önce yapılan bir protokole dayanarak yaptıklarını da ifade etti.
Şirket sahipleri, işçilerin yaklaşık 30 milyon liralık alacağını ödememek için ortadan kaybolurken bazı şirketlerle önceden anlaşmalar yapmış görünüyor. Amaçlarının işçilere, bankalara ve diğer alacaklılara hiçbir şey bırakmamak olduğu anlaşılıyor.
Gerçekten ödeme güçleri yok mu?
Firma sahiplerinin ödeme gücü olmayabilir mi?
Bugün İstanbul’da sıradan bir 3+1 dairenin bile 7 milyon lirayı bulduğu bir dönemde, tüm işçilerin alacağı en fazla birkaç daire değerine denk geliyor. Bizler patronların yıllardır nasıl bir servet biriktirdiğini de biliyoruz.
Bu nedenle Melek Gülle ve Talha Gülle’nin, “Nasıl olsa işçilerin peşine düşmeye gücü yetmez” düşüncesiyle insanları alacaklarıyla baş başa bıraktığını düşünüyoruz. Türkiye’de bunun benzeri, iflas süsü verilmiş kapanışları daha önce de gördük.
Sendikalaştık, ardından fabrika kapandı
Bizce kapanmanın asıl nedeni iflas değil. Birincisi borçlardan usulsüzce kurtulma girişimi, ikincisi ise fabrikada başlattığımız sendikalaşma süreci.
Temmuz 2025’te patron verdiği ara zam sözünü tutmayınca fabrikada yeterli çoğunluğu sağlayarak bir gün içinde Türk-İş’e bağlı Kristal-İş Sendikasına üye olduk ve yetki sürecini başlattık.
Şirket sahipleri ise hazırlıklarını önceden yapmış olacak ki, tek hamlede yaklaşık 200 işçiyi mağdur ederek fabrikayı kapattı. Böylece anayasal hakkımız olan sendikalaşma hakkımız da fiilen gasbedilmiş oldu.
Sendikanın tutumu da sorgulanmalı
Bu süreçte sendikanın tutumuna da değinmek gerekiyor.
Örgütlenme sürecinin başında bizi yeterince ciddiye almamaları bir yana, yaşadığımız bu süreç boyunca sürekli davet bekleyen bir anlayışa sahip olmaları ve bir kez olsun işçilerin yanına gelmemeleri düşündürücüdür.
Burada çalışan birçok kalifiye arkadaşımız, bundan sonra sendikalara çok daha farklı gözle bakacaktır. Belki birkaç ay sonra sendikanın yetkisi gelecek ama ortada fabrika kalmayacak. Patronlar ise başka bir isim altında faaliyetlerine devam edecek.
Bugün hangi sendikaya üye olduğumuzun ve sendikanın işçinin yanında ne kadar durduğunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Patronlar örgütlü, işçiler mücadele ediyor
Bizim yanımızda sendika durmazken, şirket sahipleri aslında bize örgütlü olmanın ne anlama geldiğini gösteriyor.
Faaliyetlerini sürdürdükleri vakıflar aracılığıyla üst düzey bürokratlarla görüşebiliyorlar. Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, bugün Eskişehir Milletvekili Ayşen Gürcan’ı ziyaret edip sektörde “güven” tazeleyebiliyorlar. Ticari ilişki içinde oldukları şirketlerle önceden planlar yapabiliyorlar. Güçlü çevrelerden hukuki destek alabiliyorlar.
Kısacası hakkımıza çökmek isteyenler aynı çevrelerde, aynı ilişkiler ağı içinde hareket ediyor. Tüm ilişki ağları şu anki hükümetin etrafındaki isimlerden oluşuyor.
Biz işçiler ise bir yandan mücadele ederken diğer yandan biriken borçlarımızı, evimizin geçimini ve yeni iş bulma kaygısını düşünmek zorunda kalıyoruz. Dava açacakken dava ücretini üç kez düşünerek hareket ediyoruz.
Belki de en büyük eksikliğimiz, bu birliği daha önce kuramamış olmamızdı. Dün “Bir şey olmaz” diyerek birlikte hareket etmeye yanaşmayan birçok arkadaşımız, bugün hakkını almak için birlik olmanın zorunlu olduğunu görüyor. Geç kalmış olabiliriz ama mücadele etmek için geç değil.
Hakkımızı sonuna kadar arayacağız
Hakkımızı yedirmeyeceğiz. Ara buluculuk görüşmelerinde işçileri küçümseyenlere de birliğimizi göstereceğiz.
Biz işçilere “Alacaklarınızın yüzde 50’sini alın, yoksa hiçbir şey alamazsınız” diyen Şirket Avukatı İHH Pendik Başkanı Av. Serdar Pehlivan şunu bilsin: O para bizim lüksümüz değil. O para çocuklarımızın rızkı, evimizin kirası, soframızdaki ekmek, sağlık giderlerimiz ve geleceğimizdir.
Neden çocuğumuzun hakkını birkaç zengine bırakalım?
Bu iş nereye kadar giderse gitsin, hakkımızın peşinde olacağız.
Hem hukuki mücadeleyi birlikte ve en güçlü şekilde sürdüreceğiz hem de bu dosyanın unutulmaması için kamuoyu önünde gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz. İşçilerin alın terine göz dikenleri ve bu düzene ortak olanları teşhir etmeyi sürdüreceğiz.