İspanyol edebiyatının dahi kalemi Miguel de Cervantes Saavedra tarafından 17. yüzyılın başlarında kaleme alınan Don Kişot (Don Quijote), yayımlandığı günden bu yana dünya edebiyatının en temel yapı taşlarından biri olma özelliğini koruyor. İlk modern roman kabul edilen bu dev eser, sadece bir dönem hikâyesi anlatmakla kalmıyor; toplumsal normları, insan psikolojisini ve hayal gücünün sınırlarını mizahi bir dille masaya yatırıyor.
Hikâye, okuduğu şövalyelik romanlarının etkisiyle gerçeklik algısını yitiren ve kendini gezgin bir şövalye ilan eden La Manchalı asilzade Alonso Quijano’nun maceralarını konu alır. Yanına sadık ve realist seyisi Sancho Panza’yı da alan Don Kişot, paslı zırhı ve sıska atı Rocinante ile adaleti sağlamak üzere yola koyulur. Onun gözünde yel değirmenleri birer canavar, hanlar ise birer kaledir.
İNSANIN İKİ FARKLI YÜZÜ
Cervantes, Don Kişot’un deliliği üzerinden aslında dönemin İspanyol toplumuna ve çökmekte olan şövalyelik kültürüne sert bir hiciv yöneltir. Ancak eseri asıl ölümsüz kılan, Don Kişot’un saf idealizmi ile Sancho Panza’nın ayakları yere basan pragmatizmi arasındaki muazzam dengedir. Bu ikili, insan ruhunun iki farklı yüzünü simgeler.
Bugün "yel değirmenleriyle savaşmak" deyimiyle literatüre geçen eser, imkânsız hayallerin peşinden gitmenin hem trajik hem de asil yönünü gözler önüne seriyor. Cervantes'in hapishane hücrelerinde filizlenen bu dehası, üzerinden geçen dört asra rağmen sinemadan tiyatroya, resimden felsefeye kadar sanatın her dalına ilham vermeyi sürdürüyor. Don Kişot, adaletsiz bir dünyaya karşı kendi doğrusunu haykıranların zamansız sembolü olmaya devam edecek.