Ana içeriğe geç

Ortadoğu’da kırılgan barış, yeni hesaplaşma

Lübnan ile İsrail arasında imzalanan ‘Üçlü Çerçeve Anlaşması’ ise İran-ABD mutabakatının ortaya koyduğu güvenlik ve siyasi çerçeveyi fiilen devre dışı bırakıyor.

Ortadoğu’da kırılgan barış, yeni hesaplaşma
Evrensel
16

Türkiye NATO zirvesine hazırlanırken, İran ise 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlayan ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Dini Lider Ali Hamaney’in cenaze ve defin törenlerine odaklanmış durumda. ABD Başkanı Donald Trump da, Washington ile Tahran arasında tıkanan müzakerelerin bir hafta süreyle askıya alındığını açıkladı. Aynı dönemde “İran’la iyi bir anlaşmaya varılacağı” yönündeki açıklamalarını da sürdürdü. Ancak Tahran, Washington’un söylemlerinden çok sahadaki güç dengelerine odaklanıyor. İranlı karar alıcılara göre, ABD’yi müzakereye yönelten temel neden, diplomatik bir tercih değil; askeri mühimmat stoklarındaki aşınma, petrol fiyatlarındaki yükselişin küresel ekonomi üzerinde oluşturduğu baskı ve ABD kamuoyunda giderek güçlenen savaş karşıtı eğilimler. Bu nedenle, söz konusu kısıtlayıcı şartlar ortadan kalktığında Washington’un askeri seçeneği yeniden masaya koyabileceği göz önünde bulunduruluyor.

Üçlü Çerçeve Anlaşması

Tam da bu atmosferde, ABD’nin ara buluculuğunda Lübnan ile İsrail arasında Washington’da ‘Üçlü Çerçeve Anlaşması’nın imzalandığı duyuruldu. Anlaşma, İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ortaya koyduğu güvenlik ve siyasi çerçeveyi fiilen devre dışı bırakan yeni bir düzenleme niteliği taşıyor. Zira mutabakat, Lübnan da dahil olmak üzere bölgedeki askeri operasyonların durdurulmasını ve mevcut statükonun korunmasını öngörürken, Üçlü Çerçeve Anlaşması, İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve askeri altyapısının tasfiye edilmesi şartına bağlıyor. Böylece birinci metin mevcut güç dengesini muhafaza etmeyi esas alırken, ikinci metin bu dengenin temel unsurlarından birinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen yeni bir güvenlik düzeni dayatıyor.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aun, anlaşmayı “Lübnan devletinin egemenliğini ülke topraklarının tamamı üzerinde eksiksiz biçimde yeniden tesis etme yolunda atılmış ilk adım” olarak nitelendirdi. Buna karşılık İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ise söz konusu mutabakatın “İran’ın bizi güney Lübnan’dan zorla çekilmeye mecbur bırakma planına indirilmiş ağır bir darbe” olduğunu belirterek Tel Aviv’in anlaşmayı kendi güvenlik ve stratejik çıkarları açısından okuduğunu açıkça ortaya koydu.

Buna karşın Hizbullah’ın parlamentodaki “Direnişe Vefa” (Vefa lil-Mukaveme) Grubu Milletvekili Hassan Fadlallah, Lübnan yönetiminin bu anlaşmayı ancak Amerikan desteğiyle ülkeyi bir iç savaşa sürüklemesi halinde uygulayabileceğini, aksi durumda metnin sahada hayata geçirilmesinin mümkün olmadığını ifade etti.

İç çatışma riski

Üçlü Çerçeve Anlaşması, Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve askeri altyapısının tasfiye edilmesi görevini Lübnan ordusuna yüklüyor. Anlaşmanın güvenlik eki, ordudan yalnızca ülkenin güneyine konuşlanmasını değil, aynı zamanda Hizbullah’ın askeri altyapısını ortadan kaldırmasını ve silahsızlanma sürecini denetlemesini talep ediyor. Ancak Lübnan’da hakim olan değerlendirme, ordunun bu görevi fiilen yerine getirmesinin mümkün olmadığı yönünde. Zira Hizbullah, yalnızca silahlı bir yapı değil; Şii toplumunun en güçlü siyasi ve toplumsal temsilcisi olarak ülkenin iç dengelerinin temel unsurlarından birini oluşturuyor. Bu nedenle Lübnan ordusunun Hizbullah’a karşı zor kullanmaya yönelmesi, yalnızca askeri açıdan değil, devletin kurumsal bütünlüğü ve toplumsal barış bakımından da ağır sonuçlar doğurabilecek bir senaryo olarak görülüyor. Bu çerçevede, anlaşmanın öngördüğü güvenlik düzenlemelerinin mevcut siyasi ve toplumsal koşullarda uygulanabilir olmadığı; böyle bir girişimin ülkeyi mezhepsel bir iç savaşa sürükleme riski taşıdığı konusunda Lübnan’da geniş bir görüş birliği bulunuyor.

Suudi Arabistan ile BAE’nden tam destek

Anlaşma, yalnızca Lübnan içinde değil, Arap dünyasında da geniş yankı uyandırdı. Lübnan basınında “utanç anlaşması” olarak nitelenen metne tam ve fiili destek veren sadece Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri oldu.

Buna karşılık Mısır, Lübnan’ın İsrail’den belirli bir takvime bağlanmış açık çekilme taahhüdü almadan böyle bir anlaşmaya yönelmesini eleştirirken, Türkiye’nin de anlaşmaya yönelik endişelerini dile getirdiği ifade ediliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Halep, Şam, Beyrut ve Kudüs’ün güvenliğini Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle doğrudan ilişkilendiren açıklamaları, Ankara’nın değişen bölgesel dengelerde daha fazla inisiyatif almayı hedeflediği ve daha aktif bir jeopolitik rol üstlenmeye hazırlandığı yönünde yorumlanıyor.

Suriye dosyası yeniden masada

Anlaşmanın yankıları sürerken Suriye dosyası da yeniden bölgesel gündemin merkezine yerleşti. Donald Trump’ın, Suriye’deki HTŞ Yönetiminin Lideri Muhammed Colani’nin (Ahmet Şara) Hizbullah sorununu çözme konusunda daha etkili olabileceği yönündeki açıklamaları, Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecinde Şam yönetimine yeni roller biçilebileceği tartışmalarını beraberinde getirdi.

Nitekim bu gelişmelerin hemen sonrasında HTŞ Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Beyrut’u ziyaret etti ve iki ülke arasında Ortak Yüksek Komite Anlaşması imzalandı. Bu düzenleme, 1991 tarihli Kardeşlik, İş Birliği ve Koordinasyon Antlaşması kapsamında faaliyet gösteren Lübnan-Suriye Yüksek Konseyinin yerine yeni bir kurumsal mekanizma oluşturmayı hedefliyor.

Washington’un çifte formülü

ABD’nin İran ile imzaladığı mutabakat ile Lübnan ve İsrail arasında ara buluculuğunu üstlendiği Üçlü Çerçeve Anlaşması, Washington’un bölgede aynı anda iki farklı güvenlik denklemini yönetmeye dayanan bilinçli diplomatik stratejisini ortaya koyuyor. Arap basınında bu yaklaşım, taraflara farklı güvenceler veren ve gelecekte yeni pazarlık alanları oluşturan “Siyasi ve güvenlik açısından mayınlarla döşenmiş bir düzenek” olarak değerlendiriliyor.

Mutabakatın ilk maddesi, Lübnan dahil bütün cephelerde askeri operasyonların kalıcı biçimde durdurulmasını öngörürken, dokuzuncu maddesi mevcut statükonun korunmasını güvence altına alıyor. Tahran, bu ifadeleri Hizbullah’ın askeri kapasitesinin bölgesel caydırıcılık denkleminde korunacağı yönünde yorumluyor. Buna karşılık Washington, Üçlü Çerçeve Anlaşması’nın ikinci maddesinde İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini, silahlı grupların silahsızlandırılması ve askeri altyapılarının tasfiye edildiğinin doğrulanması şartına bağlıyor. Böylece aynı yönetim, bir tarafta mevcut dengelerin korunacağı sözünü verirken, diğer tarafta bu dengelerin temel unsurlarından birinin ortadan kaldırılmasını şart koşuyor.

Çekilme mi, kalıcı güvenlik kuşağı mı?

Anlaşmanın en tartışmalı yönlerinden biri de İsrail’in çekilmesini otomatik bir yükümlülük olmaktan çıkaran güvenlik eki oldu.

İbranice yayın yapan televizyonlar ile Haaretz, Jerusalem Post ve Yedioth Ahronoth gazetelerinde yer alan bilgilere göre, İsrail’in herhangi bir takvim çerçevesinde çekilmesi öngörülmüyor. Bunun yerine önce “deneme bölgeleri” oluşturulacak; Lübnan ordusu bu alanlarda Hizbullah’ı silahsızlandırmaya çalışacak ve İsrail ancak sahadaki sonuçlardan tatmin olması halinde geri çekilmeyi değerlendirecek. Yani İsrail, güvenlik şartlarının oluşmadığını ileri sürdüğü sürece işgalini sürdürme imkanını elinde tutuyor.

Nitekim İsrail basınında yapılan değerlendirmelerde bu anlaşmanın Tel Aviv açısından “olağanüstü diplomatik başarı” olduğu belirtilirken, ilk kez bir Arap devletinin süre sınırı bulunmayan bir İsrail işgalini fiilen kabul ettiği yorumları yapıldı. Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan bir makalede, Yazar Hayim Golubentşitz, İsrail ile Lübnan arasında imzalanan ön anlaşmayı “olağanüstü bir siyasi başarı” olarak nitelendirdi. Golubentşitz, “İlk kez bir Arap devleti, İsrail’in kendi topraklarındaki süresiz işgalini onayladı ve her şeyi Lübnan ordusunun Hizbullah’ı silahsızlandırma başarısına bağladı” ifadelerini kullandı.

Yeni bir bölgesel denklem

Ortaya çıkan tablo, Washington’un birbirinden bağımsız iki diplomatik belge üretmekten ziyade, bölgedeki güç dengelerini kendi stratejik hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalıştığını gösteriyor. Bir taraftan İran’la imzalanan mutabakat zaptı üzerinden geçici bir sükunet sağlanırken, diğer taraftan Lübnan-İsrail arasında imzalanan Üçlü Çerçeve Anlaşması ile İsrail’in güvenlik taleplerini esas alan yeni bir düzen inşa edilmeye çalışılıyor. Böylece ABD, askeri baskı ile diplomatik müzakereyi birbirini tamamlayan iki araç olarak kullanarak bölgesel nüfuzunu tahkim etmeyi hedefliyor. Bu nedenle Tahran, mevcut müzakere sürecini kalıcı bir uzlaşma olarak okumuyor; aksine, Washington’un uygun askeri ve siyasi koşullar yeniden oluştuğunda çatışmayı tırmandırma ihtimalini göz ardı etmiyor. İranlı karar alıcılar, ABD’nin askeri mühimmat stoklarını yenilemesi, enerji piyasalarındaki baskının hafiflemesi ve Washington yönetiminin iç siyasi hareket alanının genişlemesi halinde yeniden güç kullanımına yönelebileceği ihtimalini stratejik hesaplarının dışında bırakmıyor. Bu nedenle mevcut diplomatik süreç, Tahran açısından nihai bir çözümden çok, her an yeni bir askeri safhaya evrilebilecek kırılgan bir ara dönem niteliği taşıyor.

İki belge, tek ateş: Beyrut ile İslamabad arasında ABD’nin çifte tuzağı

An-Naşra
Lübnan

Temmuz 2026 itibarıyla Ortadoğu, stratejik açıdan çarpıcı bir ikili karakter taşıyan diplomatik bir tabloyla karşı karşıya. ABD yönetimi kendisini barışın mimarı olarak pazarlarken, Washington’un himayesinde hazırlanan iki belgeye -Tahran ile imzalanan ‘İslamabad mutabakatı’ ile Beyrut ve Tel Aviv arasında imzalanan ‘Üçlü Çerçeve Anlaşması’na- yakından bakıldığında, siyasi ve güvenlik açısından mayınlarla döşenmiş bir düzenek ortaya çıkmaktadır. Amerikan diplomasisi, gerçek bir istikrar tesis etmek yerine, gelecekte kaçınılmaz çatışmalara zemin hazırlayan, bölgeyi yeni bir volkanın ağzına sürükleyen esnek metinler ve yapısal çelişkiler ortaya koydu.

ABD’nin ölümcül çelişkisi

İlk ve en tehlikeli çelişki, iki belgedeki Amerikan güvenceleri arasındaki açık tutarsızlıkta ortaya çıkmaktadır. “Mutabakat zaptı”nın ilk maddesinde ABD, İran’a Lübnan sahası da dahil olmak üzere askeri operasyonların kalıcı olarak durdurulacağına dair güvence verirken, dokuzuncu maddede nihai bir anlaşmaya varılana kadar “Mevcut durumun korunması” yönünde katı bir taahhütte bulunuyor. Tahran açısından bu diplomatik ifade, çatışmaların dondurulması ve Hizbullah’ın askeri yapısının, bölgesel caydırıcılık denklemindeki organik rolünü koruyarak varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir.

Buna karşılık Washington, ‘Üçlü Çerçeve Anlaşması’nın ikinci maddesinde, İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini silahlı grupların silahsızlandırılması ve askeri altyapılarının tasfiye edildiğinin doğrulanması koşuluna bağlamaktadır.

Stratejik açıdan bakıldığında bu çelişki, Washington’u sanki kasıtlı olarak birbirine çarpacak iki araca aynı sigorta poliçesini satan bir konuma düşürmektedir. Sonuçta ABD yönetimi ya İslamabad’da verdiği sözü ihlal edecek ya da Tel Aviv ve Beyrut’a yazılı olarak verdiği garantilerden geri adım atacaktır.

Şartlı çekilme tuzağı

Üçlü Çerçeve Anlaşması’nın üçüncü maddesi ile güvenlik ekinin birinci ve ikinci adımlarının birlikte değerlendirilmesi, uygulama mekanizmasındaki yapısal kusuru ve kırılgan mantığı ortaya koymaktadır. Anlaşma, İsrail’in derhal çekilmesini ve ardından meşru otoritenin kontrolü devralmasını öngörmüyor. Bunun yerine çekilmeyi kademeli hale getiriyor ve “pilot bölgeler” olarak adlandırılan alanlarda silahsızlanma tamamlanıncaya kadar erteliyor.

Güvenlik açısından bu ifade tuzağı, İsrail’e fiili bir veto hakkı veriyor. Güvenlik ekinde belirtilen şekilde bölgenin tamamen “temizlenmediğini” ileri sürmesi halinde, İsrail güçleri işgalci olarak bölgede kalmak için uluslararası meşruiyet ve Lübnan hükümetinin resmi onayını elde etmiş olacaktır. Böylece Lübnan toprakları, sürekli İsrail’in güvenlik değerlendirmelerine tabi bir tampon bölgeye dönüşecektir.

İç savaşı meşrulaştırmak

Anlaşmanın en tehlikeli yönü ise Lübnan ordusuna yüklediği yerine getirilmesi imkansız görevlerdir. Güvenlik eki, ordudan askeri altyapıyı yok etmeye yönelik hukuki ve operasyonel adımlar atmasını açıkça istemekte ve bunu dokuzuncu maddede yer alan sıkı bir programla ilişkilendirmektedir.

Bu strateji, ordunun son derece karmaşık bir siyasi ortamda faaliyet gösterdiğini görmezden geliyor. Ulusal bir ordunun, ülkedeki geniş bir toplumsal kesimi silahsızlandırmak amacıyla, iç uzlaşı olmaksızın onunla silahlı çatışmaya sürüklenmesi, uluslararası düzeyde yazılmış bir iç savaş reçetesinden başka bir şey değildir. Anlaşma, sınırlı imkanlara sahip Lübnan ordusundan, İsrail ordusunun yıkıcı silahlarına rağmen başaramadığı bir görevi yerine getirmesini istemektedir.

Lübnan-İsrail çerçeve anlaşması: Gerekçeleri ve Lübnan üzerindeki etkilerine dair bir okuma

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi
El Arabi El Cedid

Amerika Birleşik Devletleri, 26 Haziran 2026 tarihinde, beş tur süren ve 14 Nisan 2026’da ABD ara buluculuğunda başlayan doğrudan müzakerelerin ardından, Lübnan ile İsrail arasında iki taraf arasındaki çatışmanın niteliğini yeniden tanımlayan bir “çerçeve anlaşması”na varıldığını duyurdu.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından açıklanan ve Lübnan tarafınca imzalanan anlaşma metnine göre, savaşın sona ermesi ve İsrail’in işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmesi, özünü Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının oluşturduğu güvenlik düzenlemelerine bağlandı. Bu silahsızlandırma yalnızca güney Lübnan’ı değil, Lübnan topraklarının tamamını kapsıyor. Söz konusu güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasından Lübnan hükümeti sorumlu olacak, bunlar ABD tarafından denetlenecek ve İsrail tarafından doğrulanacak.

İçeriği, dili ve üslubuyla bu anlaşma, Lübnan’ın İsrail ile daha önce imzaladığı tüm anlaşmaların ötesine geçmektedir. Buna 1949 Ateşkes Anlaşması, 17 Mayıs 1983 Anlaşması, Temmuz 2006 Savaşı’nın ardından kabul edilen 1701 sayılı karar ve hatta Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan 66 günlük savaşın ardından imzalanan Kasım 2024 Anlaşması da dahildir.

Anlaşmayla Lübnan’ın resmi makamları, Hizbullah tamamen silahsızlandırılmadığı sürece İsrail işgalini fiilen kabul etmiş olmaktadır. Anlaşmanın bakış açısına göre artık İsrail’in çekilmesine yönelik resmi bir Lübnan talebi bulunmamaktadır. Bunun yerine, Lübnan devletinden Hizbullah’ı silahsızlandırması ve ancak bunun ardından İsrail’in çekilmesi talep edilmektedir ki, Lübnan devletinin bunu yerine getirmesi mümkün değildir.

İsrail ve Lübnan arasındaki anlaşmadaki güvenlik ekinde ne gizleniyor?

Nayif Zeydani
El Arabi El Cedid

İsrail ile Lübnan arasında imzalanan çerçeve anlaşmasının güvenlik ve askeri ek protokolüne ilişkin yeni maddeler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Büyük bölümü hâlâ gizli tutulan ve bir süre daha gizli kalması muhtemel olan bu ek protokole dair kamuoyuna yansıyan bilgiler doğruysa, bunlar İsrail’in neden bu anlaşmayı büyük bir memnuniyetle karşıladığını daha iyi açıklıyor. Hatta anlaşmanın, İsrail’in beklentilerini bile aşmış olabileceği görülüyor. Zira anlaşma, işgal devletini uluslararası anlaşmaları ihlal eden ve Lübnanlı sivillere yönelik katliamlar gerçekleştiren bir fail konumundan çıkarıp saldırıların mağduru gibi göstermekte; Lübnan topraklarını işgal etmeyi, güney Lübnan’daki köyleri yıkmayı ve askeri operasyonlarını sürdürmesini meşrulaştırmakta, saldırılarını haklı gösterebilmesi için geniş bir hareket alanı sağlamakta ve Lübnan’da belirsiz bir süre kalmasının önünü açmaktadır.

Çerçeve anlaşmasından bölgesel normalleşmeye

El Hanadik
Lübnan

Lübnan’daki tablo artık yalnızca ülkenin dar ulusal sınırları içinde değerlendirilmemektedir. Aksine, son bölgesel savaşın ortaya çıkardığı dönüşümlerin ardından ABD’nin öncülük ettiği kapsamlı bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası haline gelmiştir. ABD ile İran arasında varılan mutabakat, yalnızca nükleer program veya yaptırımların kaldırılmasıyla ilgili bir anlaşma olmayıp; Washington’un Irak, Suriye, Lübnan ve Gazze’den başlayarak Ortadoğu’daki tüm dosyaları yeniden düzenlemeye çalıştığı yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Bu yaklaşım, açık savaş ihtimallerini azaltmayı, Amerikan çıkarlarını korumayı, askeri maliyetleri düşürmeyi ve aynı zamanda bölgesel ittifak ağını muhafaza etmeyi hedeflemektedir.

Bu bağlamda, Washington’da imzalandığı açıklanan “Lübnan-İsrail Çerçeve Anlaşması” öne çıkmıştır. Resmi olarak güvenlik ve sınır dosyalarının ele alınmasına ve ateşkes düzenlemelerinin uygulanmasına yönelik bir çerçeve olarak sunulan bu anlaşma, fiiliyatta ise Lübnan ile İsrail arasında doğrudan olmasa bile normalleşme biçimlerinin ya da iki taraf arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasının önünü açabilecek daha geniş kapsamlı bir siyasi sürecin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler