Ankara – Ankara Tabip Odası'nın (ATO) düzenlediği “İşçi hareketlerinin dünü bugünü: 15-16 Haziran’dan madenci yürüyüşlerine” başlıklı sempozyumda, 15-16 Haziran Direnişi'nden Büyük Madenci Yürüyüşü'ne uzanan işçi mücadeleleri ile güncel direniş deneyimleri ele alındı. Sempozyumda, işçi sınıfının tarihsel birikimi ve günümüzdeki mücadele dinamikleri üzerine değerlendirmeler yapıldı.
ATO Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Sabri Dokuzoğuz ile ATO İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Komisyonu Başkanı Dr. Buket Gülhan'ın açılış konuşmalarıyla başlayan sempozyumda, “İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970” belgeselinin gösterimi yapıldı. Ardından gerçekleştirilen “İşçilerin Haziranı” başlıklı söyleşide araştırmacı-yazar ve sendika uzmanı Zafer Aydın konuşmacı olarak yer aldı. “1991 Büyük Madenci Yürüyüşü'nden 2026 Doruk Maden Yürüyüşü'ne” başlıklı oturumda ise sendikacı ve işçi lideri Şükrü Durmuş ile Bağımsız Maden-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu değerlendirmelerde bulundu. Sempozyum, ATO İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Komisyonu üyesi Dr. Ercan Yavuz'un kapanış konuşmasıyla sona erdi.
Zafer Aydın, "15-16 Haziran kazanılmış hakları koruma mücadelesiydi"
Araştırmacı-yazar ve sendika uzmanı Zafer Aydın, Cumhuriyet tarihi boyunca emek hareketinin, "yukarıdan biçimlendirme ve denetim altına alma çabaları" ile buna karşı gelişen "aşağıdan itiraz ve direniş dinamikleri" arasında şekillendiğini belirterek, 15-16 Haziran Direnişi'nin bu süreçte önemli bir kırılma noktası olduğunu söyledi.
Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren çalışma ilişkilerinin "çatışmasızlık" anlayışı üzerine inşa edilmeye çalışıldığını ifade eden Aydın, bu anlayışın ideolojik temelini ise milliyetçilik ve CHP'nin 1931 programına giren halkçılık ilkesinin oluşturduğunu söyledi. Aydın, "Toplumdaki farklılıkların sınıfsal değil, yalnızca iş bölümü kaynaklı olduğu savunuldu. Böylece işçilerin kolektif haklarının önüne çeşitli engeller konuldu" dedi.
Bu dönemde çıkarılan yasalarla grev ve direnişlerin yasaklandığını belirten Aydın, 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile her türlü eylem ve gösterinin engellendiğini, 1936 İş Kanunu'nda ise grevin yasaklandığını ve greve katılan işçilerin cezalandırılmasının öngörüldüğünü hatırlattı.
Yasakçı politikaların yanında işçilere bazı sosyal hakların tanındığını ancak bunun da sınıf bilincinin gelişmesini engellemeyi amaçladığını savunan Aydın, "Asgari ücret, kıdem tazminatı ve sosyal güvenlik gibi haklar tanınırken işçilerin kolektif hakları sınırlandırıldı. Devlet, işçilere 'sizi düşünüyoruz, bu nedenle sınıfsal taleplerde bulunmayın' mesajı verdi" diye konuştu.
1946 sonrasında sınıf esasına dayalı sendikalaşmanın önünün açıldığını ancak kısa süre içerisinde sosyalist sendikaların kapatıldığını ifade eden Aydın, 1947 Sendikalar Kanunu ile sendikaların devlet denetimi altına alınmaya çalışıldığını söyledi. Aydın, "Bu süreç üç ayak üzerine kuruluydu: Yasak, lütuf ve vesayet. İşçilerin kolektif hakları engellenirken bireysel haklar öne çıkarıldı, sendikalar ise denetim altına alınmak istendi" dedi.
“Kavel Grevi ile işçiler grev yasağına fiilen meydan okudu”
1960'lı yılların bu yapının kırılmaya başladığı bir dönem olduğunu belirten Aydın, 1963 Kavel Grevi'nin bu açıdan tarihsel önem taşıdığını vurguladı. Kavel Grevi ile işçilerin grev yasağına fiilen meydan okuduğunu söyleyen Aydın, "Kavel, lütuf anlayışına karşı hak kavramını öne çıkardı. İşçiler ikramiyelerin işverenin lütfu değil, kazanılmış bir hak olduğunu savundu" ifadelerini kullandı.15-16 Haziran Direnişi'nin de Kavel'de kazanılan hakların korunması amacıyla ortaya çıktığını belirten Aydın, "Kavel işçilerin haklarını kazanma mücadelesiydi, 15-16 Haziran ise kazanılmış hakları koruma mücadelesiydi" dedi.
1960'lı yıllarda işçi sınıfının yükselişinde aydınlanma sürecinin önemli bir rol oynadığını ifade eden Aydın, bu dönemi "Türkiye'nin ikinci aydınlanma dönemi" olarak nitelendirdi. İşçilerin bu dönemde şiir, roman ve tiyatroyla tanıştığını, hak bilincinin geliştiğini ve toplumsal dönüşümün bir parçası haline geldiğini belirten Aydın, "O dönemde yalnızca işçiler değil, toplumun tüm kesimleri hak arama mücadelesi içerisindeydi" diye konuştu.
Durmuş: "Büyük Madenci Yürüyüşü 1980 sonrası emek hareketinin en büyük eylemiydi"
Şükrü Durmuş, 24 Ocak kararlarıyla birlikte Türkiye'de neoliberal politikaların uygulanmaya başlandığını belirterek, bu politikaların 12 Eylül askeri darbesi sonrasında hayata geçirildiğini söyledi. Büyük Madenci Yürüyüşü'nün 1980 sonrasında Türkiye emek hareketinin en büyük yürüyüşü olduğunu ifade eden Durmuş, "Bu yürüyüş, emekçilerin yeniden ayağa kalkmasının ve toparlanmasının simgesidir" dedi.
"Madenler bilinçli olarak bakımsız bırakıldı"
1990'lı yıllarda madenciliğin "zarar ediyor" gerekçesiyle özelleştirme politikalarının hedefi haline getirildiğini belirten Durmuş, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın sık sık madenlerin kapatılabileceğini dile getirdiğini hatırlattı. Durmuş, "Madenlerde yaşanan iş cinayetlerinin temel nedenlerinden biri ocakların bilinçli biçimde bakımsız bırakılmasıydı. Nasıl ki kamu işletmeleri özelleştirme öncesinde işlevsiz hale getirildiyse, madenlerde de benzer bir süreç işletildi" diye konuştu.
Zonguldak havzasındaki kömür rezervlerinin hâlâ dünyanın en değerli rezervleri arasında yer aldığını vurgulayan Durmuş, özelleştirme politikaları nedeniyle çok sayıda ocağın kapatıldığını ve binlerce işçinin işsiz bırakıldığını söyledi.
"Yürüyüş kararı tabandan gelen baskıyla alındı"
Büyük Madenci Yürüyüşü sırasında bizzat sahada görev yaptığını anlatan Durmuş, yürüyüş kararının büyük ölçüde işçilerin tabandan gelen iradesiyle alındığını ifade etti. "Genel Maden-İş yönetiminin ilk etapta Ankara'ya yürümek gibi bir niyeti yoktu" diyen Durmuş, işçilerin oluşturduğu komitelerin süreci belirlediğini belirtti.
Yürüyüş boyunca halkın büyük bir dayanışma örneği sergilediğini belirten Durmuş, Devrek'e ulaşıldığında yüzlerce ailenin madencileri evlerinde misafir ettiğini anlattı. Durmuş, "Belediyeden yapılan çağrının ardından yüzlerce aile madencileri evlerine götürdü. Lokantalar, fırınlar ve kahvehaneler işçilere ücretsiz hizmet verdi. Kimse para talep etmedi. Böylesine büyük bir dayanışmaya tanıklık ettik" dedi.
Yürüyüş boyunca çok sayıda engelleme ve tehditle karşı karşıya kaldıklarını söyleyen Durmuş, buna rağmen yürüyüşe katılımın giderek arttığını belirterek, "Yüz binlerce kişinin katıldığı bu yürüyüş, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en önemli mücadelelerinden biri olarak hafızalarda yer etti" diye konuştu.
Başaran Aksu:"Makbul sendika dışında örgütlenmek neredeyse imkânsız hale getirildi"
Bağımsız Maden-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, Türkiye’de sendikal örgütlenmenin yasal ve fiili engellerle kuşatıldığını belirterek, “makbul sendika” tanımı dışında kalan yapıların sistematik biçimde baskı altına alındığını söyledi. Aksu, işverenlerin yetki itirazları, uzun süren mahkeme süreçleri ve bu süreçlerde işçilerin işten çıkarma, tehdit ya da emekliliğe zorlanma gibi yöntemlerle karşı karşıya bırakıldığını ifade etti.
Türkiye’de sendikal alanın görünürde çoğulcu bir yapıya sahip olduğunu ancak fiiliyatta devlet ve sermaye tarafından sınırlandırıldığını söyleyen Aksu, kamu alanında belirli sendikaların “tanınan” yapılar haline getirildiğini, özel sektörde ise uluslararası sermaye ilişkileri içinde belirli sendikal çerçevelerin öne çıkarıldığını dile getirdi. Aksu, bu yapının “Türkiye’de sendikal örgütlenme varmış gibi bir algı oluşturduğunu” ifade etti.
Sendikal yapının yalnızca yasal düzenlemelerle değil, bürokrasi ve güvenlik mekanizmalarıyla da denetlendiğini ifade eden Aksu, özellikle 2012 sonrası düzenlemelerin bu kontrolü daha da güçlendirdiğini söyledi. Aksu, sendikaların mali yapılarının yeminli mali müşavir raporları ve genel kurul denetimleri üzerinden şekillendirildiğini, ancak bu denetimlerin çoğu zaman şeffaflıktan uzak kaldığını belirtti. Aksu, sendikal yapıların önemli bir kısmında şirketleşme ve yozlaşma eğilimlerinin görüldüğünü, işçi aidatlarının kullanımına dair ciddi soru işaretleri bulunduğunu belirtti. Sendikalar arası çatışmaların çoğu zaman yargı süreçlerine taşındığını ancak bu süreçlerin kısa sürede kapatıldığını ifade eden Aksu, “sendikal alanın büyük ölçüde kontrol altına alınmış bir yapı haline geldiğini” söyledi.
Metal sektörüne ilişkin çerçeve protokolleri de eleştiren Aksu, bu tür anlaşmaların işçi iradesini sınırladığını ve sendikal rekabeti zayıflattığını vurguladı.
"Sendikal yapı bir ‘mış gibi yapma’ düzenine dönüştü"
Aksu, mevcut sistemde sendikaların büyük bölümünün gerçek anlamda işçi iradesini temsil etmekten uzaklaştığını ifade ederek, “sendikacılığın büyük ölçüde ‘mış gibi yapılan’ bir yapıya dönüştüğünü” söyledi. Asgari ücret ve toplu pazarlık süreçlerinin de benzer bir çerçevede şekillendiğini belirten Aksu, bu mekanizmaların işçilerin gerçek karar süreçlerine katılımını sınırladığını ifade etti.
Tüm bu yapıya rağmen Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan sonra tabandan yükselen yeni sendikal hareketlerin ortaya çıktığını söyleyen Aksu, işçilerin yerel direnişler ve sosyal medya aracılığıyla birbirleriyle bağ kurduğunu ifade etti.
"Mücadeleci sendikal çizgi yeniden şekilleniyor"
Bağımsız ve mücadeleci sendikal yapıların bazı alanlarda önemli kazanımlar elde ettiğini söyleyen Aksu, Polyak madenindeki işgal ve direniş örneğini hatırlatarak işçilerin kararlılığının belirleyici olduğunu vurguladı. Aksu, “Sendikal önderlikten bağımsız olarak işçilerin kendi inisiyatifiyle geliştirdiği büyük bir militanlık birikimi var” ifadelerini kullandı. Aksu, Türkiye’de farklı sektörlerde biriken sorunların ve güvencesizliklerin giderek daha geniş bir toplumsal öfkeye dönüştüğünü belirterek, “Her yere yayılan bir hoşnutsuzluk ve tepki hali var” değerlendirmesinde bulundu.