Ana içeriğe geç

Bu sessizlik kimin işine yarıyor?

Bugün iş yükü inanılmaz derecede artmış durumda. Üretim hattında her makinenin ürün çeşidine göre belirlenen bir puanı var. O puana göre bir işçinin bakacağı makine sayısı değişiyor. İş yükü giderek ağırlaştırılıyor.

Bu sessizlik kimin işine yarıyor?
Evrensel
16

Merhaba Evrensel okurları. Ben eski bir Bekaert işçisiyim. Bu fabrikada çalışırken sağlığını kaybeden, emeğinin karşılığını tam olarak alamayan yüzlerce işçiden biriyim.

10 yılı aşkın süredir çalıştığım fabrikadan geçtiğimiz günlerde ayrıldım. Benimle birlikte 100’den fazla arkadaşım da aynı şekilde. İşten çıkarmaların eylül ayına kadar devam etmesi bekleniyor.

Bekaert’ta 15 Mayıs’ta sona eren ve 29 gün süren grevimizi sizler de takip etmişsinizdir. Fabrika yönetimi, grev öncesinde sık sık dile getirdiği işten atma tehdidini şimdi adım adım hayata geçiriyor.

Özçelik-İş Sendikası yöneticileri, toplu sözleşme öncesindeki taslak hazırlık sürecinde yüzde 100 zam oranlarının konuşuyordu. Biz de bu oranın alınmasının zor olduğunu biliyorduk. Ancak en az yüzde 80’lere yakın bir zam oranına imza atılacağına ve mart enflasyonu hariç 470 TL’nin altına düşülmeyeceğine dair bir beklenti oluşmuştu. Daha sonra mart enflasyonu da hesaba katıldı. Sözleşme görüşmeleri devam ederken de öncesinde de taleplerimizi sendika şubesine ilettik. Bize “kırmızı çizgimiz 470 TL” denildi.

Sonuçta 435 TL’ye imza atıldı. Bu da yaklaşık yüzde 62’lik bir artış anlamına geliyor. Geriye dönük haklarımız için ise yalnızca 100 bin TL nakit ve 50 bin TL kart verildi. Böylece her işçinin en az 200 bin liralık alacağına işveren tarafından çökülmüş oldu. Greve çıkılmadan önce işverenin sürekli dile getirdiği işten atma tehdidine karşı ne yapıldı?

İşverenin son teklifi zaten 435 TL idi. Biz ise, “Eğer kanunen grev hakkımız doğmuşsa greve çıkalım ama taleplerimizde de revizyon yapalım” dedik. Sözleşmenin hemen ardından gazetelerde “Yüzde 140 zam aldılar” manşetleri atıldı. Bunun gerçeği yansıtmadığını hepimiz biliyoruz. Enflasyon farkını da kendi başarıları gibi göstererek yüzde 140’a imza attıklarını söylediler.

Genel müdürün grev sürecinde Ankara’ya giderek bakanlıkla görüşmesi, Özçelik-İş Genel Merkezi ile temas kurmasının ardından da genel merkezden gelen iki yöneticiyle birlikte 32 saat süren görüşmeler sonrası burada sözleşme imzalandı.

Sendikasızlık döneminde işçiler üzerinde kurulan baskı öyle bir korku iklimi yarattı ki baskıya ve dayatmalara ses çıkarmak mümkün olmadı. Gündüz vardiyasında çalışan bazı işçilerin ve EYT kapsamındaki çalışanların grevin son günlerinde “Artık yeter, içeri girip çalışalım” dediğini de duyduk.

Sözleşme imzalandıktan sonra önce 100 kişilik, ardından 130 kişilik işten çıkarma listeleri gündeme geldi. Bu sayının artacağı ve eylül ayına kadar işten çıkarmaların süreceği konuşuluyor.

Dahası, bunu bir “kampanya” olarak anlatıyorlar. Vardiya amirleri işçilere gidip “Listede adın var, bu kampanyadan yararlan” diyerek çağrı yapıyor. Kampanya ise şu kıdem ve ihbar tazminatına ek olarak; 5 yıla kadar 3 brüt maaş, 5-15 yıl arası 4 brüt maaş, 15 yıl üzeri için ise 5 brüt maaş teklif ediliyor.

Bu fabrikada da diğer birçok işyerinde olduğu gibi, işverene ve sendikaya yakın değilseniz işiniz zorlaşıyor. Birileri rahatlıkla akrabalarını işe aldırabilirken, bugün işine sahip çıkan ve haksızlığa ses çıkaran arkadaşlarımız işsiz kaldı.

Grev sürecinde bizleri siyasi partiler, milletvekilleri ziyaret etti. Sendikacılar “Sözleşme namustur” dedi. Ancak bu kadar beklenti yaratıldıktan sonra ortaya çıkan sözleşme ortada. Sözleşme imzalandıktan sonra sendikacılara tepki gösterilince, “Üzerimizde baskı vardı, yönetim işten atılacakların listesinin hazır olduğunu söyledi mecbur imzaladık” şeklinde açıklamalar yapıldı. O halde bugün yaşadığımız durum nedir?

Bu fabrikanın sendikasız kaldığı dönemi yaşayan herkes, işverenin masada istediğini daha kolay kabul ettirebileceği bir sendikanın yetki alması için nasıl girişimlerde bulunduğunu biliyor. Daha kolay sözleşme imzalayacak, işçiyi daha kolay ikna edecek bir sendikayı tercih ettiği hepimizin bildiği bir şeydi.

Bugün iş yükü inanılmaz derecede artmış durumda. Üretim hattında her makinenin ürün çeşidine göre belirlenen bir puanı var. O puana göre bir işçinin bakacağı makine sayısı değişiyor. İş yükü giderek ağırlaştırılıyor. Konular basına yansıdıktan sonra soyunma odalarındaki kameralar söküldü. Ancak çay molası alanlarındaki kameralar kaldırılmadı. İşçilerin dinlenme alanlarının izlenmeye devam edildiğini düşünüyoruz.

Fabrikanın CEO’su dahi “Bu sözleşme imzalanırsa şu kadar işçi işten çıkarılacak” diyerek bizleri tehdit ediyordu. Kalite Müdürü Caner Bey toplantılarda işçileri açıkça tehdit ettiğine tanık olduk. Bugün yaşadıklarımız yalnızca Bekaert işçilerinin sorunu değildir. Bir toplu sözleşmenin nasıl sonuçlandığını, grev sürecinde verilen sözlerin nasıl tutulmadığını ve işçilerin hangi baskılarla karşı karşıya bırakıldığını göstermesi ve duyulması önemli.

Bu mektubu kimseyi karalamak için değil, yaşadıklarımız unutulmasın diye yazıyorum. Bugün sessiz kalırsak yarın aynı tablo başka fabrikalarda da yaşanacaktır. Emeğinin karşılığını isteyen, hakkını savunan hiçbir işçi işten atılma korkusuyla karşı karşıya bırakılmamalı.

Ben artık Bekaert’ta çalışmıyorum. Ancak geride bıraktığım arkadaşlarım hâlâ aynı belirsizlik içinde çalışmaya devam ediyor. Dileğim, bu haksızlıkların son bulması, sendikaların gerçek sahipleri tarafından yönetilmesi ve işçiyi koruma görevini yerine getirmeleri.

Kaynağa Git

İlgili Haberler