Tarihi dokusu ve ruhuyla İstanbul Arkeoloji Müzeleri Bahçesi, İstanbul Müzik Festivali kapsamında Portekiz'in derin ve duygusal müzik geleneğine ev sahipliği yapacak.
"Fado'nun Storm'u" olarak anılan Sara Correia, gelenek ile moderni buluşturan yorumu, sahnedeki güçlü varlığı ve samimi anlatımıyla günümüz fadosunun en önemli temsilcileri arasında gösteriliyor. Tempestade albümünün turnesi kapsamında İstanbul'a gelecek olan sanatçı, müziğin dili aşan gücünü bir kez daha izleyicilerle paylaşacak.
Bu özel konser öncesinde Sara Correia ile fadoya uzanan yolculuğunu, sahneyle kurduğu bağı, ilham kaynaklarını ve İstanbul'a dair duygularını konuştuk.
Müzikle ve Fado ile yolculuğunuz ne zaman başladı?
Kendimi bildim bileli diyebilirim. Hatta fadoyla ilk temasımın annemin karnındayken başladığını hissederim. Küçük bir çocukken fado evlerine gitmeye başladım ve orada bu müziğin büyüsünü, kültürünü çok erken yaşta tanıdım. 13 yaşımda Grande Noite do Fado yarışmasını kazanmak ise hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. Aslında hayatımda hatırladığım en eski ve en güçlü bağ fadoyla kurduğum bağdır.
Neden Fado yapmayı tercih ettiniz?
Bence en güçlü yanı, duyguları olduğu gibi, hiçbir filtreye gerek duymadan aktarabilmesi, o sebepten Fado. Fadoyu hem söylerken hem dinlerken, kendinizi bir hikâyenin içinde, o hikâyeyi yaşayan ve aynı zamanda anlatan biri gibi hissediyorsunuz. Benim için fado söylemek, sadece bir müzik icra etmek değil; aynı zamanda köklü bir geleneğin parçası olmak ve o mirası bugüne taşımak demek.
Sizi biraz daha yakından tanıyalım Sara Correia güne nasıl başlar? Müzik sabah rutininizde bir rol oynar mı?
Güne sakin başlamayı severim. Her zaman başaramıyorum müzikle güne başlmayı. Sabahları sessizliğe ihtiyacım var. Müzik her zaman hemen gelmez — bazen önce kendimi bulmam gerekir. O sebeple müzik dinleme zamanımda değişir.
Bir müzisyen olarak sizi besleyen başlıca ilham kaynakları neler? Küçük ama anlamlı anları paylaşabilir misiniz?
İnsanlardan ve gerçek hikâyelerden çok ilham alırım. Bazen bu ilham çok küçük bir anda gelir; bir bakışta, kısa bir konuşmada ya da dışarıdan önemsiz gibi görünen bir detayda... Ama o anlar bende kalır. Unutmadığım, içimde taşıdığım şeylere dönüşürler. Çünkü aslında en güçlü duygular, en sade ve en gerçek anlarda saklıdır.
Yoğun konser ve turne programlarınızın dışında kendinize nasıl zaman ayırırsınız?
Boş zamanlarımda en çok sevdiklerimle vakit geçirmeyi severim. Ailem ve arkadaşlarım benim için çok önemli; onların yanında olmak bana huzur veriyor ve hayatımdaki dengeyi korumama yardımcı oluyor.
Sürekli hareket halinde olduğum ve yoğun bir tempoda çalıştığım için bu anların kıymetini daha da fazla biliyorum. Müzik elbette hayatımın her zaman bir parçası. Sadece işim değil, aynı zamanda yaşam biçimim. Ancak bazen zihnimi dinlendirmek ve kendime alan açmak için müzikten tamamen uzaklaşmaya da ihtiyaç duyuyorum.
Fado denildiğinde akla güçlü bir gelenek geliyor. Siz bu geleneği korurken müziğinizi bugünün dünyasıyla nasıl buluşturuyorsunuz?
Benim için önemli olan, müziğin günümüzle bağ kurabilmesi ama bunu yaparken fadoyun özünü kaybetmemesi. Bu nedenle modern dokunuşlardan ya da farklı müzikal yaklaşımlardan çekinmiyorum.
Önemli olan kullanılan sesler ya da düzenlemeler değil; fadoyun ruhunun, duygusunun ve anlatım biçiminin korunması. Örneğin Liberdade albümüm, sound olarak farklı katmanlar taşısa da kendimi en çok fadista olarak ifade ettiğim çalışmalarımın başında geliyor. Çünkü mesele biçimden çok özle ilgili. Fadoyu var eden duygusal derinliği ve müzikal ifadeyi koruduğunuz sürece, o kendini zaten göstermenin bir yolunu buluyor. Ben de nerede olursam olayım, hangi sahnede ya da hangi projede yer alırsam alayım, kendi fado gerçeğimi ve köklerimi yanımda taşımaya devam ediyorum.
Bir fado sanatçısı olarak sahneye çıktığınızda dinleyiciyle paylaşmak ve onlara hissettirmek istediğiniz temel duygu nedir?
Benim için en önemli duygu gerçeklik. Çünkü eğer bir şarkıda, bir sözde ya da bir yorumda gerçeklik varsa, geri kalan her şey zaten onun ardından gelir. Seyirci bunu hemen hisseder; hangi dili konuşursa konuşsun, hangi kültürden gelirse gelsin samimiyet evrenseldir. Ben de sahneye çıktığımda kusursuz olmaya değil, dürüst olmaya çalışıyorum.
Fado zaten özü itibarıyla gerçek hayatın müziğidir. Acıları, sevinçleri, özlemleri, kayıpları ve umutları anlatır. Bu yüzden bir şarkıyı söylerken önce onu gerçekten hissetmem gerekir. İnsanların konserden ayrılırken sadece güzel bir performans izlemiş olmalarını değil, kendilerinden bir parçayı o şarkılarda bulmalarını isterim.
En çok etkilendiğiniz müzisyenler kimler? Müzik yaşamınızda size ilham veren isimler olur mu?
Çok farklı türlerde müzik dinliyorum. Benim için önemli olan müziğin türünden çok, taşıdığı duygu ve samimiyet. Gerçek bir hikâyesi olan, içten gelen bir ifade taşıyan sanatçılar her zaman ilgimi çekiyor.
Elbette ilk olarak Amália Rodrigues'i anmak gerekir. O sadece fado için değil, Portekiz müziği için de eşsiz bir figür ve bu müziğin dünyanın dört bir yanında tanınmasında büyük pay sahibi oldu. Ancak müzikal kimliğimin oluşmasında etkisi olan isimler bununla sınırlı değil. Beatriz da Conceição, Maria da Nazaré ve Celeste Rodrigues gibi büyük sanatçılar, yorumları ve fadoya yaklaşımlarıyla bana çok şey öğretti. Aynı şekilde Fernando Maurício ve Carlos do Carmo da her zaman hayranlık duyduğum ve ilham aldığım isimler arasında yer alıyor. Bu sanatçıların her biri bana fadoyu farklı bir açıdan anlamayı öğretti. Bugün sahnede yaptığım her şeyde onların bıraktığı izlerin bir parçası olduğunu hissediyorum.
Bir şarkıyı yorumlarken sizin için öncelikli olan nedir; duyguyu aktarmak mı, yoksa eserin müzikal inceliklerine sadık kalmak mı?
Teknik elbette önemlidir; yıllar boyunca çalışır, öğrenir ve kendinizi geliştirirsiniz. Ancak benim için teknik her zaman ikinci planda gelir. Önce duygu gelir. Eğer bir şarkıda gerçek bir duygu yoksa, ne kadar kusursuz söylenirse söylensin beni etkilemez.
Fado zaten mükemmelliği değil, hakikati arayan bir müzik. Bu yüzden bir şarkıyı yorumlarken ilk düşündüğüm şey notalar ya da teknik ayrıntılar değil, anlatılan hikâyenin bende nasıl bir karşılık bulduğu oluyor. Önce o duyguyu hissetmem gerekiyor. Çünkü ben hissetmezsem seyirci de hissedemez.
Sahneye çıktığımda her zaman dürüst olmaya çalışıyorum. İnsanların benim sesimde sadece bir yorum değil, gerçek bir yaşam duygusu bulmasını istiyorum.
Son albümünüz "Tempestade" sizin için nasıl bir dönemi temsil ediyor ve bu albümün yaratım sürecinde hangi duygular öne çıktı?
Tempestade şimdiye kadar yaptığım en dürüst albüm. Çok duygusal, aynı zamanda çok feminen bir yapıya sahip; hem gücü hem de kırılganlığı derinden içinde taşıyor. Bu albümde kendimi çok daha açık bir şekilde ortaya koydum.
Aslında benim için bu çalışma, bir tür içsel özgürleşme süreciydi. Kendimi saklamadan, filtrelemeden ifade etmeye çalıştım. Hem güçlü yanlarımı hem de kırılganlıklarımı aynı samimiyetle anlatabildiğim bir alan oldu. Bu yüzden Tempestade benim için korkusuz bir albüm; çünkü hiçbir duygudan kaçmadan, tam tersine onların içine girerek üretildi.
Latin Grammy adaylığı, kariyerinizde nasıl bir dönüm noktası oldu ve sizin için ne anlam ifade ediyor? Bu süreç sanat yolculuğunuzu nasıl etkiledi?
Latin Grammy adaylığı benim için çok önemli bir andı. Kariyerimde büyük bir görünürlük sağladı ama bunun ötesinde bana çok daha derin bir şey kazandırdı: sorumluluk. Bu tür bir takdir, yaptığınız işi sadece sanat olarak değil, aynı zamanda taşıdığınız bir değer ve temsil gücü olarak da görmenizi sağlıyor.
Bu süreç bana izlemek istediğim yolun ne kadar net olduğunu hatırlattı ve onu daha bilinçli bir şekilde sürdürmem gerektiğini hissettirdi. Aynı zamanda müziğe yaklaşımımı da derinleştirdi; yaptığım her işte daha dikkatli, daha içten ve daha odaklı olmam gerektiğini düşündürdü.
Bir röportajımda da söylediğim gibi, fado benim için gerçeklik ve duygusal dürüstlük demek. Latin Grammy gibi uluslararası bir platformda bunun karşılık bulduğunu görmek çok değerliydi. Ama benim için asıl önemli olan ödül ya da adaylık değil, bu yolculuğun bana kattığı farkındalık ve beni daha iyi bir sanatçı olma yönünde teşvik etmesiydi.
İKSV kapsamında bu yıl "Müzede Fado Gecesi" gibi özel bir atmosferde yeniden İstanbul'da sahne alacak olmanızdan da yola çıkarak; Portekiz dışında kendinizi "evinizde" hissettiğiniz şehirler var mı? Farklı ülkelerde sahne deneyimleriniz içinde sizi en çok etkileyen yerler hangileri ve Türkiye'deki ilk sahne deneyiminiz size ne hissettirmişti? Türk izleyicisini nasıl tanımlarsınız?
Türkiye'deki sahne deneyimim benim için gerçekten çok özel bir andı. Seyirciden büyük bir saygı ve çok dikkatli bir dinleyiş hissettim. Dili anlamamalarına rağmen müziğin içine tamamen girmişlerdi. Bu durum beni her zaman derinden etkiliyor; çünkü müziğin kelimeleri aşan, doğrudan duygulara ulaşan bir gücü olduğunu bir kez daha gösteriyor.
İKSV kapsamında "Müzede Fado Gecesi" gibi özel bir atmosferde yeniden İstanbul'da sahne alacak olmak da bu yüzden benim için çok anlamlı. Böyle tarihi ve ruhu güçlü bir mekânda müzik yapmak, fadoyun doğasına da çok uyuyor.
Farklı ülkelerde sahne aldığımda birçok yerde kendimi "evimde" gibi hissettim. Ama Brezilya'nın benim için ayrı bir enerjisi var; orada çok güçlü bir bağ hissediyorum. Yine de nerede olursam olayım, sahne benim gerçek evim oluyor. Nerede şarkı söylersem söyleyeyim, kendimi ait hissettiğim yer aslında orası.

