Ana içeriğe geç

THY Çalışanlarının İş Güvencesi Alarm Veriyor…

THY Çalışanlarının İş Güvencesi Alarm Veriyor…
Airport Haber
16

Son günlerdeönümegelenmahkeme kararlarını tek tek okudum. Okudukça içim rahatlamadı, aksinedaha da endişelendim. Çünkü ortaya çıkan tablo, özellikle Türk Hava Yolları ve iştiraklerinde çalışan binlerce insan açısından ciddi bir hukuki tartışmayı beraberinde getiriyor. Üstelik bu tartışma yalnızca rapor süreleriyle ilgili değil; çalışanın en zor gününde hukukun onu ne kadar koruyacağıyla ilgili.

Yanlış anlaşılmasın. Ben yıllardır aynı şeyi savunuyorum. “Hastayım” deyip sahillerden fotoğraf paylaşanları, rapor alıp sosyal medyada tatil yapanları, işvereni kandırmayı alışkanlık haline getirenleri hiçbir zaman doğru bulmadım. İşverenin bu kişilere karşı gereken yaptırımları uygulaması gerektiğine de inanıyorum. Çünkü çalışan hakkını savunmak, kötü niyeti savunmak değildir.

Ancak mesele artık bunun çok ötesine geçmiş durumda. Çünkü bugün karşımızda duran tablo, gerçekten hasta olan, ağır ameliyat geçiren, kanser tedavisi gören ya da iş kazası nedeniyle aylarca çalışamayan insanların da aynı hukuki riskle karşı karşıya kalabileceğini gösteriyor.

Bu kaygıyı dile getirirken varsayımlardan söz etmiyorum. Önümde mahkeme kararları var.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, İş Kanunu’nun 25/1-b maddesindeki sürenin aşılması halinde işverenin haklı nedenle fesih hakkının doğacağını kabul etti.

Ardından İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi, Türk Hava Yolları çalışanıyla ilgili bir dosyada Toplu İş Sözleşmesi’nde yer alan 120 günlük hastalık izni düzenlemesinin işverenin fesih hakkını ortadan kaldırmadığı yönünde karar verdi.

Benzer şekilde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi de yine THY çalışanını ilgilendiren başka bir dosyada aynı doğrultuda hüküm kurdu.

Son olarak Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2019 yılında verdiği kararda İş Kanunu’nun 25/1-b maddesine dayanılarak yapılan fesihlerde işçiden savunma alınmasına dahi gerek bulunmadığını ortaya koydu.

Bu kararlar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şudur: Toplu İş Sözleşmesi’nde çalışan lehine 120 günlük hastalık izni düzenlenmiş olsa bile, belirli koşullarda iş sözleşmesinin bu sürenin dolması beklenmeden sona erdirilebileceği yönünde bir içtihat oluşmaktadır.

Burada kimse Toplu İş Sözleşmesi’nin kanunların üzerinde olduğunu iddia etmiyor. Elbette değildir. Hiçbir toplu iş sözleşmesi kanunun emredici hükümlerini ortadan kaldıramaz.

Ancak Toplu İş Sözleşmeleri’nin varlık nedeni de tam olarak budur; kanunun çalışanlara tanıdığı asgari hakları daha ileriye taşımak, işçiye daha güçlü bir koruma ve daha fazla güvence sağlamaktır. İşte bugün tartışılması gereken konu da budur.

Eğer Toplu İş Sözleşmesi’nde çalışan lehine düzenlenmiş 120 günlük hastalık izni bulunmasına rağmen çalışan bu süre dolmadan işini kaybetme endişesi yaşıyorsa, burada konuşmamız gereken yalnızca rapor süreleri değildir.

Konuşmamız gereken, iş güvencesidir.

Düşünün… Bir çalışan görevini yaparken iş kazası geçiriyor. Belki aylarca hastanede kalıyor, defalarca ameliyat oluyor, fizik tedavi görüyor. Doktor “Henüz çalışamaz.” diyor. Çalışan ise Toplu İş Sözleşmesi’ni açıyor ve orada 120 günlük hastalık izni düzenlemesini görüyor. Doğal olarak da bu sürenin kendisine bir güvence sağladığını düşünüyor.

Oysa bugün ortaya çıkan yargı yaklaşımı, bu beklentinin her zaman karşılık bulmayabileceğini gösteriyor. İşte benim itirazım tam da burada başlıyor.

İş hukukunun temel amacı yalnızca işletmeyi korumak değildir. Aynı zamanda en zayıf durumda olan çalışanı da korumaktır. İşveren elbette işletmesini sürdürecek, kötü niyetli rapor kullanımına karşı mücadele edecek. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak gerçekten hasta olanla sahte rapor alanı aynı hukuki sonuca götüren bir sistem, çalışma hayatında ciddi bir güvensizlik yaratır.

Bugün sağlıklıyız diye bu konunun bizi ilgilendirmediğini düşünmek büyük hata olur. Hiç kimse yarın ağır bir hastalık geçirmeyeceğinin, iş kazası yaşamayacağının ya da aylarca tedavi görmek zorunda kalmayacağının garantisini veremez. Hukuk da, toplu iş sözleşmeleri de tam olarak insanların hayatın en zor dönemlerinde korunabilmesi için vardır.

Benim kaygım ne rapor suistimalini meşrulaştırmaktır ne de işverenin elini kolunu bağlamaktır. Benim kaygım, gerçekten hasta olan insanların, iş kazası geçiren çalışanların, tedavi süreci devam eden emekçilerin bir de işlerini kaybetme korkusuyla baş başa bırakılmamasıdır.

Bugün bu kararlar yalnızca birkaç dosyayı ilgilendiriyor gibi görülebilir. Ancak hukukta oluşan içtihatlar, gelecekte açılacak yüzlerce davanın yönünü belirleyebilir. Bugün Türk Hava Yolları’nı ilgilendiren bir hukuki yorum, yarın başka işyerlerinde çalışan binlerce işçi için de aynı sonucun doğmasına neden olabilir.

Bu yüzden mesele sadece THY meselesi değildir.

Bu mesele, Toplu İş Sözleşmesi’ne güvenerek çalışan herkesin meselesidir.

Çünkü hiç kimse sabah evinden çıkarken iş kazası geçireceğini düşünmez. Hiç kimse ağır bir hastalığa yakalanacağını ya da aylarca tedavi göreceğini planlamaz.

Eğer bugün çalışanların aklındaki en büyük soru “Hasta olursam iyileşebilir miyim?” değil de “Hasta olursam işimi kaybeder miyim?” olmuşsa, hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bir ülkede çalışanlar, hasta olmaktan değil işini kaybetmekten korkmaya başlamışsa, orada sadece hukuk değil, çalışma barışı da yara almış demektir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler