40 yıldır dolmakalem biriktiren Prof. Dr. Muhittin Şimşek’in 2 bin parçalık koleksiyonunda Özal’dan İnönü’ye, Türkeş’ten Erdoğan’a birçok ismin kullandığı kalem bulunuyor.
MURAT ÖZTEKİN- Sırf Puşkin’in kalemini görmek için St. Petersburg’a gittiğimi söylesem şaşırmazsınız değil mi? Kendisiyle konuşurken bu sözleri sarf eden Prof. Dr. Muhittin Şimşek, tam bir dolma kalem aşığı…
Yaklaşık 40 senedir dolma kalem biriktiren Şimşek, usta edebiyatçıların ve mühim şahsiyetlerin yadigârlarının da aralarında olduğu 2 bine yakın dolma kalemi koleksiyonunda barındırıyor. Şimşek, aynı zamanda kalem kültürüne dair kitaplar kaleme alıyor, konuşmalar yapıyor. Biz de kendisiyle bu benzersiz tutkusunu konuştuk…
l Kaleme ve dolma kaleme duyduğunuz büyük bir tutku hatta aşk var. Lafı maziye getirirsem; bu nasıl başladı?
Sağ şehadet parmağımda büyük bir yara vardır. Aslında her şey bu yara ile başladı diyebilirim. Babam, ağabeyimin kalemini jiletle ve kemal-i ciddiyetle açardı. Ben de ona hayran hayran bakardım. Kimsenin ortalıkta olmadığı bir gün, ağabeyimin çantasını açtım, jileti aldım ve babam gibi kalemi açmaya başladım. Derken jilet kemiğe kadar oturdu, kanlar aktı. O yara izini hâlâ taşıyorum. Ama kaleme muhabbetim azalmadı. Dolma kalem sevgim ise Kayseri’de yatılı okuduğum lisede doğdu. TÜBİTAK’ın fizik yarışmasında birinci olunca dönemin Kültür Bakanı Rıfkı Danışman bana Scrikss marka ilk dolma kalemimi hediye etti. Artık havalarda uçuyordum. Çünkü o zaman dolma kalem lükstü.
TÜKENMEZ ŞAHSİYETSİZDİR
l Dolma kalemle kurduğunuz bağ sadece lüks olmasından kaynaklanmadı herhâlde…
Dolma kalemin bir şahsiyeti vardır. Kanaatime göre tükenmez kalemde o şahsiyet yoktur. Tükenmez kâğıt mendil gibidir. Dolamkalem ise ipek mendildir; aidiyet oluşturur. Sizin elinize alışan bir dolma kalemi başkasının elinde kâğıda takılır. Çünkü elinizin tutuş şekline göre ucu şekillenmiştir. Dolma kalemin nazlı olduğunu da söyleyebilirim. Onu bırakırsanız size küser! Bütün bunlar beni dolma kaleme bağladı.
l Daha sonra nasıl devam etti dolma kalemlerle olan serüveniniz?
Üniversiteyi İstanbul’da bursla okudum. O devirde öğrenci hâlimle bir dolma kalem daha alamazdım. Fakat asistan olunca 62 bin 500 liralık ilk maaşımı alır almaz Beyazıt Sahaf Çarşısına gittim. Maaşımın yarısını vererek Pelikan ve Parker marka iki tane ikinci el kalem aldım. Dolma kaleme olan aşkım böyle pekişerek devam etti. İyi ki de devam etti. Çünkü laf aramızda kalemi seven insanlardan zarar gelmez!
l Size hediye gelenler de oldu değil mi?
Bir müddet kalemi kendiniz satın alırsınız; çoluk çocuğunuzun rızkından verirsiniz. Sonra merakınızı bilenler size kalem hediye etmeye başlar. Daha sonra da “tarihi yazan kalemler” dediğim meşhur şahsiyetlerin yadigârları gelir.
NECİP FAZIL’IN KIRIK KALEMİ
l Peki “tarihi yazan kalemlerden” hangileri sizin koleksiyonunuzda bulunuyor?
Bahtiyar Vahapzade’nin “Özümüzü Kesen Kılıç” adlı tiyatro eserini yazıp noktayı koyduğu esnada onun evindeydim ve o kalemi kendisinden aldım. Bende Necip Fazıl’ın çok mütevazı, kırık bir Scrikss kalemi de var.
Aziz Sancar’ı Nobel’e götüren kendisi gibi mütevazı kalem ve Cumhurbaşkanı’mızın önemli bir anlaşmaya imza attığı kalemi de koleksiyonumda yer alıyor. Kendisinin inanılmaz kalem zevki var; Montblanc meraklısıdır. İsmet İnönü, Turgut Özal, Alpaslan Türkeş ve Süleyman Demirel gibi siyasetçilerin kalemlerine de sahibim. Bunlar gibi altmış civarında tarihi yazan kalem mevcut. Tabii, şahsi gayretlerimle topladığım başka kalemler de var.
l Evet, dolma kalemleri seviyorsunuz. Kalemleri önemli kılan şey ne?
Benim nezdimde kalemin kıymeti yaşanmışlıktır. Mesela mühim bir edebiyatçının büyük bir eseri yazdığı kalem böyledir; paha biçilemez…
l Zannediyorum peşinde olduğunuz dolma kalemler de vardır…
Cengiz Aytmatov’un Bişkek’te müze olan evine gittiğimde gözüm masasında duran kaleminde kaldı. Satın almak için binlerce dolar teklif ettim ama alamadım. Fakat gelmesini beklediğim kalemler var. Sadri Alışık’ın oğlu Kerem Alışık’la görüştük; ondan öldüğü zaman babasının masasında olan kalemi bekliyorum. Yaşar Kemal’in kalemleri de yakını olduğu Zülfü Livaneli’de. Ondan da kalem bekliyorum.
l Koleksiyon yaparken kaleme ve yazıya dair kitaplar da yazdınız…
Kalemleri de biraz araştırayım bakalım, arka planda ne var dedim. Bir taraftan kalem toplarken bir taraftan da kaleme ilişkin yazılanları okuyordum. Araştırmaların neticesinde kaleme dair farklı kitaplar doğdu.
l Neredeyse kırk senedir kalem topluyorsunuz. Bu dolma kalemleri ne yapacaksınız?
Yakın zamanda dolma kalemleri sergiledim. Evet, bir müze düşüncemiz var. Ancak bir şeyi yaparken onu çok iyi tasarlamanız lazım.
l Dijitalleşme aldı başını gidiyor. Artık hiç kalemle yazı yazmayan insanlar var. Bu durum size ne düşündürüyor?
Esas mesele de bu zaten. Artık dijital dünya ve ardından doğan yapay zekâ bizi “teknolojik obeziteye” götürüyor. Bu beynimizi kemiren ciddi bir hastalıktır. Bizim gençlerimizi kalem, kâğıt ve mürekkeple buluşturmamız lazım. Kalemle yazı yazan insanların düşünceleri daha sağlam oluyor. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e de arz ettim; güzel yazı dersini geri getirmemiz lazım. Zaten birçok ülkede akıllı tahtalar sınıflardan kaldırılıyor. Güzel yazan öğrencilere ise dolma kalem lisansı veriliyor.
l Sizin zihin ve ruh dünyanızda kalem ne manaya geliyor?
Kalemin bir maddi boyutu var bir de manevi… Manevi boyutu şudur: Kalemi mukaddes kılan cismi değil, ondan çıkacak olan yazıdır. Çünkü yazının kendisi mukaddestir. Malum Kur’ân-ı kerimin ilk nazil olan sûresi Alâk suresidir. İkincisi de Kalem suresidir. Birisi “oku” diye başlıyor, diğeri de kaleme yeminle... Kalemin yazdığı yazı sinesinde sırlar saklayan muhteşem bir şeydir. Evet, kalem de o sırrı ifşa ediyor. Yazı hafızanın yükünü hafifletir. Güzel yazı ise bunu daha iyi yapar. Benim inancıma göre yazı insanlık tarihinin en başından itibaren vardır. Ama bizim medeniyetimizde hüsnühatla gerçek bir sanat hâline gelmiştir.
l Bizim yazıyla olan irtibatımız kaleme verdiğimiz ehemmiyeti de artırmış herhâlde…
Müstakimzade Süleyman Saadeddin Efendi, “Tuhfe-i Hattatin” adlı eserinde şöyle der: “Delil-i izzet erbab-ı hatta kâfidir; Ki hurde-i kalemi zîr-i paye dökmezler.” Yani “Yazıyla uğraşanların büyüklüğüne delil, kalem kırıntılarını ayak altına dökmemektir” diyor. Evliyaların şahı Hazreti Ali de bir musibete düçar olduğu zaman “Kalem yongası üzerine oturmadım, bu musibet bana nereden düçar oldu?” demiştir.
Bizim insanımız kalbîdir, hasbidir. Benim anam da ümmi bir insandı, okuma yazması yoktu. Fakat Arapça yazılı sigara kâğıdını alır öper ve yüksek bir yere koyardı. Anne bunu niye böyle yapıyorsun diye sorardım. Bana “Sigara kâğıdı da olsa Kur’ân alfabesi bu… Yerde olmaz” derdi. Bir Anadolu insanı yazıya olan hürmetini bu şekilde izhar ediyordu.
l Peki Avrupa’ya ve diğer medeniyetlere kıyasla bu kadar kaleme ehemmiyet veren başka bir şey var mı?
Uzak Doğu’da da bizde olduğu gibi yazı sanatı güçlüdür ve kalem mukaddes kabul edilir. Ancak kapitalist Batı toplumunda maalesef bu yoktur. Batı, hadiseye maddi açıdan baktığından kalem onlar için bir ticari metadır. Ancak ne yazık ki en güzel kalemleri, en güzel uçları onlar üretirler. Hatta dolma kalemin keşfi de onlar tarafından olmuştur. Tükenmez kalem kavramını da onlar çıkarmışlardır.
Muhittin Şimşek:
“Allah’ın insanoğluna bahşettiği beş parmak var. Bunun altıncı parmağı da kalemdir. Ve kalem benim nezdimde parmağım kadar kıymetlidir. Kalemin ab-ı hayatı ise mürekkeptir. Mürekkep çekmezse kalem ölür. Bazen kalem koleksiyoneri kardeşlerimizle görüşüyoruz. Bakıyorum; parası var ve on bin dolara kalem almış ama kutusunda öyle saklıyor. Olmaz! O kalem size küser.”