Ankara – Türkiye’de iktidarın ekonomik krizle derinleşen siyasal sıkışmışlığına paralel olarak baskı politikalarını artırdığı, muhalefeti ise hukuki ve idari müdahalelerle etkisizleştirmeye çalıştığı bir dönem yaşanıyor. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Galip Yalman’a göre bu tablo, yalnızca mevcut hakları savunmaya dayalı bir siyasetle değiştirilemez. CHP’ye yönelik “mutlak butlan” sürecinden dış politikaya, İngiltere ve Şili deneyimlerinden Türkiye’de olası bir iktidar değişikliğinin koşullarına kadar uzanan kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Yalman, “Savunma çizgisini geçtik; artık yeni mevziler kurmak gerekiyor” diyor.
"Şimşek programı hesapları tutmadı, kayyım ve Kürt kartı devreye girdi"
Türkiye’de uzun süredir devam eden ve toplumun geniş kesimlerince adeta kanıksanan bir baskı rejimiyle karşı karşıyayız. Bu otoriterleşme sürecinin tarihsel kökenlerine baktığımızda nerede duruyoruz ve bugün yaşanan kırılmaları nasıl anlamlandırmalıyız?
Türkiye’de yaşanan ve giderek de ağırlaşan bu baskı rejiminin nereden nereye geldiğini görmek çok önemli.1980-82 dönemi burada çok kritik bir dönüm noktasıdır.1982 Anayasası ve beraberinde getirilen yasal çerçeveler, özellikle emek dünyasının haklarını ciddi şekilde budadı. Tabii arada nefes alınan, toplumsal muhalefetin ses çıkardığı 1989 Zonguldak madenci yürüyüşü gibi istisnai ara dönemler de oldu. Hatta büyük sermayenin, emek dünyasındaki yükselen sınıf mücadelesini kontrol altında tutmak için ücret düzeyinde geçici rahatlamalar tanıdığı zaman kesitleri de yaşandı. Fakat bu mücadeleler, bir labor containment (Emeği sistem içinde zapt etme) stratejisinin sınırlarını aşamadı. SEKA gibi, TEKEL gibi ya da Gezi gibi çok farklı nitelikteki büyük direnişler bile günün sonunda mevcut iktidar biçimini değiştirecek kitlesel bir toplumsal muhalefet blokuna evrilemedi.
İşte bu yüzden 1982’den günümüze uzanan yapıyı bir otoriter devlet biçimi olarak betimlemek çok anlamlı geliyor. Ancak son yıllarda bu yapının içinde niteliksel, çok ciddi rejim değişiklikleri de yaşandı. Bir dizi anayasa değişiklikleri ile 2007’de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karar verilmesi, 2010 anayasa referandumu ve 2016-17 süreci gibi. Başlangıçta daha o moda deyimle “tek adam rejimi” ortada yokken yapılan bu düzenlemeler, bütün yasal ve yargısal sistemi siyasi iktidarın kontrolü altına soktu. Fakat dikkat edilmesi gereken şey şu: Siyasi iktidar ne zaman ekonomik nedenlerle veya politik sıkışmışlıkla seçmen desteğini kaybetse, hemen yeni ve sert mekanizmaları devreye sokuyor. 2015’te yeni bir seçimi zorlamak adına Suruç ve Ankara Garı Katliamları gibi çok kötü süreçler yaşandı. Bugün de benzer bir tıkanma var. 2024 belediye seçimlerinde iktidar çok net bir tokat yiyince, sadece Ankara ve İstanbul’la sınırlı kalmayan büyük bir gerileme yaşayınca yine sıkıştı. Mehmet Şimşek programıyla ekonomik zorlukları dört beş yılda atlatıp seçmeni yeniden kazanacaklarını düşünüyorlardı ama bu hesabın tutmayacağı ortaya çıktı. Bu yüzden sıkıştıkları her dönemde yaptıkları gibi hemen Esenyurt’la başlayan kayyım süreçlerini başlattılar ve Bahçeli üzerinden yeni bir Kürt kartı açtılar.
"Mutlak butlanın doğrudan doğruya CHP ile bir ilgisi yok"
Tam bu noktada, CHP’ye yönelik son dönemde geliştirilen “mutlak butlan” tartışmalarını, polis zoruyla genel merkeze girilmesini ve partinin adeta tepeden ele geçirilme çabasını bu sıkışmışlığın neresine koyuyorsunuz?
Bu, hukuki açıdan hiçbir dayanağı olmayan bir süreç ama göz göre göre dayatılıyor. Mahkeme kararlarıyla, Seçim Kanunu’nu ve hatta CHP’nin kendi iç tüzüğünü, parti meclisi ve yüksek disiplin kurulu kurallarını tamamen çiğneyerek ihraçlar yapıyorlar, partiyi içeridenmiş gibi gösterip aslında tepeden tasarlıyorlar. Bunun aslında doğrudan doğruya CHP ile bir ilgisi yok; buradaki esas amaç, 2024 seçimlerinden sonra net bir duruş sergileyerek hedefe oturan CHP önderliği üzerinden, yükselen o toplumsal muhalefet dalgasını kırabilmek için bir set oluşturmak. Kurgulanmak istenen “yeni CHP”, o beğenilmeyen veya yetersiz bulunan 2023 öncesi parlamento içi muhalefet odağı olan CHP de değil. Onu tamamen bir muhalefet odağı olmaktan çıkarmak istiyorlar.
İşte bu yüzden devletin geldiği bu yeni aşamaya, faşizm gibi kavramların arkasına sığınarak karşı bir strateji üretemeyeceğimiz için “otoriter devlet biçimi 2.0” demek gerekiyor. Karşımızdaki bu yeni cenderenin, bu baskı biçiminin de toplum tarafından kanıksanmaması, “Buna da alıştık” denmemesi şart. Çünkü klasik anlamdaki o party politics (Bildiğimiz parti siyaseti) yöntemleriyle bu iş aşılamayacak. İktidar, karşısında bir tehdit gördüğü an Gramsci’nin o “moleküler dönüşüm” (molecular transformation) dediği şeyi uyguluyor. Tehdit gördüklerini hapse atıyor, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş örneklerinde olduğu gibi Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayarak insanları içeride tutuyor, bir kısmını da kendi safına çekiyor. Sadece parti değiştiren o 18 belediye başkanından bahsetmiyorum, sırtındaki formayı veya yakasındaki rozeti değiştirmeden genel merkezde oturup aslında iktidarın bu moleküler dönüşüm sürecine hizmet edenler de var.
Muhalefetin de bu moleküler dönüşümü tersinden işletebilmesi lazım. Örneğin Doruk Madencilik direnişi bu anlamda çok çarpıcı bir örnekti. Oraya Özgür Özel de gitti, DEM Parti de geldi, İyi Parti, Zafer Partisi, TİP ve EMEP de yan yana durdu. Normalde asla bir araya gelmeyecek bu yapıların, o hassas emek-sermaye ilişkisi zemininde aynı dilden konuşabilmesi çok önemliydi. Sadece mevcudu koruma çizgisinde kalınırsa kaybedilir çünkü zaten kaybedecek hangi mevzi kaldı? Sadece “Asgari ücret şu kadar olsun” diyerek bir karşı hücum yapılamaz. En iyi müdafaa hücumdur diyerek; çevre gibi, kadın hakları gibi, emek gibi birleştirici unsurlar üzerinden o simgesel barikatları daha geniş, sol duyuyu içselleştirmiş kitlesel ortaklıklarla kurmak zorunlu.
"Yarın bir iktidar değişikliğinde kucağımızda sihirli bir değnek bulunmayacak"
İngiltere’deki İşçi Partisi süreci ve Şili deneyimi bize Türkiye’deki mücadele hattı için ne söylüyor?
İngiltere’de yaşananlar laboratuvar düzeyinde muazzam bir örnek. Orada bir Brexit süreci yaşandı ve tesadüflerin de yardımıyla geleneksel sol damardan gelen Jeremy Corbyn İşçi Partisinin genel başkanı oldu. Muazzam bir antikampanya yürüttüler aleyhine, Filistin’i savunduğu için antisiyonizmi antisemitizmle eşitleyerek ideolojik bir taarruz yaptılar. Arkasından kovid geldi, Corbyn seçimleri kaybetti ve günah keçisi ilan edilerek parti içinden tasfiye edildi. Yerine o “New Labour” dedikleri neoliberal anlayışı temsil eden Keir Starmer ekibi geldi. Muhafazakar Parti krizden krize yuvarlandığı için İşçi Partisi tamamen rakibinin seçmen desteğini kaybetmesi sayesinde, büyük bir meclis çoğunluğuyla iktidara geldi. Ama ne oldu? Starmer o koltukta iki yılı bile dolduramadan, parti içindeki kural ve tüzük oyunlarına rağmen, sosyal harcamaları kısan tipik neoliberal politikaları ve belediye seçimlerindeki ağır kayıpları yüzünden istifa etmek zorunda kaldı. Şimdi İşçi Partisine yeni bir genel başkan seçilmesi ile birlikte, yeni bir hükümet kurulacak. İngiliz siyasetinde kuralların işlemesi önemli ama asıl çarpıcı olan şu: Artık iki partinin ağır bastığı siyasal sistem aşınıyor. Financial Times gibi kapitalist sistemin savunucusu yayın organları bile aşırı sağcı Brexit savunucusu Reform Partisinin yükselişini önlemek için İşçi Partisinin iktidarda kalmasını sağlar beklentisiyle bu lider değişimini destekliyor. Yani sistemin bekası için bu gerekli görülmekte.
Şili örneği de keza çok öğretici bir ders barındırıyor. Orada öğrenci hareketinden, kadın hareketinden, çevre hareketinden gelen kitlesel bir dalgayı arkasına alarak Gabriel Boric 2022’de iktidara geldi. Bu büyük coşkuyla hemen anayasayı değiştirmeye kalktılar ama iki kere referandumda tersyüz oldular ve sonunda 2022’de seçimi kaybeden Pinochet destekçisi bir politikacıya 2026’da seçimi kaybederek iktidarı devretmek zorunda kaldılar. Bu iki örnek bize şunu gösteriyor: İktidara gelebilmek, o toplumsal tabanı örgütleyebilmek kadar, iktidara geldikten sonra hangi noktada, nasıl dengeli ve hazırlıklı hareket edeceğini bilmek de hayati önemdedir. Yarın bir iktidar değişikliği olduğunda kucağımızda sihirli bir değnek bulunmayacak. Sol bir gelecek tasavvur edenlerin, “Biz sermayeye karşıyız, borçları ödemiyoruz” kolaycılığına kaçmadan uluslararası ekonomi politiği çok iyi okuması lazım. Lula’nın 2003’te Brezilya’da önce IMF ile anlaşıp, sonra iki yılda IMF’ye olan borçları ödeyerek o cendereden çıkması gibi icabında koşullara zorunlu uyum göstererek ama neyi, niçin yaptığını çok iyi bilerek manevra yapacak bir akla ihtiyaç var.
"İktidarın elinde savunma sanayisinden, dronlardan başka satacak koz kalmadı"
Bu iktisadi manevraların ve yeni dönemin kurumsal ayağında Merkez Bankası nerede duruyor? Bir de dış politikada, özellikle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesindeki sıkışma nasıl aşılır?
Merkez Bankasının bağımsızlığı meselesi son 30 yıldır neoliberal bir dogma olarak savunuldu ve bu kurum demokratik denetimin tamamen dışına çıkarıldı. Erdoğan iktidarı ise Anayasa ile Merkez Bankası yasası arasındaki boşlukları kullanarak kurumu tamamen keyfileştirdi; üniversite rektörü değiştirir gibi başkan değiştiriyorlar. Burada “Bağımsızlık neoliberaldir, o halde çöpe atalım” sığlığına düşülemez. Ne teknik bir depolitization ne de Nebati dönemindeki gibi kuralsız bir repolitization kıskacına sıkışmak zorundayız. Merkez Bankasının, planlama örgütlerinin ve iktisat politikalarının, demokratik kurallara bağlı olarak çalışacağı ve hesap verebileceği yeni bir sol duyu çerçevesinde konumlandırılması şarttır.
Dış politikada ise dünya ekonomisiyle paralel olarak her şeyin güvenlikleştirildiği (securitization) bir dönemdeyiz. Avrupa Birliği, Draghi raporunda da açıkça itiraf edildiği üzere adeta bir yok oluşun eşiğinde. Rusya tehdidine karşı ABD’den görece özerk bir güvenlik stratejisi kurmak istediklerinde, AB üyesi olmadıkları halde iki NATO gücüne, yani İngiltere ve Türkiye’ye muhtaçlar. İktidarın elinde de zaten savunma sanayisinden, dronlardan başka satacak koz kalmadı.
Fakat madalyonun diğer yüzünde Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve ABD’nin kurduğu “3+1 bloku” var ve bu blok doğrudan Türkiye’ye karşı konumlanmış vaziyette. İktidarın bugün yürüttüğü o ilkesiz, al-verci (transactional) dış politikası tamamen terk edilmeli. Türkiye’nin, bölgedeki komşularıyla ilişkilerinde “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesine sadık kalan, dış ekonomik ilişkilerle entegre ve toplumsal muhalefetin de ortaklaştığı somut bir inşa projesini bugünden hazırlaması gerekiyor. Buna Kıbrıs da dahil; iktidarın savunduğu “iki devletli çözüm” de facto yaşansa bile Türkiye’nin lehine değil, orada da çok daha yapıcı ve demokratik unsurlarla diyalog içinde olan yeni bir hat çizilmeli.
"Kürt sorununda al-verci anlayışla hiçbir yere varılamayacağı ortada"
Son olarak Türkiye’nin en köklü açmazlarından olan Kürt sorunu ve yeni anayasa tartışmalarına gelirsek, toplumsal rızaya dayalı kalıcı bir demokratikleşme süreci nasıl inşa edilebilir?
Kürt sorunu yok sayılabilecek bir şey değil, ötelenirse sadece bir kuşaktan diğerine kangren olarak devrediyor. Son günlerde İmralı üzerinden yürütülen tartışmalar, tamamen mevcut Erdoğan rejimiyle bir "al-ver" pazarlığı yapma arayışıdır ve bu al-verci anlayışla hiçbir yere varılamayacağı ortada. Kürt sorunu bir pazarlık konusu haline getirilmeden, genel bir demokratikleşme projesinin asli bir unsuru olarak konumlandırılmalıdır.
Burada yöntem ve sıralama hayati önem taşıyor. İktidar değiştiğinde bileşenlerin kucağında hazır bulacağı ya da kapalı kapılar ardında yapılmış masa başı bir anayasa kalıcı olamaz. Kalıcı ve toplumsal rıza üreten bir yeni anayasa, demokratikleşme mücadelesinin, o ortak kitlesel mücadelenin en sonunda varılacak bir olgunlaşma noktası olmalıdır.
Önümüzde öyle çok uzun bir zaman da yok; muhtemelen 2027-28 bağlamında bir seçime doğru gidiyoruz. Tamamen iktidarın kuyruğuna takılmış bir muhalefetten ibaret olmayan bir yapıyla o seçime girmek zorundayız. 30 yıllık birikimin ürünü olan İstanbul Sözleşmesi’nin bir gecede elimizden uçup gitmesi gibi çok şeyi kaybettik belki ama bu gidişata "dur" diyebilecek entelektüel birikime de kadın hareketi ve öğrenci hareketi gibi çok farklı alanlarda örgütlenebilecek toplumsal güce de sahibiz. Karamsarlığa düşmeden, basmakalıp sloganlarla pozisyon üretmeyi bırakıp, iktidara gelindiği o ilk gün başlayacak olan esas büyük mücadeleye bugünden düşünsel olarak hazırlıklı olunmalıdır.