CGTN Türk Dış Haberler Servisi
Pakistan'ın arabuluculuğunda 14 Haziran’da imzalanan mutabakatın üzerinden henüz bir ay bile geçmeden Washington'un attığı adımlar, anlaşmanın kalıcı bir siyasi çözüm üretmekten çok İran'a yönelik yeni baskı mekanizmalarının önünü açtığı yönündeki eleştirileri güçlendirdi. ABD yönetimi bir taraftan diplomasi vurgusunu sürdürürken diğer taraftan İran'a yönelik hava saldırılarını yeniden başlattı, petrol ihracatına tanınan muafiyetleri geri çekti ve Hürmüz Boğazı'nda Tahran'ın devre dışı bırakılacağı yeni güvenlik düzenlemeleri üzerinde çalıştı. Böylece ateşkesin temel dayanakları daha uygulama aşamasına geçmeden Washington tarafından aşındırıldı.
ABD'nin "seyrüsefer özgürlüğü" söylemi de son haftalarda yeniden tartışma konusu oldu. Washington, Hürmüz Boğazı'ndaki askerî varlığını uluslararası ticaretin güvenliğiyle gerekçelendirse de attığı adımlar yalnızca ticari gemilerin korunmasıyla sınırlı kalmadı. İran'ın boğaz üzerindeki jeopolitik etkisini azaltmaya dönük girişimler, petrol ihracatını hedef alan yaptırımlar ve Körfez'deki askerî tahkimat aynı dönemde hız kazandı. Bu durum, ABD'nin güvenlik söylemini bölgesel güç dengelerini kendi lehine yeniden şekillendirmek için kullandığı yönündeki eleştirileri yeniden gündeme taşıdı.
“Önce baskı sonra müzakere” yöntemi
Washington'un İran dosyasında izlediği yöntem, son yıllarda benimsediği "önce baskı, sonra müzakere" stratejisinin yeni bir örneği olarak değerlendiriliyor. İran'a yönelik ekonomik yaptırımlar kaldırılmadan yeni tavizler talep edildi, askerî operasyonlar durdurulmadan diplomatik görüşmeler sürdürüldü ve Tahran'ın bölgesel caydırıcılık unsurlarını sınırlandıracak talepler müzakerenin ön şartı haline getirildi. Bu yaklaşım, taraflar arasında güven inşa etmek yerine güç dengesini tek taraflı değiştirmeyi hedeflediği gerekçesiyle hem bölgede hem de uluslararası diplomasi çevrelerinde eleştirilere neden olmakta.
Washington'un en dikkat çeken tercihlerinden biri ise İsrail konusunda sergilediği tutum oldu. ABD yönetimi İran'a karşı mutabakatın her maddesinin eksiksiz uygulanmasını isterken, İsrail'in Lübnan'daki saldırıları ve işgal ettiği bölgelerden çekilmemesi konusunda aynı ölçüde baskı kurmadı. Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecini öne çıkaran güvenlik planı hızla desteklenirken, İsrail'in yükümlülüklerine ilişkin belirsizliklerin korunması dikkat çekti. Böylece mutabakatın uygulanmasında taraflar arasında eşitlikten uzak bir yaklaşım ortaya çıktı.
Lübnan'da oluşturulmak istenen yeni güvenlik mimarisi de bu çerçevede eleştiriliyor. ABD destekli plan, İsrail'in güvenlik taleplerini önceliklendirirken Lübnan devletini Hizbullah ile karşı karşıya getirecek bir süreci teşvik ediyor. İsrail'in çekilmesi somut bir takvime bağlanmazken, Lübnan ordusundan ülkenin en güçlü silahlı yapısıyla mücadele etmesi bekleniyor. Bu yaklaşımın, İsrail-Lübnan sınırındaki çatışmayı sona erdirmek yerine Lübnan'ın iç dengelerini sarsabilecek yeni bir kırılma yaratabileceği uyarıları yapılıyor.
ABD’nin geçici çerçevesi
Son bir haftada yaşanan gelişmeler, Washington'un diplomasiye yaklaşımındaki temel çelişkiyi de gözler önüne serdi. Bir yandan müzakerelerin tamamen sona ermediği açıklanırken diğer yandan bombardımanlar devam etti, yaptırımlar sertleştirildi ve askerî baskı artırıldı. Diplomasi, çatışmayı sona erdirecek bağımsız bir süreç olmaktan çıkıp askerî ve ekonomik baskıyı destekleyen tamamlayıcı bir araç haline geldi.
Ortaya çıkan tablo, 14 Haziran mutabakatının neden bu kadar kısa sürede işlevsiz hale geldiğini de açıklıyor. Anlaşma taraflar arasında karşılıklı güven oluşturacak bir mekanizma yerine, Washington'un İran üzerindeki baskısını farklı araçlarla sürdürdüğü geçici bir çerçeveye dönüştü. Hava saldırıları, yaptırımlar, Hürmüz Boğazı'na ilişkin yeni planlar ve İsrail'e sağlanan geniş hareket alanı birlikte değerlendirildiğinde, ateşkesin çatışmayı bitirmek yerine yeni bir mücadele dönemine zemin hazırladığı görülüyor.