Obalar Caddesi'nde, Suriyeli mültecilerin yoğun olarak yaşadığı mahalledeki bir kahvecide oturuyoruz. Lüks kafelerdeki fiyatların aksine bir espresso 60 lira. Kahve, birçok Suriyeli için günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası, günün yorgunluğunu atmanın ve bir araya gelmenin bahanesi.
Yan masada oturan iki gençle sıcak bir iletişim kurmamız zor olmuyor. Kahveler tazeleniyor, röportaja başlıyoruz. İkisinin de adı Muhammed. Türkiye'de Geçici Koruma Statüsü kapsamında barınıyorlar.
Çocuk yaşta geldikleri Türkiye'de büyümüşler. Kurdukları hayatı, edindikleri arkadaşlıkları ve alıştıkları düzeni geride bırakmak istemiyorlar. Onlar için Türkiye, aileleri ile birlikte çocuk yaşta gelip sığındıkları geçici bir duraktan çok, hayatlarının büyük bir bölümünü geçirdikleri, aidiyet hissettikleri bir yer.
‘Ölümden kaçtık, geldik’
Muhammedlerden biri hemşire. Türkiye’ye çocuk yaşta gelmiş, eğitimini burada tamamlamış ve özel sektörde çalışıyor. Hikayesini şöyle anlatıyor, “Biz o zaman çocuktuk. Karşındaki bombalar bırakan uçaklar, tanklar var. Ölümden kaçtık, geldik. 15 yaşımdaydım. Gelir gelmez çalışmaya başladık”
Yanında çalıştığı kişinin teşviki ile okuyan Muhammed, “YÖS’e girdim. Çukurova Üniversitesi’nden mezun oldum. 3 yıldır özelde çalışıyorum.”
Türkiye’yi artık hayatın kurulduğu yer olarak tarif ediyor. Muhammed, bu konuda şunları söylüyor, “Herkes bize soruyor, ‘Dönecek misiniz?’ diye ama biz burada büyüdük, buranın havasına, kültürüne, her şeyine alıştık. Kendimi burada yabancı hissetmiyorum. Çoğu dönemiyor, evi yıkılmış. Orada devlet hastaneleri yok, özel hastaneler var. Sayıları yetersiz. Oradaki sağlıkçılar iş bulamıyor, benim şansım daha az olur. Yine de esas mesele burada büyümüş olmamız.”
Muhammed’in anlattıkları, sağlık alanındaki özelleştirmenin ulaştığı noktayı da açıkça ortaya koyuyor. Arapça ve Türkçe bildiği için hastanede sürekli tercüman olarak görevlendirilmek istendiğini söyleyen Muhammed, “Ama ben kendi işimi yapmak istiyorum, kendi mesleğimde ilerlemek istiyorum. Buna rağmen beni sürekli tercümanlığa yönlendiriyorlar. Böylece daha fazla Suriyeli hastaya ulaşmaya çalışıyorlar” diyor.
‘Her şey pahalı emek ucuz’
Mesaiden sonra gelip sohbete dahil olan tekstil işçisi Ahmet, Suriye’deki ailesini ziyaret edip geri dönmüş. 7 ay Halep’te kalan Ahmet, dönüş deneyimini şöyle anlatıyor, “Çocukken ayrılmıştım… Kendimi orada yabancı gibi hissettim. İş yok, elektrik kısıtlı. Emek dışında her şey pahalı. Gelir günlük 6-7 dolar, haftalık ortalama 50 dolar. Buranın üçte biri” Bu nedenle kesin dönüş yapmak istese de birçok kişinin Türkiye’de çalışıp Suriye’ye para göndermek için zorunlu olarak kaldığını ifade eden Ahmet, kendisinin ise birçok genç gibi ailesi dönmüş olsa da hayatını Türkiye’de sürdürmek istediğini anlatıyor.
‘Dönmemiz için buradaki şartlar zorlaştırılıyor’
Vatandaşlık meselesi sohbetin önemli başlıklarından biri oluyor. Muhammed bu süreci şöyle değerlendiriyor. En büyük sorunun belirsizlik olduğunu vurgulayan Muhammed, “Neye göre verildiğini bilmiyoruz. Aynı koşullarda olan iki kişiden birine veriyorlar öbürüne vermiyorlar” diyor.
Yerlilerle aynı şartlarda, sigortalı olarak çalıştıklarını anlatıyorlar. Ancak bu “eşitlik” aslında asgari ücret düzeyinde kalıyor. Hem yerliler hem de Suriyeliler aynı ücret bandında, benzer ekonomik sıkışmışlık içinde çalışıyor.
Siyasete fazla girmek istemeyen Muhammed, “Geldiğimizden beri siyaset aynı, ama ekonomik şartlar giderek kötüleşiyor” diyor. Ona göre artık hayat, gelecek planları kurmaktan çok günlük geçimi sürdürme meselesine dönüşmüş durumda. “Sadece çalışmayı düşünüyorsun” diyen Muhammed, pikniğe gitmek, sosyal bir hayat kurmak gibi şeylerin artık lüks hale geldiğini söylüyor.
Sağlık hizmetlerinde artan mali yük ve geri dönüş tartışması
Geri gönderme meselesi gündeme geldiğinde ise Muhammed, sürecin dolaylı baskılarla ilerlediğini düşünüyor. Gülerek, “İşte yol izin muafiyeti veriyorlar. Kolayca gidin diyorlar” ifadelerini kullanıyor.
Geçici Koruma statüsünün de giderek işlevini yitirdiğini söyleyen Muhammed, sağlık alanındaki değişimlere dikkat çekiyor. Muayene, ilaç katkı payı gibi ödemelerin artık mültecilerden alındığını belirterek, “Hasta olup gidenler var. Raporu var, iptal edilmiş, şeker hastası, tansiyon hastası olanlar var. Artık Göçmen Sağlık Merkezleri de kapanacak. Dönmemiz için buradaki şartları zorlaştırıyorlar” diyor.
Güvencesizlik hak aramayı zorlaştırıyor
Saat 9’u geçerken, tekstil işçisi iki arkadaşları daha kahvehaneye geliyor. 12 saati aşan bir mesainin ardından doğrudan buraya geldiklerini anlatan işçiler, sohbetin ilerleyen bölümünde iş cinayetlerine dönüyor. Tekstil işçisi Ali El Hemdan ve asansöre sıkışarak hayatını kaybeden çocuk işçi Ahmet Haskiro’nun adı açılıyor. İşçiler iki olayı da yakından bildiklerini söylüyor. El Hemdan’ın ailesine verilen vatandaşlık ve Ahmet Haskiro’nun ailesine ödendiği söylenen tazminatın, güvencesizlik altında yaşayan mültecilerin hak arama süreçlerini zayıflattığı görüşündeler. Ahmet Haskiro’nun ailesinin Suriye’ye döndüğünü öğreniyoruz. Tekstil işçileri olayda adaletin yerini bulmadığını düşünüyor ancak çekindikleri için ayrıntıya girmek istemiyorlar. Sağlıkçı Muhammed ise durumu, “Parası olan kazandı” sözleriyle özetliyor. Ailenin yoksulluğu nedeniyle hakkını arayamadığını düşündüğünü söyleyen Muhammed, mahkemeye gidildiğinde kaybedileceği inancının baskın olduğunu ifade ediyor. Ahmet’in ailesinin de bu nedenle tazminatı kabul ettiği görüşünde.
Kendisinin de bir dönem sağlık alanında sigortasız çalıştırıldığı için sanık olarak yargılandığını anlatan Muhammed, mahkeme sürecinde yaşadıklarını şöyle aktarıyor, “Hakim bana; sen Suriyelisin. İstesem seni geri gönderebilirim, diyor. Halbuki böyle bir hakkı yok. Hakim bile böyle davranınca nasıl hakkını arayacaksın? Neyse ki sigorta girişimi yapmamalarının sorumlusu ben değildim, bu davadan ceza almadım.”