Ana içeriğe geç

Borç ekonomisinin faiz çıkmazı

Merkez Bankası politika faizini yüzde 37'de bıraktı, malum. Beklenti indirim yönündeydi. Olmadı.Bir kere hemen şunu belirteyim, cari sistem, yani borca dayalı para sistemde faizi sadece enflasyon belirlemiyor. Borç belirliyor. Döviz belirliyor. Enerji bel...

Borç ekonomisinin faiz çıkmazı
Star Gazetesi
16

Merkez Bankası politika faizini yüzde 37'de bıraktı, malum. Beklenti indirim yönündeydi. Olmadı.

Bir kere hemen şunu belirteyim, cari sistem, yani borca dayalı para sistemde faizi sadece enflasyon belirlemiyor. Borç belirliyor. Döviz belirliyor. Enerji belirliyor. Kısacası dünyanın içine sıkıştığı yeni ekonomik denklem belirliyor.

Bir süredir aynı noktaya dikkat çekiyorum. Dünya, üretim ekonomisinden çok borç ekonomisini konuşuyor. Amerika bunun en büyük örneği. Yaklaşık 37 trilyon dolarlık kamu borcu, 350 trilyon doları aşan küresel borç yükü... Borç artık ekonominin yakıtı olmaktan çıktı; direksiyonuna geçti. Türkiye de bu fırtınanın dışında değil.

'Enflasyon yüzde 32'ye indi, faiz neden inmedi?' sorusu doğal. Ama merkez bankaları bugünün fotoğrafına değil, yarının sisine bakar. Hürmüz'de gerilim yeniden tırmanışa geçti. Petrol fiyatları yeniden yükseliş trendine girdi. Üstelik Türkiye'nin önünde çevrilmesi gereken yaklaşık 242 milyar dolarlık kısa vadeli dış yükümlülük duruyor. Böyle bir tabloda faiz, yalnızca fiyat istikrarının değil, Türk lirasının da bekçisi hâline geliyor.

Fakat her bekçinin bir bedeli vardır.

Faiz yüzde 37'de kalıyor ama üretici bunun çok üzerinde maliyetle kredi buluyor. KOBİ yatırımını erteliyor. Sanayici yeni makine yerine eski borcu çevirmeye uğraşıyor. Çark dönüyor gibi görünüyor ama dişliler her turda biraz daha aşınıyor. Bizim 'borç alan emir alır' sözümüz, bazen yalnızca devletler için değil, şirket bilançoları için de geçerli oluyor.

İşin ironisi de burada başlıyor. Faiz düşünce kur ürküyor. Faiz yükselince üretim yoruluyor. Ekonomi, iki kapılı bir koridora sıkışıyor. Hangi kapıyı açsa öbür taraftan başka bir sorun çıkıyor.

Yani, borç belli bir eşiği geçince üretimi beslemeyi bırakıyor, üretimin üzerine oturuyor. Amerika bunu finans piyasalarında ve sonuç olarak sanayisizleşme süreciyle yaşıyor. Türkiye ise fabrikada, atölyede ve KOBİ'nin kasasında hissediyor. Çünkü bizim enflasyonumuzun önemli kısmı kredi bolluğundan değil; enerjiden, kurdan ve ithal girdiden besleniyor. Faiz artırabilirsiniz ama petrol kuyusu açamazsınız. Faizi sabit tutabilirsiniz ama doğal gaz fiyatını Ankara'dan belirleyemiyorsunuz.

Biraz daha açayım... Asıl sorun faizin bir puan aşağıda veya yukarıda olması değil. Üretimin devam edebilmesi için herkesin borçlanmak zorunda kalmasıdır. Üstelik kredi üretimden çok tüketime, gayrimenkule ve kısa vadeli kazanca gidiyorsa borç büyürken ülkenin üretme gücü aynı ölçüde artmaz. Bu çemberden çıkmanın yolu krediyi kısmak kadar yönünü de değiştirmektir.

Bu yüzden yüzde 37'yi ne alkışlamak ne de yerden yere vurmak doğru olur. En azından cari sistem içinde bu doğru. Çünkü bu karar, biraz da zaman kazanma kararıdır. Fakat zaman da faiz gibidir; biriktikçe maliyeti artar. O zamanı üretimi güçlendirmek, enerji bağımlılığını azaltmak, kısa vadeli dış borcu aşağı çekmek ve döviz ihtiyacını hafifletmek için kullanamazsanız, bugün ertelediğiniz sorun yarın daha ağır döner.

İşin özü şu...

Merkez Bankası faizi sabit tuttu ama aslında ekonominin üzerine gerilmiş ipin kopmasını engellemeye çalıştı. Ne var ki ipin üzerinde sonsuza kadar yürünmez. Günün sonunda sağlam bir zemine ihtiyaç vardır. O zemin de daha fazla borç değil, daha fazla üretimdir.

Yoksa her Para Politikası Kurulu toplantısından sonra aynı soruyu sormaya devam ederiz.

Kaynağa Git

İlgili Haberler