Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Ancak bu kesimin iktidarla kurduğu asimetrik ilişki kronik bir alternatif inşa edememe sorununa neden olmuştur. Bu muhalif kesim kendilerine, uzun süredir kurucu ve geleceğe yönelik pozitif bir anlatı kurmak yerine; iktidarın varlığı ve icraatları üzerinden negatif bir kimlik tanımlamaktadır
Karşımızda, siyasal, sosyal, ekonomik, güvenlik, iç-dış politika konularında herhangi bir kurucu, yapıcı, alternatif oluşturacak program sunamayan, hiç bir sorunun çözümüne dair bir iddia taşımayan, geleceğe dair somut bir vizyon üretemeyen, varlığını sadece ve sadece iktidar karşıtlığı üzerinden anlamlandıran reaksiyoner bir kitle psikolojisi var. Ben bu psikolojinin ürettiği patolojik iklimin adına ‘’Tayyipfobi’’ diyorum. Ve bu fobi, ne yazık ki muhalefeti rasyonel bir siyasi aktör olmaktan çıkarıp, önüne konulan her sahte kahramana tapınmaya hazır birer dijital mürit cemaatine dönüştürüyor.
Siyaset biliminde rasyonel muhalefet ile dogmatik muhalefet arasında net bir çizgi vardır. Türkiye’de muhalif kimliğin önemli bir kısmını konsolide eden duygu durumu olan “Tayyipfobi”; bu kişileri iktidarın başındaki figüre yönelik rasyonel, akıl ve mantığın ötesine geçen duygusal ve kategorik reddediş dışında hiç bir duruşu olmayan bir hale getirmiştir.
Türk muhalifleri pragmatik, hayatta her şeyi ve herkesi parayla satın alabileceğini ve tüm sorunlarını para ile çözebileceğini düşünen, şaibeli bir müteahhitten Che Guevara gibi hem de sol bir kurtarıcı; geçmişinde pek çok sahtecilik, dolandırıcılık iddiaları ve davaları olmuş, kumar bağımlısı birinden de Robin Hood çıkarmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda da daha dün yerli Gandi, Piro Dede Türkiye’yi kurtaracak Cumhurbaşkanı Adayı olarak gösterdikleri başka birine de bugünlerde ‘’Hain’’ diyecek kadar çarpık bir zihinsel durum yaşamaktadırlar.
Son günlerde MASAK raporları ve savcılık soruşturmalarıyla ortalığa saçılan “Ahbap Derneği ve Haluk Levent” skandalı, bir şarkıcı, bir magazin figürünün çöküşünden çok daha ötesini, Türkiye’deki muhalif sosyolojinin yapısal sefaletini gözler önüne seriyor.
Türkiye’nin 15 ilini etkileyen Asrın Depremi olarak anılan 6 Şubat Depremi’nin hemen ardından, AFAD, KIZILAY gibi kamusal kurumların itibarını zedelemek, devletin kurumsal kapasitesini “yok” saymak için sistematik bir kampanya yürütüldü. Bu kampanyanın amiral gemisi, hiçbir kurumsal denetimi, şeffaflığı ve devlet ciddiyeti olmayan popüler figürlerin yönettiği sivil inisiyatifler oldu. Muhalif kesim, iktidara olan kategorik nefreti yüzünden, devletin asırlık kurumlarını değersizleştirip, milyarlarca liralık kamu kaynağını ve halkın duygusal kredisini bir gitaristin, bir şarkıcının insafına ciro etti.
Bugün gelinen noktada, deprem bağışlarının şahsi hesaplara aktarıldığı, usulsüzlüklerin, çek-senet ilişkilerinin havada uçuştuğu bir finansal lağım patlamış durumdadır. Bu rezalet karşısında figürün çıkıp “Etrafımı yönetemedim, buna usulsüzlük diyebilirsiniz ama yolsuzluk diyemezsiniz” şeklindeki lakayıt savunması, aslında bu kitleye kesilen cezanın ironik bir özetidir. Kurumsal akla sırtını dönüp, popüler kültürün parıltılı isimlerine kurtarıcı rolü biçen muhalif akıl tutulması, bir kez daha kendi eliyle büyüttüğü putun altında kalmıştır.
Bu ülkedeki muhalif kimliğin en büyük trajedisi, eleştiriyi bir sistem analizi olarak değil, kişisel bir saplantı —yani Tayyipfobi— olarak örgütlemesidir. Bu Türkiye’de muhalif kesimlerin ulaştığı siyasi, sosyal, zihinsel, entelektüel körlüğün sınırının nereye ulaştığını ortaya koyuyor.
Muhalif kesimde iktidarın attığı her adımı doğruluğuna bakmaksızın mutlak şer, iktidarın karşısına dikilen ya da alternatif gibi sunulan her yapıyı ise arka planını sorgulamadan mutlak hayır ilan eden bu körlük, rasyonelliğin, akıl ve mantığın devredışı kaldığı salt ‘’Reaksiyoner Kimlik’’ oluşturmuştur. Ahbap’ın sorgusuz sualsiz devasa bir finansal ve sosyal krediyle donatılmasının arkasındaki psikolojik motivasyon da büyük oranda işte bu Reaksiyoner Kimlik refleksinin ürünüdür.
Tayyipfobi, muhalif kitlelerin en temel savunma mekanizmalarını ve eleştirel süzgeçlerini felç etmiştir. Bir yapı ya da kişi, mevcut siyasi iradeyle ne kadar zıtlaşıyorsa, o kadar dokunulmaz, o kadar kusursuz ilan ediliyor. Ahbap olayında da yaşanan tam olarak buydu. Devletin kurumlarına duyulan nefret, denetimsiz bir sivil fetişizmini doğurdu. Sonuç? Büyük bir ahlaki ve hukuki iflas.
Bugün siyaset, fikirlerin ve ideolojilerin çarpıştığı bir alan olmaktan çıkmış; dijital ekranların, sosyal medya algoritmalarının ve imaj yönetimlerinin egemen olduğu bir alana dönüşmüştür. Türkiye’deki muhalif kesim, kendilerine kurdukları bu dünyanın en sadık ve en kolay manipüle edilebilir tüketicisi haline gelmiştir. Bu kesim sahici, derinlikli ve kurumsal bir muhalefet inşa etmek yerine; anlık öfke nöbetleri, sosyal medya linçleri ve ekran yüzlerinden medet uman bir tembellik sarmalındalar.
Her krizde yeni bir “ kahraman’’ icat ediliyor, o kahramanın arkasına gözü kapalı hizalanılıyor ve o ikon kırıldığında kitle derin bir nihilizme, apolitik bir umutsuzluğa sürükleniyor. Bu sürdürülebilir bir toplumsal muhalefet, bir siyaset tarzı değildir; bu sosyal,siyasal,zihinsel entelektüel bir intihardır.
Ahbap üzerinden yaşanan son hukuki süreç ve skandallar, Türkiye’deki muhalif kesimin iktidar karşıtlığı (Tayyipfobi) üzerinden şekillendirdiği “sorgusuz sivil güven” refleksinin duvara tosladığının somut bir göstergesidir.
Türkiye sosyolojisi, kurumsal denetimi, şeffaflığı, liyakati ve hepsinden önemlisi rasyonel aklı hem iktidar hem de muhalefet blokları için birincil kriter yapmadığı sürece bu girdaptan çıkamaz. Ancak muhalif kesimin öncelikle şu acı gerçekle yüzleşmesi gerekiyor: Sadece nefret ederek, kurumlara düşmanlık besleyerek ve popüler kültürün sahte ikonlarına sığınarak ne bir iktidar alternatifi olunabilir ne de bu ülkenin geleceği inşa edilebilir. Şov bitti, perdeler kapandı ve geriye reaksiyoner siyasetin o rüküş, o çıplak sefaleti kaldı.