MARUF BUZCUGİL - HÜSEYİN GÖKÇE / ANKARA
Yuvarlak Masa toplantısının konuğu Ankara Sanayi Odası (ASO) 9 Numaralı Petrol ve Kimya Sanayi Komitesi oldu. Toplantıya; Ren-Med Tıbbi Ürünler Yönetim Kurulu Başkanı Sami İşel, Dinçsa İlaç Genel Müdürü Aytaç Muhittin Dinçer ile Özden Kimya Anonim Şirketinin Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Ethem Özden katıldı. Özellikle ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın tedarik zincirinde yaşattığı kırılmaların maliyeti büyük ölçüde artırdığını ifade eden katılımcılar, bunun hem hammadde fiyatlarını hem de lojistik maliyetini yükselttiğinin altını çizdiler. Türkiye’de izlenen ucuz ilaç politikası sebebiyle ilaç ihracatından kazanılan paranın çok daha fazlasının ithalata harcandığına dikkat çeken katılımcılar, 15 yıl önce yüzde 85 olan yerli üretim payının bugün ithal ilacın altına indiği bilgisini verdiler. Üretimin heyecan işi olduğunu ve mutlaka desteklenmesi gerektiğini söyleyen katılımcılar, bugün üretimden vazgeçenlerin üretenlere göre daha fazla kazandığını savundular.
Aytaç Muhittin Dinçer Dinçsa İlaç Genel Müdürü:
“Kimya sektörü ülke ihtiyacının çok altında bir güce sahip”
Türkiye’de ise kimya sektörü ülkemizin duyduğu ihtiyacın çok altında bir güce sahip. Kimya sektörüne çok fazla yatırıma ihtiyaç var. Bu ihtiyaç karşılanamadığından sektörde ithalata bağımlı üretim gerçekleşiyor. Ülkemizin cari açığındaki olumsuzluklar hep kimya sektörünün açığından meydana geliyor. İlaç da kimya sektörünün altında yer alıyor ve ciddi cari açık veriyor.
Ülkemiz, nitelikli araştırmacıları, sayısı giderek artan Ar-Ge tesisleri, az da olsa hammadde üretim tesisleri ve İyi Üretim Uygulamaları (GMP) sertifikalı üretim tesisleri ile ilaç üretiminde halihazırda 50 binden fazla kişiye istihdam sağlayan önemli bir potansiyele sahiptir. Sektörde ilaç üreticileri, ithalatçılar, hem ithalat hem üretim yapanlar, ihracatçılar olmak üzere farklı ticaret unsurlarına sahip yerli ve yabancı sermayeli firmalar mecemuttur.
“Türk ilaç sektörünün uluslararası alanda yetkinliği kabul gördü”
Türk ilaç sanayisi yüzyılı aşan ilaç üretim tecrübesini 1984 yılından itibaren uygulamakta olduğu dünya standartlarındaki kalite sistemi (GMP) ile birleştirmiş ilaç üretim kültürüne haiz bir sektördür. Türk ilaç sektörü sahip olduğu bu potansiyelin yanında, 1 Ocak 2018'den beri Uluslararası İlaç Denetim Birliği’nin (PIC/S) ve 27 Mayıs 2020'den beri Uluslararası İlaç Uyum Konseyi’nin (ICH) tam üyesidir. Bu iki üyelik Türk ilaç sektörünün uluslararası alanda yetkinliğinin kabulü, ürettiği ürünlerin kalitesinin tescili ve tanınırlığının artması anlamına gelmektedir.
Ülkemizde ilaç fiyatları dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir sistem ile belirleniyor. Avrupa’daki düşük fiyatlı ilaçların olduğu 5 ülkenin fiyatlarına bakılıyor, en düşük fiyat euro olarak baz alınıyor, sonra bu fiyat farklı ürün gruplarına göre genelde %40 aşağıya indiriliyor ve onun üzerinden de dönemsel avro kuru (DAD) denilen oranla çarpılıyor. 2026 senesi için bu değer 1 euro=29,12 TL (1 Nisan’dan geçerli olmak üzere). Daha sonra Sosyal Güvenlik Kurumu %10 ile %28 arasında iskonto yapıyor yani Avrupa’daki 100 euroluk bir ilaç Türkiye’de bunun 1/5 arasında fiyat ile satılıyor. Bu sürdürülebilir gibi görünmüyor. Dönemsel avro değeri belirlenirken, Maliye Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun değerli bürokratları Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bütçesi ve Maliye Bakanlığı bütçesini dengeye getirebilmek için bu avro değerini baskı altında tutarak ucuz ilaç temin yoluna gidiyorlar. Ancak, bu ucuz ilaç teminlerinin Maliye Bakanlığı ve SGK kurumlarına kazandırdığı maliyeti kadar ülkemizin kaybettiğine bakmak lazım. Ucuz ilaç politikasından dolayı ülkemiz kazandığından çok daha fazlasını ithal ilaca geri veriyor. İthal ilaçta büyük patlama var. Yani bundan 15 sene önce Türkiye’deki ithal ilaç dengesi tersine döndü. Yüzde 85 yerli üretilirken, yerli üretimin parasal değeri şimdi ithal ilaçtan daha düşük değerdedir.
“Gerekli kârlılık olmadığı için Ar-Ge’de sıkıntı var”
Sektörde gerekli karlılık olmadığı için, Ar-Ge yapmada büyük sıkıntı var. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yeni teşvik programları var ama, bu yetmiyor. Bu konuda dünya başka yerlere gidiyor. Ülkemizde halen Ar-Ge’yi çok iyi anlayamadığımızı düşünüyorum.
Sektörümüzde dünyadan bir örnek vereyim; hepimizin bildiği Merck & Co’in (cirosu 60,5 milyar dolar) 30,5 milyar dolar ile 2023 yılındaki Ar-Ge harcaması Türkiye’nin 1 yıllık ilaç tüketiminden fazla. Dünyadaki lider firmalar gelirlerinin yaklaşık yüzde 25’ini Ar-Ge’ye ayırıyor. Çünkü getirisi çok daha fazla.
“Ar-Ge’ye daha fazla para ayıramazsak mevcut teşvikler de yeterli olmaz”
Son yıllarda, uzun bir aradan sonra Sağlık Bakanlığımız, sağlık politikaları ile ilgili çok güzel ve teşvik edici uygulamalar hayata geçmekte olup, Sağlık Bakanlığı TÜSEB (Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı)’in çok güzel teşvik programları var. Bu destekler ileriye doğru bir moral olarak düşünülmektedir. Faydalı olacağına inancımız çok ama maalesef yetmiyor. Türkiye’de sektörümüz geçen yıl 180 milyon dolar Ar-Ge harcaması yapmış. Bu harcamayı dünya ilaç sektörüne oranlarsak, dünya pazarında yüzde 1’lere girmesi imkânsız. Bakın, yabancılar cironun yüzde 25’ini harcıyorlar. Ar-Ge üretimin devamı için kaçınılmaz bir şey.
Eğer Ar-Ge’ye daha fazla para ayıramazsak, mevcut teşvikler de yeterli olmaz. Ülkemizin hedefi, 10 yıl içinde en büyük 10 ekonomi içine girmek. Ancak bu 10 büyük ekonomi ne yapıyorsa biz de onu yapmazsak, bu listeye nasıl gireceğiz?
“Bu durumda nasıl ihracat yapalım”
Biz TL değerinin düşük olmasından yararlanarak ihracat yapmaya çalışıyoruz. Bu durumda nasıl ihracat yapalım, düşük fiyata dayanabiliyorsanız, gücünüz bu düşük fiyatla üretime yetiyorsa şahane bir şey ama imkânsız. Çünkü son yıllarda Türkiye’de imalat sektöründe maliyet girdilerinin yapısı çok değişti. Bu değişiklik dönemsel avro değerleriyle bizim üretimlerimizi yapabilmemize imkân vermiyor. Üretimdeki yerli katkı payının maliyet içindeki payı, döviz değerlerinin yıllık artış oranlarının çok üstünde olması sebebiyle sektör ciddi darboğaza girmiş durumda. Üstelik yakın zamanda bulunduğumuz coğrafyadaki savaş durumu sebebiyle, Türkiye jeopolitik olarak da dünya ve Avrupa’nın birçok ülkesine göre daha riskli bir konumda. Petrol, doğalgaz ve enerji maliyetlerinin çok yükselmesi ve lojistik maliyetlerinin %400'e varan artışları önümüzdeki günlerde (eğer bu savaş çok kısa sürede bitmezse) sektörü çok ciddi sıkıntılara sokacaktır. Bunun çözümünde en büyük görev Türk Hava Yolları kargo şirketine düşmektedir.
Petrol fiyatları sektörümüzü çok ciddi etkiliyor. Lojistik maliyetleri de çok canımızı yakıyor, hatta son dönemde maliyetimiz yüzde 400 civarında arttı. Savaş çıkmadan önce 4 ton malı uçakla 1.800 dolara getiriyorduk, Hindistan’dan 4 ton malı bu fiyata getiriyorduk. Şimdi 2,5 ton malı 3 bin 800 dolara getiriyoruz. Bir başka ifade ile fiyat 4 misli arttı. Daha ucuz olmakla birlikte denizyolu savaş kaynaklı kapandığı için orayı kullanamıyoruz. Örneğin; bir malımız gemiye yüklendi ama 1 aya yakın bekledi.
“Bizden ithalat yapanlar da SGK fiyatından istiyor”
İhracatın önündeki en büyük engellerden birisi de SGK’ya satış fiyatı olan düşük bir değer olan kamu fiyatıdır. Çünkü bizden ithalat yapacak olan ülke firmaları da bu fiyatları kolaylıkla öğrenebilmekte ve SGK fiyatlarından alım talep etmektedirler. Bu fiyatlar ise zaten ülkemiz olduğu için zorlanarak sattığımız bir fiyat olup, ihracat için bu fiyatlarla satmanın bir değeri yoktur. Zira ayrıca yurtdışında da satılan malların tüketilmesi için pazarlama ve tanıtım gibi maliyetli harcamalar yapılması gerekiyor.
“Üretici olmak enayi olmak durumuna düştü”
Herkes en iyi birikim yolu dövizdir diyor. Biliyor ki sanayici dövizi alacak. Hammadde girdilerimizin tamamına yakını döviz bazında. Bu tarz spekülatif kur hareketlerini engellemenin tek yolu üretim. Üretici faaliyet dışı kar gelirleriyle ayakta kalmaktadır. Ancak üreticilerimiz yapabileceklerimizden vazgeçip üretimi kapatıp, ithal yoluna gidiyor. Üretici olmak adeta enayi olmak durumuna düştü. Üreticilikten vazgeçenlerin durumu hepimizden daha iyi.
İbrahim Ethem Özden Özden Kimya Anonim Şirketinin Yönetim Kurulu Üyesi:
“Sektör kazandığından daha fazlasını yurt dışına ödüyor”
Firmamız 1979 yılında Süreyya Özden tarafından kurulmuştur. Biz ikinci kuşak yöneticileriz. Firmamız 47 yıllık bir firma, yüzde 90 oranında ihracat yapıyoruz fakat ihracat yaptığımız ürünlerin hammaddelerini ithal edip burada katma değer sağlayıp ihracat yapmaya çalışıyoruz. Bu tabii bizim markalarımızdan dolayı yapabildiğimiz bir durum. Markalaşmış olmasaydık bunu burada sağlayamazdık çünkü mevcut konjonktürde işçilik ve üretim maliyetleri Türkiye’de olabildiğince yüksek durumda. Türkiye’de kimya sektörü 2023 yılında 30 milyar dolar ihracat gerçekleştirirken, ithalat 50,8 milyar dolara ulaşmıştı. Bu tabloya göre dış ticaret açığı yaklaşık 20 milyar dolar seviyesinde yani sektör kazandığından çok daha fazlasını dışarıya ödüyor.
“Kur dalgalanmaları sektörü savunmasız bırakıyor”
Kimya sektörü, üretim için kullandığı hammaddenin yaklaşık yüzde 70’ini ithalatla karşılamakta, yalnızca yüzde 30’unu yerli üretimle karşılamaktadır. Bu durumda dolar artmıyor ama bizim maliyetlerimiz durmadan yükseliyor. Ham maddenin neredeyse tamamını dövizle satın alıyoruz ama ihracat fiyatı dolar bazında sabit kalıyor. İhracatçılar için en kritik mesele şu oluyor: Yurt içi üretim maliyetlerinin artışı yani kur bize yetişemiyor. Bu fark her geçen gün bizi daha da sıkıştırıyor. Burada ciddi bir rekabet kaybı oluşuyor tabii. Türk kimya sanayisi hâlâ dövizle yapılan ham madde ithalatına bağımlı durumda. Bu durum kur dalgalanmalarına karşı sektörü savunmasız hâlde bırakıyor. Ham maddeyi euro-dolarla ödüyoruz, işçilik, enerji giderleri enflasyonla fırlamış durumda ama ihraç ettiğimiz ürünün dolar fiyatı neredeyse yerinde sayıyor.
Türk lirası üzerindeki kur baskısı, navlun, sigorta primlerindeki sıçrama, enerji ithalat maliyetlerindeki artış Türk ihracatçıları için bir risk unsuru olarak öne çıkıyor. Bu durumda biz Alman, Polonyalı bir rakibimiz karşısında Türk ihracatçısı, içerisinde bulunduğu bu maliyet sarmalı içerisinden çıkamıyor; her gün daha pahalıya üretip daha ucuza ürün satmak zorunda kalıyoruz.
“Hürmüz kaynaklı sıkıntılardan ders çıkarmamız gerekiyor”
Tabii, petrol tarafında somut adımlar atıldı. Tarihî bir gelişme olarak görüyoruz biz bunu. Başta Gabar Dağı’nda olmak üzere Güneydoğu Anadolu’da gerçekleştirilen keşiflerle Gabar petrolünün ülkeye toplam 70 milyar dolar katkı sağlayacağı öngörülüyor. Bu kaynak sayesinde Türkiye’nin petrol ihtiyacının yüzde 20’ye yakınının karşılanabilmesi mümkün hâle gelecek.
Son dönemde Hürmüz Boğazı’nda yaşanan sıkıntıları hep birlikte görüyoruz. Burada kendimize kalıcı bir ders çıkarmamız gerekiyor. Ham madde tedarikinde tek bir coğrafyaya bu denli bağımlı kalmak artık kabul edilemez bir durum. Her şeyden önce şunu kabul etmeliyiz: Bizim üretmekten, çalışmaktan başka hiçbir çıkar yolumuz yok fakat çözüm için mutlaka yerli ham madde üretiminin artırılması gerektiğini biliyoruz. Yerli üretim kapasitesinin artırılması ve KOSGEB, Eximbank gibi kuruluşların desteklerinin artırılması gerekiyor. Son olarak: Devletimizin, sanayicinin her zamankinden daha fazla yanında olması, destek olması gerekiyor.
Sami İşel – Ren-Med Tıbbi Ürünler Yönetim Kurulu Başkanı:
“4 ay sabit fiyattan satıyoruz, paramızı 3 ay sonra alıyoruz”
Bizim sektörde de ham maddeler çoğunlukla Hindistan ve Çin menşeli gelmekte. Şu an Çin’de bir sıkıntı yok ama bu savaşın uzaması hâlinde, 1 ay, 1,5 ay sonrasında bizim de ham maddede sıkıntı çekeceğimizi düşünüyoruz. Artı, bu Hürmüz Boğazı’ndan kaynaklı, savaştan kaynaklı olarak lojistiğe ve plastik ham maddelerine gelen zamdan dolayı maliyetler yüzde 100 arttı. Biz normalde Devlet Malzeme Ofisi’nden (DMO) ihale alıyoruz. Ancak aldığımız fiyatla 4 ay bütün Türkiye’deki hastanelere mal satışı yapıyoruz, 3 ay sonra da paramızı tahsil ediyoruz. Ödemelerde falan bir sıkıntı yok ama maliyette şu an hem petrole gelen zamdan kaynaklı hem petrokimya ürünlerine, plastik ham maddesine gelen zamlardan dolayı, kârımızın tamamı gidiyor.
“Türkiye’de ilk diyaliz solüsyonu üreten firmayız”
Şimdi o 4 ay biz bu malzemeyi o fiyattan veriyoruz, o fiyattan alıyoruz ama bu arada maliyetler yüzde 100’e yakın arttı hem nakliye hem plastik ham maddesinden kaynaklı. Şimdi yapmış olduğumuz ticarette ufak bir kâr şeyimiz oluyor ama tamamen götürdüğü gibi zarara dönecek duruma geldi. Yani burada şu an bile vermiş olduğumuz mallarda belki zarar edecek duruma geldik. Talep edeceğiz ama bunu devletin nasıl bir sübvanse etme durumu olur bilemiyoruz. Uzun zamandır ilk defa böyle bir durumla da karşılaştık. Türkiye’de diyaliz solüsyonu üreticisi ilk firma biziz. Bizden önce ithalatını yapıyorlardı, yerli üretici ilk firma biziz. 1990 yılından beri üretiyoruz.