Haziranda yine Sakız’daydım. Yine diyorum çünkü dört yıldır gelenek haline geldi: Bütçeyi denkleştirebildiğimiz her fırsatta Midilli veya Sakız’a gidiyoruz.
Öncelikli motivasyonumuz herkes gibi enflasyon yüzünden alıp başını giden uçuk fiyatlardan kaçmak ve bütçemize uygun yiyip içip gezebilmekti. Eh, Schengen derdini aşarsanız burnumuzun dibindeki adalara gitmek en makul seçenek: Feribotla en fazla bir saatte ulaşabileceğiniz bir Avrupa yaz tatili…
Her gidişimizde biraz daha sevdik adaları. Sadece ekonomik sebepler değil bize çekici gelen… Özgürlüğü, huzuru, tarih ve kültürünü koruması, hatta çat pat konuştuğumuz adalıların rahatlığı, güleryüzlülüğünü sevdik. Aşina olduğumuz, doğallığı bozulmamış bir Ege ve Ege kültürü özlediğimiz.
Bu güzellemenin içinde hayıflanma ve üzüntü de var maalesef. Her gidişimizde anakaraya bakıp kendimize şunu sorduk:
Neden biz kendi sahillerimizi koruyamadık? Neden bu kadar kabalaştık? Neden bir tabak yemeğin, bir bardak şarabın hesabını yapar hale geldik? Neden güzelim mutfağımız bu kadar özensiz, kalitesiz bir noktaya geldi? Kazıklamak neden milli bir spor oldu?
Ve neden artık kendi memleketimizde huzurlu, abartısız, kaliteli bir yaz tatili giderek neredeyse imkânsızlaştı?
Sorular, “Neden Yunan’a gidiyoruz?”un cevaplarını da içinde barındırıyor.
Şaka değil, bu yıl Yunanistan ve adalarına toplam 3,2 milyon Türk’ün gideceği tahmin ediliyor. Geçen yıl kapı vizesinin de etkisiyle bu rakam 2,2 milyondu. Yani Türkiye’nin dördüncü büyük ili Bursa’nın nüfusu kadar Türk, Yunan topraklarında tatil yapacak.
Her yer pahalandı, aynılaştı, çirkinleşti
15 yıldır her yaz Kuzey Ege’ye gidiyorum. Assos bölgesinde aradığım her şey var çünkü: Çeşme ve Bodrum’un beach çılgınlığından, gereksiz pahalılığından, yapılaşmasından uzakta, sakin koylar ve muazzam bir deniz… Küçük işletmelerde, kamplarda yenilen sade Ege yemekleri… Zeytinlikler, yemyeşil bitki örtüsü, Kazdağlarının güzelim köyleri…
Pandemiden sonra durum radikal biçimde değişmeye başladı. Çanakkale’de emlak ve arsa fiyatları uçtu. Seçimlerde çıkarılan imar izinleri, bağ evlerinden bozma villalar, tiny house çılgınlığı, yatırım amaçlı yazlık yaptırma sevdası derken tüm bunlar Edremit Körfezi’nin kuzeyinde baskı yarattı.
Yıllardır Assos’ta yiyip içtiğimiz tesislerde bile şemsiye-şezlong kapma yarışı başladı. Halka kalan küçücük parasız alanlarsa yoğunluktan tat vermez oldu. Beş yıl içinde denize girdiğimiz koydaki iskele sayısı altıya çıktı. Herkes kafasına göre müzik çalmaya başladı. Yan yana yapılan ve her yaz sonu sökülen iskeleler, çakıltaşı kaplı sahilden denize girmeyi kolaylaştırsa da denizi temizleyen çayırların sökülmesi, balık ve ahtapot yuvalarının dağıtılması demekti. Bir mekân, tıpkı Bodrum’daki gibi kum bile döktürdü sahiline.