Ana içeriğe geç

Prof. Dr. Cengiz Gül yazdı: Fi?li?sti?n’de toprak satma i?ddi?alarından i?şgal ve soykırım gerçekli?ği?ne

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde'FİLİSTİN’DE TOPRAK SATMA İDDİALARINDAN İŞGAL VE SOYKIRIM GERÇEKLİĞİNE' başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...

Prof. Dr. Cengiz Gül yazdı: Fi?li?sti?n’de toprak satma i?ddi?alarından i?şgal ve soykırım gerçekli?ği?ne
Turktime
16

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde'FİLİSTİN’DE TOPRAK SATMA İDDİALARINDAN İŞGAL VE SOYKIRIM GERÇEKLİĞİNE' başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...

Gazze’deki Soykırımı Perdeleme Gayretleri

Geçmişten bu yana yer yer gündeme getirilen bir konu olarak, Filistinli Müslümanların topraklarını sattığına yönelik iddiaların, işgalci İsrail’in Gazze’de soykırıma başladığı 8 Ekim 2023’ten itibaren yoğunluğunu daha da artıran bir seyirde tekrarlandığı görülmektedir. Bu yöndeki söylemlerin, Siyonist terör ve soykırım saldırıları karşısında, Filistinlilerin tüm bu zulüm ve barbarlıkları hak ettiklerini ve onlar için yardım etmek bir yana üzülmeye bile gerek olmadığını ileri sürecek kadar zulme rıza gösterme noktasına gelmesi ise, gayet ibretlik bir hale bürünmüştür. Filistin’deki bu toprak satış iddialarını sürekli dile getirenler, ölü ve yaralıların üçte ikisini çocuk ve kadınların oluşturduğu, Gazze’deki soykırım ve savaş suçu mağdurlarının özelinde tüm bir halkı, pireyi deve yapan bir faraziyeden de hareketle itham ederken, tüm bu zulüm ve barbarlıkları dünyanın gözü önünde yıllardır işlemeye devam eden işgalci ve soykırımcı Siyonizme karşı ise hiç tepki vermeyerek, zalimin yanında bilerek konumlanmayı tercih etmişlerdir. Geçen asrın başlarından itibaren yaşandığı ileri sürülen bu toprak satış olayının, aynen gerçekleştiği bir an için farz edilse dahi, atalarının işlediği kusur ve suçlardan dolayı, torunlarının ve başkalarının suçlanamayacağı anlamına gelen ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi, evrensel bir hukuk normu olarak, Siyonist rejimin mezalimi karşısında mazlum Filistin’in yanında olmayı gerektirmektedir. Hukuken suç ve cezaların, fiili işleyenle sınırlı olup, fiile bulaşmamış yakın çevresine sirayet etmeyeceğine yönelik bu ilke, beşeri hukuk sistemlerinin insanlık tarihi boyunca yüzyıllar içerisinde ve ancak geçen asırda ulaşabildiği bir hukuki seviye ve standardı ifade etmektedir. İslam hukuk tarihi ve uygulamasında ise, 14 asrı aşkın bir süredir, temel bir ilke ve norm olarak yer edinen, suç ve cezaların şahsiliği esasının, hukukun temel hedefi olan adaletin tesis ve tecellisi açısından da vazgeçilmez bir değerde olduğunu belirtmek gerekir. Filistinli Müslümanların Yahudilere toprak sattığına yönelik bu iddialar karşısında, hep sattıkları veya hiç satmadıkları türünden toptancı bir yaklaşımla hareket etmenin de gerçekçi olmadığına dikkat çekmek gerekir.

Osmanlı Devleti’nde Yahudilere Toprak Satışının Hukuki ve Fiili Durumu

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Filistin'de Osmanlı tebaası olmayan yabancıların toprak satın alması hukuken yasak idi. Bu yasak, İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın, Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı verdikleri desteğin bir karşılığı olarak 1856'da Osmanlı Devleti’ne ilan ettirdikleri Islahat Fermanı’yla birlikte nispeten gevşetilse de, 1867'ye kadar uygulanmıştır. Ayrıca, Osmanlı tebaası olan Müslüman ve Hristiyanlar kolaylıkla arazi satın alabilirken, Osmanlı tebaasından olan Yahudilerin ise, aynen yabancı statüsündekiler gibi, Osmanlı topraklarından satın alması yasaktı. Bu arada, Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Döneminde çıkarılan 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi, yani Toprak Kanunu, mülkiyet haklarının tescil edilmesine yönelik olarak özel mülkü olanlara, yıllardır kullanıp işledikleri şahsi topraklarını kendi adlarına kaydettirme imkânını da sağlamıştı. Hal böyleyken, Beyrut, Şam ve az da olsa Kudüs ve Yafa gibi Suriye ve Filistin şehirlerindeki geniş araziler, yerel adıyla fellah da denilen küçük çiftçilerin, bu tescil ve kayıt işleminin önemini anlamamaları ve değişik gerekçelerle de karşı çıkmaları sonucunda, o bölgelerin zengin ve nüfuzlu aileleri, yani bir anlamda toprak ağaları adına tescil edilmiştir. Böylece, fellahların söz konusu ihmallerinin yanı sıra, borçlarına da karşılık olarak özel mülklerini, adeta gasp edercesine adlarına kaydettiren bu toprak ağaları, küçük çiftçilerin hakkına göz dikmekle de kalmayıp, dahası, el koydukları bu geniş arazileri Yahudi tüccarlara satmışlardır. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa’da Siyonist hareketin kurulmasıyla birlikte, Rusya ve Doğu Avrupa’da yaşayanlar başta olmak üzere Yahudiler, gruplar halinde Filistin'e doğru göç ettirilmeye başlanmıştır. Bu Yahudi göçlerinin, Filistin üzerinde ekonomik, sosyal ve politik olmak üzere birçok olumsuz etkileri de zamanla ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın başlarında halen Osmanlı sınırları içinde olan Filistin’de bir Yahudi’nin toprak alabilmesi veya oraya yerleşebilmesi, mutlak surette padişahın izin ve onayına bağlanmıştı. Bu husustaki tavrı çok net olan Sultan 2. Abdülhamid, 1881'de, göç yoluyla gelen bu yabancı Yahudilerin, Filistin coğrafyası dışında olmak şartıyla, Osmanlı sınırları içinde herhangi bir yere gidip yerleşebileceklerini kararlaştırmış ve 1918’de Filistin’in kaybedildiği tarihe kadar da, bu bölgeye Yahudilerin yerleşmesini ve toprak satın almalarını kesin ve daimi bir surette yasaklamıştır. Hatta 1892'de Osmanlı hükûmeti, göç yoluyla gelenlerin yanı sıra, Osmanlı vatandaşı olsalar bile tüm Yahudilere, Filistin'de toprak satışı yapılmasını kesin olarak yasaklamıştı. Bununla birlikte, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, Filistin Yahudi Kolonizasyon Derneği (PJCA), Filistin Arazi Geliştirme Şirketi ve Yahudi Ulusal Fonu gibi kuruluşlar aracılığıyla Filistin’de birçok arazi alımının yapıldığı da görülmüştür.

Filistin’de İngiliz Manda Yönetimi (1918-1947) ve İsrail İşgal Rejimi (1948’den Günümüze) Sürecinde Toprak Satışına Bakış

Filistin’de 1918’de başlayan İngiliz işgal ve manda yönetimi sürerken, 1930'lu yıllara gelindiğinde İngilizlerin, işgal ettikleri bu arazileri Yahudilere büyük dönümler halinde sürekli peşkeş çektikleri görülmüştür. 1880 ile 1930'lu yıllar arasındaki süreçte, Yahudilerin aldıkları arazilerin çoğu, Kuzeyde Akka ve Güneyde Rehovoth, Esdraelon (Yizreel) ve Ürdün Vadileri ve kısmen Celile’nin de bulunduğu kıyı ovasında yer almaktaydı. Filistin’de İngiliz manda yönetiminin sonlarına, yani 1947’ye doğru, Yahudilerin Filistinlilerden zorla ele geçirdiği toprakların yarısından fazlası, en büyük iki fon kuruluşu olarak Yahudi Ulusal Fonu ve Filistin Yahudi Kolonizasyon Derneği'nin elinde toplanmış idi. İngilizlerin, Filistin’de 30 yılı bulan işgal ve manda yönetimleri 1947'de sona erdiğinde ise, Yahudilerin, o zamanki Filistin coğrafyasının %7,5’ini, yani 425.450 dönümünü ele geçirdiklerini belirtmek gerekir. 1947 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, yoğun göçler sonucunda nüfusun üçte birini geçen ve tüm Filistin’in sadece %7,5 kadarına sahip olan Yahudiler için kurulacak İsrail Devleti’ne, Filistin topraklarının %56’sını adeta ikram ederek, en büyük uluslararası örgüt sıfatıyla Yahudi işgalinin genişlemesini resmiyete bağlayan bir paylaşım planı çıkartmıştır. İngiliz işgal ve manda yönetiminin, 2 Kasım 1917’deki Balfour Deklarasyonuyla Yahudilere, yurt olarak bağışlamaya kalktığı Filistin’den çekilmesi ve BM’in de bu gasp ve işgal projesine alet edilmesiyle beraber 14 Mayıs 1948’de kurdurulmuş olan İsrail, 1967’deki Arap-İsrail Savaşıyla Filistin topraklarının %78’ini, günümüzde ise soykırım yapmasına rağmen ele geçiremediği Gazze dışında, neredeyse tamamını işgal etmiş durumdadır. İsrail işgal ve terör rejiminin kurulması sonrasında, Filistinlilerin elindeki evler ve tarım arazilerinin daha kapsamlı ve sistematik gasp ve işgallerle ele geçirilmesiyle birlikte, bölgedeki dengeler tamamen Yahudiler lehine değişmiştir.

Filistin’de M.Ö. 1200’lerden beri, yani 3 bin yıldan uzun bir süredir yaşamakta olan Filistinliler, İsrail’i kurma projesi olan Balfour Deklarasyonuyla İngilizler tarafından yok sayılırken, örgütlenmesi 1948’de tamamlanan Siyonist rejim tarafından ise, katliamların yanı sıra, topraklarını gasp etmek suretiyle de yok edilmeye çalışılmaktadır. İşgalci İsrail’in, mülteci kampları ile Ürdün ve Mısır gibi komşu ülkelere sürdüğü için vatanlarından uzak bir şekilde yaşamak zorunda bırakılan 5 milyonu aşkın Filistinli mültecinin, bu vahim duruma, topraklarını satarak veya kasten terk ederek düşmediklerini özellikle vurgulamak gerekir. Zira yurtlarından zorla sürülüp çıkarılan Filistinliler için, BM Genel Kurulu’nun 194 sayılı kararıyla resmen tanınmış olan “geri dönüş hakkı”nın da, topraklarını gönüllü olarak satıp gidenler için olmayacağını belirtmekte fayda vardır. Filistin’de işgal ve manda yönetimine başladığı 1918’den sonra, İngilizlerin satışını yaptığı Filistin kamu arazileri % 4’ü biraz geçerken, Filistinlerin sattığı söylenebilecek özel mülklerin ise % 0,9’un altında, yani binde dokuzdan bile düşük olduğuna dikkat çekmek gerekir. O dönemde Filistinli liderlerin emriyle Yahudilere toprak satışının yasaklanması ve cezasının da idam olmasına rağmen, Filistinli bazı küçük grupların, % 1’i bile bulmayan bu satışlarının arkasında ise, İngiliz destekli Yahudi çetelerinin yoğun tehditleri etkili olduğu için, gönüllü bir satıştan bahsetmek söz konusu değildir. Osmanlı sınırları içinde ve özellikle de Filistin bölgesinde Yahudilere arazi satılmasına ilişkin bütün yasaklara rağmen, % 1’e yaklaşan bu gayri resmi satışlarda ise değişik yöntemlere başvurulmaktaydı. Satış yasağını aşmaya yönelik bu yöntemlerden birisi, toprak sahibi ölünce varisinin küçük yaşta olmasından dolayı kanunsuz yollara başvurularak arazinin satın alınmasıydı. Ayrıca toprak sahibi Arapların, borç aldıkları zengin Yahudi bankerlere, borçlarını ödeyememeleri halinde de topraklarına ve oturdukları evlere zorla el konmasıyla da birçok toprak Yahudilere geçerken, evrak işlemlerinde yapılan hileler yoluyla da bu satışların gerçekleştiğini belirtmek gerekir. Bir başka satın alma yöntemi ise, bazı memurların rüşvetle hareket etmek suretiyle bu arazilerin Yahudilerin eline geçmesine aracılık yapması olmuştur. Bir Yahudi’nin bu yollardan biriyle Filistin’de bir araziyi satın alması durumunda, hukuken o satışın iptal edilerek arazinin Osmanlı tebaası olan birine satılması gerekmekteydi. Kanun ve nizamnamelerle getirilen hukuki yasaklara rağmen, Yahudilere % 1 ölçeğinde de olsa yapılan toprak satışlarının temelinde, bahsedilen illegal satış yöntemlerini bertaraf edemeyen bürokrasinin uygulanmasındaki sıkıntılar öne çıkmaktadır. Bu zaruret hali dışında, Filistin topraklarının neredeyse tümünün, ya İngiliz işgal ve manda yönetimi döneminde Yahudilere peşkeş çekildiği ya da Siyonist rejim tarafından, günümüzde de sürdürüldüğü gibi, bizzat işgal edilerek el değiştirdiği açık bir tarihi realitedir. Özetle, 1918’de başlayan işgal ve manda yönetimiyle tüm toprakların mülkiyetinin el değiştirerek İngilizlere geçtiği Filistin’de, 1948’den sonra da doğrudan İsrail işgalinin başlayıp tüm Filistin’e yayılmasıyla birlikte, silah zoruyla ve katliamlarla gasp edilen bu toprakların Filistinlilerce satılması iddiaları da, tümüyle boşa çıkan Siyonist bir propagandadan öteye gitmemektedir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler