Ana içeriğe geç

Devlet batmaz, vatandaş batar

Devlet batmaz, vatandaş batar
Ekonomim.com
16

Bir ülke yüksek borçla uzun süre yaşayabilir; eğer faiz düşükse, büyüme güçlü ise ve piyasa o ülkeye güveniyorsa. Ama faiz yükselir, büyüme zayıflar ve güven aşınırsa aynı borç bir anda çok daha ağır hale gelir. Faiz giderleri arttıkça bütçede eğitim, sağlık, altyapı, savunma, teknoloji, araştırma-geliştirme ve sosyal desteklere ayrılacak alan daralır.

Devlet batmaz, vatandaş batar - Resim : 1

Şubat 2025’te Tomorrow's Affairs dergisine “How Do Countries Fall into a Debt Spiral?” başlıklı bir yazı yazmış ve basit bir uyarıda bulunmuştum: Kamu borcu kâğıt üzerinde teknik bir mesele gibi görünür ama kontrolden çıkınca hızla ekonomik, siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşür.

Anlaşıldı ki bu meseleyi yeniden anlatmak gerekiyor.

Borç sarmalı genellikle panikle başlamaz. Önce rahatlıkla başlar. Devletler borçlanır, çünkü borçlanmak kolaydır. Özellikle faizlerin düşük olduğu dönemlerde borç neredeyse bedava kaynak gibi görülür. Sonra harcamalar artar, çünkü harcamak tabiatı gereği caziptir. Yatırımlar hızlandırılır, sosyal transferler genişletilir, kamuda maaşlar artırılır, hatta sektörler desteklenir. Bunların bir kısmı gerekli olabilir. Ancak bütçe disiplini kaybolursa, borç artık kalkınmanın aracı değil, geleceğin ipoteği haline gelir.

Faizi ödemek için yeniden borçlanma finansman değil, tuzak

Bir süre sonra büyüme harcamaları finanse etmeye yetmez. Vergi gelirleri artan yükü taşıyamaz. Bütçe açıkları kalıcı hale gelir. Devlet yeniden borçlanır. Ardından eski borcun faizini ödemek için yeni borç alınmaya başlanır. İşte o noktada borç artık normal bir finansman aracı olmaktan çıkar, kendi kendini büyüten bir tuzağa dönüşür.

Borç sarmalı tam olarak budur: Faiz yükselir, borç servisi ağırlaşır, bütçe sıkışır, piyasa daha yüksek faiz ister, devlet daha pahalı borçlanır ve döngü giderek sertleşir.

Bugün Avrupa’da gördüğümüz tablo özellikle bizim gibi ülkeler tarafından ciddiye alınmalı. Fransa, Belçika ve İtalya yoksul ülkeler değil. Kurumları güçlü, finans piyasaları derin, sanayi birikimleri yüksek, Avrupa Birliği ve Avrupa Merkez Bankası şemsiyesi altında olan gelişmiş ekonomiler. Buna rağmen kamu borcunun faiz yükü bu ülkelerde giderek daha ağır hale geliyor.

Bu noktada meseleyi doğru koymak lazım. Fransa, Belçika ve İtalya bugün Yunanistan’ın 2010’daki kriz noktasında değil. Ama “biz gelişmiş ülkeyiz, bize bir şey olmaz” rahatlığı da tehlikeli. Çünkü borç krizi sadece fakir ülkelerin başına gelmez. Borç krizi, gelirinden fazla harcamayı alışkanlık haline getiren, büyümesi zayıflayan, reformları erteleyen ve piyasaya güven vermekte zorlanan her ülkenin kapısını çalabilir.

Asıl mesele, borcun taşınma maliyetidir

Mesele sadece borcun büyüklüğü de değildir. Asıl mesele, borcun taşınma maliyetidir. Bir ülke yüksek borçla uzun süre yaşayabilir; eğer faiz düşükse, büyüme güçlü ise ve piyasa o ülkeye güveniyorsa. Ama faiz yükselir, büyüme zayıflar ve güven aşınırsa aynı borç bir anda çok daha ağır hale gelir. Faiz giderleri arttıkça bütçede eğitim, sağlık, altyapı, savunma, teknoloji, araştırma-geliştirme ve sosyal desteklere ayrılacak alan daralır. Devletin geleceğe harcaması gereken para, geçmiş borçların faizine gider. Bu da ekonominin manevra kabiliyetini azaltır. Bir ülke sadece bugünkü borcunu değil, yarın yapamayacağı yatırımların maliyetini de ödemeye başlar.

Yakın geçmişte bunu açık şekilde gördük. Yunanistan krizi sadece bir tahvil krizi değildi. Maaşlar düştü, emekli aylıkları kesildi, vergiler arttı, işsizlik yükseldi, gençler ülkeyi terk etti. Devlet ayakta kaldı ama vatandaşın hayat standardı sert şekilde geriledi. Yunanistan bugün toparlanıyor, bütçe performansı iyileşiyor, büyüme rakamları daha olumlu görünüyor. Fakat bu toparlanmanın arkasında uzun yıllar süren kemer sıkma, ciddi gelir kaybı ve toplumsal yorgunluk var.

Portekiz daha sessiz ama öğretici bir örnek oldu. Kriz döneminde dış destek aldı, bütçeyi disipline etmeye çalıştı, bankacılık sistemindeki sorunları azalttı, rekabet gücünü artırmak için zor kararlar aldı. Bugün Portekiz, borç yükünü azaltmaya çalışan ve mali disiplini daha fazla önemseyen ülkeler arasında görülüyor. Ama bunun da bedeli oldu. Uzun süre düşük ücretler, gençlerin başka ülkelere göçü, kamu hizmetlerinde baskı, konut maliyetlerinde artış ve orta sınıf üzerinde yorgunluk yaşandı.

Ortak ders: Bataktan çıkmak mümkün ama kolay ve acısız değil

İspanya’nın hikayesi biraz farklıydı. İspanya’da kriz önce kamu borcundan çok bankacılık ve emlak balonu üzerinden geldi. Konut piyasası şişmişti, bankaların bilançoları zayıflamıştı, özel sektör borcu yüksekti. Kriz patlayınca işsizlik hızla arttı, özellikle genç işsizliği büyük bir sosyal sorun haline geldi. İspanya daha sonra bankacılık sistemini destekledi, işgücü piyasasında reformlara gitti, turizm ve ihracat yeniden güç kazandı. Bugün İspanya Avrupa içinde daha iyi büyüyen ekonomilerden biri olarak görülüyor. Ama genç işsizliği, geçici istihdam, konut sorunu ve bölgesel eşitsizlikler hâlâ tamamen çözülmüş değil.

Bu üç ülkenin ortak dersi şu: Borç batağından çıkmak mümkündür ama kolay ve acısız değildir. Önce güven yeniden kurulmalı. Bütçe disipline edilmeli. Bankacılık sistemi sağlıklı hale getirilmeli. Vergi tahsilatı güçlendirilmeli. Büyümeyi taşıyacak sektörler desteklenmeli. Ama bütün bunlar yapılırken toplumun önemli bir kısmı maalesef ağır bedeller öder. Burada en temel kuralı tekrar hatırlamak lazım: Devlet batmaz, vatandaş batar.

Borç krizinin faturası vatandaşın sofrasına gelir

Devlet vergi artırır, harcama kısar, borcu yeniden yapılandırır, vade uzatır, varlık satar, uluslararası destek bulur. Gerekirse oyunun kurallarını değiştirir. Ama vatandaşın böyle imkânları yoktur. Vatandaşın maaşı bellidir, faturası gerçektir, kirası beklemez, market fiyatı pazarlık kabul etmez. Borç krizinin faturası sonunda vatandaşın sofrasına gelir. Alım gücü düşer, emekli maaşı erir, vergiler artar, kamu hizmetleri zayıflar, işsizlik yükselir, gençler başka ülkelerde gelecek arar. Borç krizinin gerçek yüzü budur. Bu nedenle kamu borcuna sadece “devletin borcu” diye bakmak yanlıştır.

Devletin borcu sonunda toplumun yüküdür. Bugün alınan borç, doğru kullanılırsa yol, okul, teknoloji, enerji, üretim ve verimlilik olarak geri döner. Yanlış kullanılırsa yarının vergisi, yarının enflasyonu, yarının işsizliği ve yarının fırsat kaybı olur.

Borçla yatırım yapılabilir. Borçla üretim kapasitesi artırılabilir. Borçla ihracat gücü desteklenebilir. Borçla eğitim ve teknoloji altyapısı kurulabilir. Bunlar doğru borçlanmadır. Ama borçla verimsizlik finanse edilirse sonunda borç ülkenin ayağına pranga olur. Bu yüzden ülkeler borç meselesini sadece muhasebe hesabı gibi görmemeli. Borç aynı zamanda büyüme meselesidir. Bir ülke güçlü, verimli ve sürdürülebilir şekilde büyüyorsa borcunu taşıyabilir. Ama büyüme zayıfsa, faiz yüksekse, siyaset kararsızsa ve güven azalıyorsa borç hızla ağırlaşır.

Piyasalar bazen uzun süre sabırlı görünür. Bir ülkenin açıklarını, yüksek borcunu, siyasi tartışmalarını bir süre tolere eder. Ama güven kaybı başladığında tablo hızlı değişir. Dün makul görünen faiz bugün yetmez. Yatırımcı daha yüksek getiri ister. Devlet daha pahalı borçlanır. Pahalı borçlandıkça faiz yükü artar. Faiz yükü arttıkça bütçe bozulur. Bütçe bozuldukça güven daha da azalır. Sarmal böyle çalışır. Çözüm de bellidir ama uygulaması zordur.

Önce mali disiplin kriz çıkmadan sağlanmalı. Piyasa zoruyla yapılan reform her zaman daha pahalıdır. Bir ülkenin feformu kendi takvimiyle yapması, vatandaşı daha az sarsar. Reformu piyasa dayatırsa, seçenekler azalır, maliyet artar, sosyal tepki büyür.

İkinci olarak harcama kalitesi artırılmalı. Önce şunu bilmek lazım: Her harcama kötü değildir, her tasarruf da iyi değildir. Eğitimden, teknolojiden, altyapıdan, verimlilik yatırımlarından kısmak geleceği zayıflatır. Ama verimsiz teşvikler, gereksiz kamu harcamaları, siyasi amaçlı kaynak dağıtımı ve düşük verimli projeler bütçeyi yorar. Devletin yani milletin parası sınırlıdır; yanlış yere harcanan her kaynak, doğru yerlere harcanmasını önler.

Üçüncü olarak vergi sistemi daha adil ve büyüme dostu hale getirilmeli. Sürekli dolaylı vergilere yüklenmek vatandaşı yorar. Gelir dağılımını bozar. Düşük ve orta gelirli kesimin alım gücünü azaltır. Üretimi, yatırımı, istihdamı ve girişimciliği cezalandıran vergi sistemi ise büyümeyi boğar. Sağlıklı vergi sistemi hem adil olmalı hem de üretme isteğini kırmamalı. Kimbilir bunu kaç kere yazdık, söyledik ?

Dördüncü olarak verimlilik artırılmalı. Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri bu. Nüfus yaşlanıyor, savunma harcamaları artıyor, enerji dönüşümü pahalılaşıyor, sağlık ve emeklilik sistemleri bütçeyi zorluyor. Eğer verimlilik artmazsa bu yük sadece daha fazla vergiyle ya da daha fazla borçla taşınamaz. Dijitalleşme, yapay zekâ, sanayi dönüşümü, enerji verimliliği, eğitim reformu ve işgücü niteliği artık lüks değil, mali zorunluluk.

Beşinci olarak kurumlara güven korunmalı. Borç yönetiminde rakamlar kadar güven de önemlidir. Bağımsız istatistik, öngörülebilir ve güvenilir para politkası, şeffaf bütçe, hesap verebilirlik, güçlü hukuk sistemi ve tutarlı ekonomi politikası borçlanma maliyetini düşürür. Aynı borç oranı, güven veren ülkede yönetilebilir iken, güven vermeyen ülkede kriz sebebi olabilir.

Son noktayı da aklı başında şekilde koymak gerekir. Bir seviyeden sonra borç sadece borçlunun riski olmaktan çıkar. Alacaklı da risk altına girer. Çünkü borç ödenemeyecek kadar büyürse, mesele sadece borcu alanın değil, borcu verenin de problemi olur. Akıllı alacaklı, borçluyu boğmak istemez; onun yeniden büyüyebilmesini ister.

Ülkeler bir kez borçlandığı için borç sarmalına girmez. Güvenilir bir büyüme hikâyesi olmadan, disiplin kurmadan ve zamanında reform yapmadan borçlandığı için girer.

Ve fatura geldiğinde, maliye bakanları değil, vatandaş öder.

Asıl olan krizden çıkmak değil, kalıcı refah modelidir

Gelişmiş ülkeler için asıl tehlike rehavettir. “Biz zengin ülkeyiz, bizim paramız güçlü, kurumlarımız var, merkez bankamız arkamızda” düşüncesi bir yere kadar doğrudur. Ama bu düşünce reformları ertelemek için kullanılırsa tehlikelidir. Fransa sosyal devletini sürdürülebilir hale getirmek zorunda. İtalya büyüme ve verimlilik sorununu çözmeden yüksek borcu rahat taşıyamaz. Belçika ise siyasi karar alma kapasitesini güçlendirmeli. Unutmadan söyleyeyim: Almanya eski sanayi modelinin artık tek başına yeterli olmadığını görmeli.

İspanya, Portekiz ve Yunanistan ise toparlanmanın rehavetine kapılmamalı. Evet, geçmişteki kriz dönemine göre daha iyi durumdalar. Evet, borç yükünü daha iyi yönetmeye çalışıyorlar. Evet, turizm, ihracat, Avrupa fonları ve reformlar destek sağladı. Ama yaşlanan nüfus, düşük verimlilik, gençlerin göçü, konut sorunu ve ücretlerin alım gücü gibi başlıklar hâlâ devam ediyor. Krizden çıkmak başka, güçlü ve kalıcı bir refah modeli kurmak başka şeydir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler