Ana içeriğe geç

Murat Ülker yazdı: Çin dış politikasında yeni ortaklık arayışları

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, Türkiye-Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu'ndan edindiği izlenimleri paylaştığı yazısında, iki ülke ilişkilerinin sadece ticaret hacmiyle sınırlı kalmaması gerektiğini belirtti. Küresel düzenin dönüştüğü bir dönemde Türkiye ile Çin’in "medeniyet kuran devlet" perspektifiyle daha bağımsız bağlar kurabileceğini vurgulayan Ülker; yapay zekâ, lojistik entegrasyon ve akademik iş birliklerini içeren yeni dönemin şifrelerini analiz etti.

Murat Ülker yazdı: Çin dış politikasında yeni ortaklık arayışları
Yeni Akit Gazetesi
16

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, kişisel internet sitesinde yayınladığı son yazısında Çin dış politikasındaki yeni ortaklık arayışlarını ve bu sürecin Türkiye’ye yansımalarını kaleme aldı.

Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor stratejisinin birbirini tamamlayan iki büyük jeopolitik hat olduğunu ifade eden Ülker, ilişkilerin önündeki en büyük engelin ekonomik değil, karşılıklı önyargılar ve siyasi güvensizlik olduğuna dikkat çekti.

Forumda öne çıkan uzman görüşlerine de yer veren Ülker, Türkiye'nin üretim kapasitesi ve lojistik avantajıyla Avrupa'ya uzanan yeni ekonomik koridorlarda kritik bir üs haline gelebileceğini belirtti.

İşte o yazı...

ÇİN DIŞ POLİTİKASINDA YENİ ORTAKLIK ARAYIŞLARI

Çin’e ilk yazımda ekonomik olarak baktım. İkincisini ise farklı bakış açısıyla yazdım. Her zaman olduğu gibi basılı kaynaklardan ve katıldığım toplantılarda dinlediklerimden istifade ettim.

İkinci yazı daha ziyade soyut konulara bakış:

Bugün Çin’in yalnızca bir üretim gücü olarak değil, çok kutuplu dünyanın kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandığını görüyoruz. Bu yaklaşımın Türkiye’deki yansımalarını, 13 Mayıs’ta düzenlenen benim de bir bölümüne katıldığım Türkiye–Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu’nda yapılan konuşmalarda da açık biçimde görmek mümkün oldu.

Forum boyunca öne çıkan ortak tema, Türkiye ile Çin’in ilişkilerinin yalnızca ticaret hacmi üzerinden değil; lojistik entegrasyon, akademik iş birlikleri, enerji, havacılık, yapay zekâ, kültürel diplomasi ve çok kutuplu dünya arayışı üzerinden yeniden tanımlanması isteği idi. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor stratejisinin birbirini tamamlayan iki büyük jeopolitik hat olarak değerlendirilmesi dikkat çekiciydi. Çinli ve Türk konuşmacılar, Batı merkezli küresel düzenin dönüşmekte olduğu bir dönemde Türkiye ile Çin’in “medeniyet kuran devlet olmak” perspektifiyle daha bağımsız ve çok taraflı bir ilişki zemini kurabileceğini savundular.

Forumda ayrıca Çin yatırımlarının Balkanlar, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan üzerinden Avrupa’ya uzanan yeni ekonomik koridorlar oluşturduğu; Türkiye’nin ise üretim kapasitesi, lojistik avantajı ve jeopolitik konumu nedeniyle bu yeni ağ içerisinde stratejik bir merkez olabileceği sıkça vurgulandı. Bununla birlikte konuşmalarda dikkat çeken bir diğer unsur da, ilişkilerin önündeki en büyük engelin ekonomik değil; karşılıklı önyargılar, akademik bağımlılık ve siyasi güvensizlik olduğu yönündeki değerlendirmelerdi. Bu nedenle birçok konuşmacı, halklar arası temasların, üniversite iş birliklerinin ve uzun vadeli kurumsal mekanizmaların geliştirilmesini stratejik önemde gördüğünü ifade etti.

Bugün Çin’in yalnızca bir üretim gücü olarak değil, çok kutuplu dünyanın kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandığını görüyoruz. Bu yaklaşımın Türkiye’deki yansımalarını, 13 Mayıs’ta düzenlenen benim de bir bölümüne katıldığım Türkiye–Çin Diplomatik İlişkilerinin 55. Yılı Uluslararası Forumu’nda yapılan konuşmalarda da açık biçimde görmek mümkün oldu.

Forum boyunca öne çıkan ortak tema, Türkiye ile Çin’in ilişkilerinin yalnızca ticaret hacmi üzerinden değil; lojistik entegrasyon, akademik iş birlikleri, enerji, havacılık, yapay zekâ, kültürel diplomasi ve çok kutuplu dünya arayışı üzerinden yeniden tanımlanması isteği idi. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor stratejisinin birbirini tamamlayan iki büyük jeopolitik hat olarak değerlendirilmesi dikkat çekiciydi. Çinli ve Türk konuşmacılar, Batı merkezli küresel düzenin dönüşmekte olduğu bir dönemde Türkiye ile Çin’in “medeniyet kuran devlet olmak” perspektifiyle daha bağımsız ve çok taraflı bir ilişki zemini kurabileceğini savundular.

Forumda ayrıca Çin yatırımlarının Balkanlar, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan üzerinden Avrupa’ya uzanan yeni ekonomik koridorlar oluşturduğu; Türkiye’nin ise üretim kapasitesi, lojistik avantajı ve jeopolitik konumu nedeniyle bu yeni ağ içerisinde stratejik bir merkez olabileceği sıkça vurgulandı. Bununla birlikte konuşmalarda dikkat çeken bir diğer unsur da, ilişkilerin önündeki en büyük engelin ekonomik değil; karşılıklı önyargılar, akademik bağımlılık ve siyasi güvensizlik olduğu yönündeki değerlendirmelerdi. Bu nedenle birçok konuşmacı, halklar arası temasların, üniversite iş birliklerinin ve uzun vadeli kurumsal mekanizmaların geliştirilmesini stratejik önemde gördüğünü ifade etti.

Söz konusu toplantıyı gerçekleştiren değerli okul arkadaşım Çin İş Geliştirme ve Dostluk Derneği Başkanı Adnan Akfırat’ı ki bizdeki lakabı “Mao” idi, gayretlerinden ve son organizasyonundan dolayı tebrik ediyorum, bu gayretlerin iki ülke arasındaki ilişkileri daha yükseğe ve istenen yerlere çekeceğine gerek Türkiye’nin gerekse Çin’in bereketinde yankılanacağına eminim.

Toplantıdan notlar şöyle:

Emel Çetin, Çin İş Geliştirme ve Dostluk Derneği

Türkiye’nin jeopolitik konumu ve lojistik avantajları, Çin’in teknolojik gücü ve üretim kapasitesiyle birleştiğinde; sadece bölgemizde değil, dünya genelinde yeni bir değer zinciri oluşmaktadır.

Adnan Akfırat, Çin İş Geliştirme ve Dostluk Derneği Başkanı

Çok yakınımızda, Ukrayna ve İran’da devam eden iki büyük silahlı çatışma var. Türkiye, olağanüstü üretim gücüyle, uluslararası koşulları lehimize değerlendiren akıllı, sabırlı devlet stratejisiyle bu krizden güçlenerek çıkacaktır.

Bu süreçte derdimize derman olacak güç Çin’dedir. Türkiye de Çin’in dertlerinin dermanıdır. Sorunları aşacak ve her iki ülkenin de yararına olacak güçlü, derin, kalıcı, dostlukla, kültürel alışverişle beslenmiş sağlam birliktelikler oluşturacağız.

Bekir Okan, İstanbul Okan Üniversitesi Kurucusu ve Onursal Başkanı

Günümüzde üniversiteler, ülkeler arası ilişkilerin geliştirilmesinde stratejik bir rol üstlenmektedir.

Türkiye ve Çin arasındaki eğitim iş birliklerinin güçlendirilmesi; bilimsel üretim, ekonomik iş birlikleri ve kültürel diplomasi açısından büyük önem taşımaktadır.

Önümüzdeki dönemde; dijitalleşme, yapay zekâ, mühendislik ve sürdürülebilirlik gibi alanlarda Türkiye-Çin akademik iş birliklerinin daha da gelişmesi beklenmektedir.

İstanbul Okan Üniversitesi bu süreçte aktif rol almaya ve uluslararası akademik iş birliklerini güçlendirmeye devam etmektedir.

Prof. Dr. Guo Changgang, Şanghay Üniversitesi Küresel Çalışmalar Enstitüsü Başkanı

Çin ile Türkiye’nin benzer tarihsel deneyimlerden geçtiğine, bu nedenle karşılıklı anlayış ve ortak bir bakış geliştirdiğine inanıyorum.

Bugün iki ülkenin barış, kalkınma, adalet ve çok taraflılık gibi alanlarda güçlü ortak çıkarları bulunmaktadır. Kuşak ve Yol Girişimi ile Türkiye’nin Orta Koridor planı arasındaki uyum, birçok alanda verimli iş birlikleri doğurmuştur.

Diplomatik ilişkilerimizin 55. yılında, karşılıklı güveni artırarak iş birliğimizi daha ileri taşımamız gerektiğini düşünüyorum.

Akademik çevrelerin ve halklar arası temasların da bu ilişkilerin güçlenmesinde çok önemli bir rol oynadığına inanıyorum.

Forum iki gün devam etti, ilk gün daha çok jeopolitik, diplomatik ve stratejik çerçeveye odaklanırken; ikinci gün ekonomik iş birliği, yatırım, teknoloji, lojistik, bilimsel gelişim ve iş dünyasına yönelik konular üzerinde duruldu.

İkinci gün programında; Çin yatırımlarının Türkiye’deki mevcut durumu, yüksek katma değerli yatırım arayışı, lojistik ve Orta Koridor, teknoloji ve Ar-Ge iş birliği, turizm, kültürel etkileşim ve bilimsel iş birliği gibi başlıklar incelendi.

Forum genelinde öne çıkan temel yaklaşım, Türkiye’nin Çin ile ilişkilerinde artık yalnızca ticaret hacmi odaklı değil; yüksek teknoloji, Ar-Ge, lojistik entegrasyon, enerji, ulaşım ve akademik iş birliği gibi daha stratejik alanlara yönelmesi gerektiği oldu. Çin tarafının Türkiye’yi yalnızca bir pazar olarak değil; Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya’ya erişim sağlayan stratejik bir merkez olarak değerlendirdiği anlaşılmıştır.

Bununla birlikte, ülkemizde yatırım ortamı açısından bürokratik öngörülebilirlik, jeopolitik istikrar, regülasyonların uygulanabilirliği ve güven ortamı gibi unsurların Çinli yatırımcılar açısından belirleyici olduğu sıkça vurgulandı. Özellikle yüksek teknoloji ve katma değerli yatırım hedefi bakımından Türkiye’nin Ar-Ge kapasitesini güçlendirmesi gerektiği yönündeki değerlendirmeler dikkat çekti.

ÇİN’İN HEDEFİ NEDİR?

Bu konuya üç açıdan bakalım. İlki, Çin’in stratejik yönünün orta ve uzun vadede kuvvetli olması, kısa vadeli kırılganlıklarını yok etmiyor, mesela yarı iletkenlerde ABD baskısı sürdükçe Çin teknoloji ithalatına bağımlı kalmaya devam edecek. İkincisi, içerideki yapısal sorunlar; bölgesel eşitsizlikler, yaşlanan nüfus, sosyal harcamaların GSYH’deki payının 2000’deki %2,2’den 2010’da %3,4’e, 2023’te %7,1’e çıkışı… Bunlar uzun vadede ekonomik manevra alanını daraltıyor. Üçüncüsü, uluslararası ortakların temkinli yaklaşımı. Çin’e fazla bağımlı olmak istemeyen ülkeler ticaret ortaklıklarını çeşitlendirme yoluna gidiyor; İtalya ve Panama’nın Kuşak ve Yol’dan çıkışı bu eğilimin sinyalleri. Çin’in bu hamleleri uzun vadeli bir vizyonla planladığı aşikar. Beş yıllık planlar boyunca aynı stratejik öncelikler sürdürülüyor; sektörler değişiyor ama hedeflerin tutarlılığı bozulmuyor. Esasında bu da dış şokların karşısında bir tür esneme kapasitesi kazandırıyor.

Çin için sıkça kullanılan devlet kapitalizmi etiketi geçerli mi, yoksa farklı bir kavramsal çerçeveye mi ihtiyaç var?

Jérôme Ravenet bu soruya bir filozofun gözünden bakıyor.

Ravenet’in profilinin kitabın diğer yazarlarından biraz farklı olduğundan bahsetmiştim. Lise düzeyinde felsefe öğretmenliği yapmış, doktorasını Çin antropolojisi üzerine yazmış, Şanghay Üniversitesi’nden diploma almış. Yirmi yıl Aix-en-Provence’ta Çince öğretmiş. 2022’deki ikinci doktorası ise doğrudan Xi Jinping’in “Çin rüyası” doktrini üzerine. Yani Çin’e dilin, kavramların, geleneksel referansların oluşturduğu felsefi bir zeminden bakıyor. Sorduğu soru da bu yüzden diğerlerinden farklı: Çin’de nasıl bir ekonomik model var? Devlet kapitalizmi mi, sosyalist piyasa ekonomisi mi, başka bir şey mi?

Yazarın cevabı, bu etiketlerin hiçbiri ile Çin’i tarif edemeyiz.

Çin’in sosyalist ekonomi serüveni 1949’da Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlıyor. İlk yıllar yeniden inşa dönemi; büyük şirketlerin millileştirilmesi, Sovyet yardımı, Kore Savaşı’nda Amerikan ilerleyişinin durdurulması… 1953’te ilk planlı dönem başlıyor; devlet işletmeleri kuruluyor, tarımda kolektifleştirme süreci var. Tarım arazileri ve üretim araçları aile mülkiyetinden çıkarılıp ortak çiftlikler altında toplanıyor, köylüler bu ortak yapılarda çalışmaya başlıyor.

1958-1962 Büyük İleri Atılım dönemi: Sanayileşmeyi hızlandırmak ve kolektifleştirmeyi derinleştirmek hedefiyle başlatılan bu kampanya, beklenen sonuçları üretmek bir yana ülke çapında büyük bir kıtlığa yol açmış ve uzun yıllar etkisini sürdüren büyük bir insan kaynağı maliyetine dönüşmüş.

1966-1976 ise Kültür Devrimi dönemi: İdeolojik sertleşme ve siyasi çalkantı, ekonomik yapıyı uzun süre baskı altında tutmuş.

1976’da Mao Zedong’un ölümünün ardından 1977 Parti Kongresi Deng Xiaoping’i seçiyor ve yeni bir dönem başlıyor.

1978-1989 arası Reform ve Dışa Açılma’nın geçiş dönemi: Tarım kolektiflerden vazgeçiliyor.; yani aileler yine kendi topraklarını işlemeye başlıyor, devlet mülkiyeti sürse de hane bazlı sorumluluk sistemi devreye giriyor. Bunun yanında dış ticarete açılmak ve özel ekonomik bölgelerin kurulması bu dönemin en belirleyici adımları.

1989-2001 arasında yeni bir reform: 130 bin işletmenin özelleştirilmesi, Şanghay ve Shenzhen borsalarının kurulması, 2001’de DTÖ üyeliği bu reformun somut çıktıları olmuş. 2012’den itibaren ise Çin’e özgü yeni dönem sosyalizmi: Xi Jinping liderliğinde tüm dünya izliyor.

MEVCUT BATI TİPİ ETİKETLER ÇİN’İ TANIMLAMAKTA NEDEN EKSİK KALIYOR?

Çin 1992’de resmi olarak kendisini sosyalist piyasa ekonomisi diye tanımlamış. Bu kavramın kökü 20. yüzyılın başlarına dayanıyor. Yazarımız Çin’in kendisine yakıştırdığı bu etiketi esasında Avrupa kaynaklı tartışmadan ödünç alınmış bir tanım olarak nitelendiriyor.

Bir kesim piyasa kapitalist bir araç, sosyalizmle aynı çatı altında duramaz yorumuyla etiketin Çin’e uymadığını söylüyor. Fransız iktisatçı Rémy Herrera ve Çinli meslektaşı Long Zhiming ise bu yaklaşımın altında ideolojik bir kaygı görüyor. Çin başarılı, GSYH’sini 1949’dan beri yüzün üzerinde katlamış, dünyanın bir numaralı ekonomik gücü ile rekabet edebilecek konuma gelmiş. Eğer bu başarı sosyalist bir doktrinin başarısı olarak görülürse, kapitalist sistem sorgulanır.

Bir başka kesim devlet kapitalizmi olarak tanımladıkları başka bir kavramın uygun olduğunu düşünmüş. Claude Bergère 2013’te yayımladığı çalışmada Reform ve Dışa Açılma’yı tam da bu kavram üzerinden okumuş; Ravenet kavramın tarihsel arka planını da hatırlatıyor. Devlet kapitalizmi terimi 20. yüzyıl boyunca aslında Marksist gelenekten gelen yazarların sınıf ilişkilerini sorgulamak için kullandığı bir kavramdı. 2008 krizinden sonra liberal yorumcular onu çevirip yükselen ekonomileri ileri kapitalizmin gerisinde göstermek için kullanmaya başlamış; yani kavramın nitelediği anlam değişmiş.

Ravenet, Çin’in daha çok kapitalistleri olan ama kapitalist olmayan bir sistem olduğunu ifade ediyor. Çünkü Çin’de üretimin nihai amacı kar değil, ekonomi sosyalleştirilmiş bir yapıda çalışıyor. Bu yüzden etiketleri çekiştirip Çin’e yakıştırmaya çalışmak yerine, yapıyı incelemek daha doğru olacak.

Yazarın Tony Andréani ve Giovanni Arrighi adında önemli gördüğü iki isim var. Andréani neo-Keynesyen bir okumayla Çin’i analiz ediyor, Arrighi ise Adam Smith’in aslında görünür elin, yani devletin, ekonomik egemenliğini önceleyen bir teorisyen olduğunu ileri sürüyor. İkisi de Çin’i şu ya da bu modele zorla yerleştirmektense, gerçeği doğru analiz edip eğilimleri okumaya gayret ediyorlar. Ravenet için kavramsal çıkış yolu da burası.

Xi Jinping de bu etiket meselesinden uzak duruyor. 2014’ten itibaren sosyalist piyasa ekonomisi tabirini kullanmayı azaltıyor; yerine Çin’e özgü, yeni dönem, yeni ekonomik normalleşme gibi ifadelere yöneliyor. Ravenet bunu kasıtlı bir tercih olarak yorumluyor. Bir liderin böyle tartışmalarda bir taraf olması, ilerleyen dönemlerde elini bağlayabilir. Bir kez şu modelin doğrultusunda gidiyoruz denildiğinde, sonraki bütün uygulamalar o modelin içinden değerlendirilir. Bu pratik bir yöneticinin esnekliğini sınırlayacaktır.

Xi’nin merkezde tuttuğu kavram arz yanlısı yapısal reform. Burada bir uyarıda bulunuyor: “Bizim arz yanlı yapısal reformumuzun, Batı iktisadındaki arz yanlı doktrinle hiçbir alakası yok. Bunu kopyalanmış bir kavram olarak okumayın.” Demek istediği şu: Reagan-Thatcher dönemindeki arz yanlısı politikalar, vergi indirimleri ve düzenlemeden geri çekilme üzerinden ekonomiyi canlandırmaya odaklıydı. Çin’in modeli farklı; arzı yapısal olarak yeniden örgütlemek, düşük kaliteli üretim kapasitesini azaltmak, talep değişimine uyum sağlamak ve teknolojik inovasyonu öne çıkarmak. Bunu yaparken talep tarafını da görmezden gelmiyor; ikisine eşit önem veriyor. Görünmez el (piyasa) ile görünür el (devlet) birlikte çalışıyor; devlet piyasayı kendi siyasi amaçlarına alet ediyor ama her şeye doğrudan müdahale etmiyor.

Xi ekonomi üzerinde konuştuğunda, akademik iktisat literatürüne yaslanmıyor. Bunun yerine en eski antik Çin klasik metinlerinden biri olan Yijing’den (易经, Değişim Kitabı) alıntılar yapıyor. Bu rastgele bir tercih değil tabii ki. Xi’nin sıkça alıntıladığı bir bölüm var. “Yoksulluk değişime götürür, değişim ilerlemeye, ilerleme sürekliliğe.”

Ekonomik prensip, yoksulluğa atıfla başlıyor. Yani servet biriktirerek büyümeyi amaçlamayan, yoksulluğu aşma gayesinde olan bir ekonomi tahayyülünden söz ediyoruz.

Bir başka boyut pazar dışı ilişkiler ile ilgili. Aile, dostluk, akrabalık, ahbaplık… Bunlar parayla ölçülmüyor, ancak yine de Çin’in ticari hayatının tam içinde duruyor. Mauss’un sosyolojisinde “guanxi” olarak adlandırılan bu ilişki yapısı, Konfüçyen kültürün de temel taşı. Xi pek çok konuşmasında aile rüyaların başlangıç noktasıdır diyerek ailenin merkezi rolüne vurgu yapıyor. Konfüçyen kültürün merkezinde evlat sevgisi olarak çevirebileceğimiz, ana-babaya, büyüklere ve atalara duyulan saygı ve bağlılık anlamının taşıyan xiao kavramı var. Bu duygudan başkasını gözetme erdemi çıkıyor, aile ahlaki değerlerin aktarılmasından sorumlu olan bir yapı olarak tanımlanıyor. Bunun ötesinde Ravenet’in yakaladığı ince bir nokta daha var. Çin felsefi geleneğinde Batı’daki anlamıyla bir birey yok; yani kendi başına duran, bağımsız bir özne tahayyülünden bahsetmemiz mümkün değil; bireyden ziyade kişi var, ilişkiler ağında konumlanan, başkalarıyla bağı olan biriden söz ediyoruz. Çinli düşünüşte de kişi kendi başına bir öz değil, ilişkilerin içinden geçtiği büyük bir yapının parçası. Anlayacağınız ilişkilerin önceliği bireyin önceliğinden büyük; ben derken bile bağlamından koparılmış bir benlikten bahsedemiyoruz.

Ravenet, Marx’ın “dinlenme dediğim aile hayatıdır, çocuk sesleri, makro evrenden çok daha ilgi çekici olan o mikro evren” cümlesini hatırlatıyor. Yani Konfüçyen aile vurgusu ile Marksist gelenek arasında bir köprü kurmak mümkün. Bu köprüyü güçlendiren bir başka isim ise Hannah Arendt. Arendt totaliteryanizmin korkudan beslendiğini, insanları yalnızlaştırdığını söyler. Aile bağları ve gönüllülük ilişkileri ne kadar güçlüyse totaliteryanizmin yaşam alanı o kadar daralır. Bu argüman Ravenet için Çin sosyalizminin Sovyet tipi totaliteryanizmden ayrıştığı yer. Yijing: Yalnız insan kırılgandır, birlikte hareket eden insanı kırmak zordur; Sun Tzu: Ayrı dağıtıldığında zayıf, bir araya geldiğinde güçlü, der. Xi bunu sınıflar arası işbirliği prensibine bağlıyor: Ne yoksul kitlelerin sermayedar burjuvaziye feda edilmesi, ne de burjuvazinin işçi sınıfı için bertaraf edilmesi gerekiyor, der. Makbul olan tabii bunların hepsinin cemiyette bir arada istihdam edilmesidir. Xi en yoksul kesimden daha büyük bir çaba beklediğini açıkça söylüyor. Özel sektörü ise az gelişmiş bölgelere yardım, hayır işleri ve kamu yararına projeler yapmak için “on bin işletme, on bin köy” sloganıyla sahaya çağırıyor. Lakin Ravenet bu yardım politikasının bir çeşit bağımlılık yaratmaması için Xi’nin uyarılar yaptığını da not düşüyor. Ravenet Alibaba kurucusu, Komünist Parti üyesi Jack Ma’nın hikayesini örnek veriyor. Serveti yaklaşık kırk milyar dolar civarında, buna dokunulmuyor. Lakin Ma, gelirinin hatırı sayılır bir kısmını düzenli olarak parti çizgisindeki projelere aktarıyor.

Çin’de zenginleşmek serbest ama paranın buyurgan olduğu bir düzen kurulmasına izin yok. Zenginlik değil ancak kolektif çıkara katkı yapacak girişimciler destekleniyor; gerektiğinde ise sınırlandırılabiliyor.

İşte burada doktrinin sert yüzünü görüyoruz. Süper sınıf tehlikesi varmış; ulus üstü çıkarları ulusal çıkarlardan üstün tutan, ekonomik anlamda halkın üstüne çıkmış çok güçlü bir kesim kastediliyor.. Ravenet’in aktardığına göre, 2015-16’da ABD’de konut alanların yaklaşık %20’si Çinli zenginlermiş. Bunu bir nevi kaçış hazırlığı olarak okuyor; Çinli zenginlerin bir kısmının hem fiziksel hem ekonomik olarak ülkeden uzaklaşma planı yaptığını dile getiriyor. Resmi olmayan rakamlara göre yüzlerce Çinli milyoner ve milyarder belirsiz sürelerle ortadan kayboluyormuş. Bu kayboluşun kurumsal bir adı varmış; shuanggui, liu zhi ve shangguidao gibi yargı dışı tutuklama prosedürleri. Olağan hukuk yolunu aşan, parti disiplin komitesi çerçevesinde işleyen önlemler bunlar. Eleştirmenler kara cezaevleri diye tanımlıyor; keyfi tutukluluk endişesi yaratıyorlar. Lakin Ravenet’e göre Xi de bu kaygıyı paylaşıyor, bunun önlenmesini istiyor.

Keza Çin sosyalizminin iç tutarlılığını sorgulatan vergi, kumar cennetleri var.

Xi Jinping’in doktrininin bir başka farklılığı ekolojik, Beautiful China yani Güzel Çin;

Xi 2060 yılında karbon nötrlüğü taahhüdünü açıklamış; birkaç somut başarı hikayesi var. Xi ekolojik projeleri Çin’in geleneksel felsefesine dayandırıyor. Zhuangzi: Gök, yer ve ben birlikte varız, Mencius: Her şey doğayla uyum içinde olmadan büyüyemez, diye alıntılar yapan Xi şöyle ifade ediliyor: Yeşil dağlar ve berrak sular, altın ve gümüş dağları kadar değerlidir. Yani ekoloji ekonomiyi sınırlamaz; ekonomi ekolojiye uyumlanır, diyor gibi.

Ama retorik ile uygulama arasında belirgin farklar olduğunun altını çizelim.

Çin hala enerjisinin üçte ikisini kömürden karşılıyor, kurulumların %40’ı uluslararası kirlilik standartlarına uymuyor. COP23 sırasında oluşturulan Kömürden Çıkış İttifakı’na katılmamış.

Burada bir paradoks var. Xi’nin doktrininde iki farklı gelenek aynı anda yer alıyor. Bir yanda antik Çinli düşünür Zhuangzi’nin temsil ettiği doğayla uyumu öne çıkaran, teknolojiye mesafeli duran Taocu çizgi; diğer yanda ise teknolojiyi, mühendisliği ve pratik faydayı destekleyen bir okul olan Mohist gelenek var. Doğaya dönüş söylemiyle, yapay zekada öncü olma hedefinin aynı doktrinde beraber dillendirilmesinin sebebi bu olsa gerek, yani denge önemli.

Yazarımız Çin’i bir Batı tarafından üretilen kavramlarla tanımlamanın pek mümkün olmadığı görüşünde. Ne kapitalist, ne klasik sosyalist, ne devlet kapitalizmi, ne piyasa sosyalizmi; kendi pratik mantığını kendi felsefi mirasından besleyen bir model!

Ross Çin’in kendi sosyalist mekanizmasının kapitalist ekonomilere kıyasla daha verimli çalıştığını ICOR rakamlarıyla gösterdi. Debierre kurumlarla, çift dolaşım stratejisinden Kuşak ve Yol’a, RCEP’ten Made in China 2025’e uzanan bir manzarayı çıkardı. Ravenet kavramlarla, Çin’in Batılı etiketlere sığmayan bir model olduğunu, kendi kavramsal çerçevesinden okunması gerektiğini savundu.

GIGA Enstitüsü bünyesinde düzenlenen bir akademik oturumda Dr. Sinan Chu’nun “China from Within: How Internal Debates Shape a Rising Power’s Place in the World” başlıklı sunumunda Çin’in yükselen bir küresel güç olarak dünyadaki yerini anlamak için ülkenin içindeki tartışmaları, karar alma mekanizmalarını ve yönetim pratiklerini inceliyordu.

Chu’nun analizi Çin’in etnik politika ve ulus inşası sürecini anlatıyor.

Dr. Chu’dan Tarihsel Süreç:

Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, yani 1950’ler ve 60’ların başında, kapsayıcı bir politika izleniyormuş. Çok etnikli yapı tanınmış, azınlıklara nominal özerklikler ve ayrıcalıklar verilmiş, Han etnisitesinden olmayan elitler de yönetimde söz sahibi olmuş. Karar alma daha kolektif bir biçimde işliyormuş.

Kültür Devrimi ile birlikte 1960’ların ortasından 1970’lerin ortasına kadar sınıf mücadelesi fikrinin her şeyin önüne geçmesiyle etnik farklılıklar kurtulunması gereken bir kapitalist toplum kalıntısı olarak okunmaya başlanmış, asimilasyoncu politikalar yaygınlaşmış.

Mao sonrası dönemde azınlık hakları yeniden tanınıyor, kolektif liderlik normları yeniden tesis ediliyor.

Lakin 1990’lar ve 2000’lerde Çinli entelektüeller ve politika yapıcılar arasında etnik kimliğin tanınmasının ayrılıkçılığa ve siyasi istikrarsızlığa yol açabileceğine dair eleştirel sesler yükselmeye başlamış. Etnik azınlıklara verilen siyasi ve ekonomik ayrıcalıkların kaldırılması, doğrudan ulusal kimliğin inşasına odaklanılması gerektiği savunulur olmuş.

Tüm bunları düşünürken 2008’de Lhasa, 2009’da Urumçi’de etnik gerilimlerin tetiklediği ayaklanmalar, 2013’te Tiananmen Meydanı olayı, 2014’te Kunming tren istasyonu saldırıları gibi olaylar Çin’in iç güvenlik gündemini doğrudan etkilemiş, etnik meseleyi bir kalkınma sorunu olmaktan çıkarıp bir güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelemiş.

Xi devletin, partinin ve ordunun gücünü kendi elinde toplamış. Bu merkezileşme, Çin’in iç politikalarında yeni bir kurumsal yapının yükselmesini sağlamış.

İlki merkezileşme, 2018’de yapılan reformlarla daha önce nispeten özerk olan devlet kurumlarının yetkileri doğrudan Çin Komünist Partisi’ne devredilmiş.

İkincisi Çinlileştirmek, bu politikanın ana hedefi Çin ulusal topluluğu bilincinin güçlendirilmesi, 2023’te kabul edilen Yurtseverlik Eğitim Yasası ve Mart 2026’da çıkarılan Etnik Birlik Yasası ile standart Çincenin ana dil olarak benimsenmesi ve vatanseverlik yasal bir zorunluluk haline getirilmiş.

Üçüncüsü güvenliği artırmak, azınlık politikalarında kontrol mekanizmaları sertleşmiş. Anaokullarına kadar inen zorunlu Mandarin eğitimi, dini ibadetlere getirilen sınırlamalar, yeniden eğitim ya da mesleki eğitim kampları gibi güvenlik önlemleri devreye girmiş.

Çin sisteminde çeşitlilik kabulden çok tolere edilirmiş ve bunun sınırlarının ne kadar geniş olduğunu sorabiliriz. Güvenlik ya da kalkınma gibi başka öncelikler gündeme geldiğinde de ilk feda edilen şey çeşitlilik oluyor. Neticede önceliklerin tepesinde her zaman rejimin bekası duruyor.

BİR GÖZLEM:

Yakın zamanda aziz arkadaşım Celalettin Gökçek Çin İş Geliştirme ve Dostluk Derneği daveti ile sırasıyla Pekin, Xian ve Urumçi’de yüksek teknoloji merkezlerini ziyaret etmiş ve gördüklerini “biz iki kutuplu bir dünyaya doğduk, şimdi açılan yeni dönem tek kutuplu bir dünya” diyerek Çin’in muazzam teknoloji hamlesini özetlemişti:

Çin Halk Cumhuriyeti bir kadim kültür ve bunu her yerde hissediyorsunuz. Bunu sunumlarda “China is a civilization-state not a national-state” yani Çin’i ulus devleti değil, bir kültür devleti olarak görün, diye anlatıyorlar. Saldırgan olmayan ama kendini ve birliğini çok iyi savunmayı bilen bir toplum ve birlik kelimesinin altını çizmek gerekiyor; gerek Hong Kong, gerek Taiwan, gerek Tibet ve gerekse Uygur bölgeleri konusunda “birlik” anlamında çok hassaslar.

Şimdi yaşadığımız Çin sanayi devrimi, değişen dünyanın güncel dinamiklerini yakalamış, sadece on yıl süresince çevre sektöründe ve yeşil enerjide geriden gelirken şimdi liderlik ederek ve yeni teknolojileri ortaya koyarak ilerliyor. Düsturları, Learn from the West how to compete with the West yani Batı ile nasıl rekabet edeceğini Batı’dan öğrenmek.

Bu ülkede kalkınmanın ana ivmesi ne ABD’deki gibi dünyanın beyinlerine çekim gücü olan bir Amerikan Rüyası veya doların global para birimi olması, ne Rusya’daki gibi doğal kaynaklar ve birbirini bütünleyen devletler topluluğu olması, ne de Suudi Arabistan’daki gibi doğal kaynaklar değil, tamamen kendilerinden kaynaklanan üretim gücünden oluşuyor. Bu Türkiye için bir model teşkil ediyor.

Büyük nüfus ve yüzölçümüne rağmen her yer tertemiz ve insanlar çok yardımcı, hiçbir şey kaybolmuyor ve kargo süratli. Ülkede 50 bin km demiryolu ağı var ve hızlı trenleri Japonya’daki örnekleri ile yarışıyor.

Sosyal devlet anlayışı devam ediyor, ev sahipliği ancak 70 yıl süreli. İşsize, yoksula çok ucuz kira ile ev veriliyor. Ülkenin bir kesimi hala mütevazı yaşıyor ancak 400 milyonu aşan bir nüfus kesiminin geliri ise en az Avrupa ülkeleri gelir standartlarında.

Budizm’in Lamaizm versiyonu güçlü, ruh ve ahiret inancı var. Xi’an ve Urumçi’de her köşede camiler var, Çinli Müslümanların, Huilerin duvarlarında ahşap üzerine Kur’an-ı Kerim işlemeli camisini çok etkileyici buldum diyor, Celalettin Gökçek.

Xian Ulu Camii

Çin’de değişen tüketici alışkanlıkları özellikle dikkat çekiyor. On yıl önce ağzına hamburger koymayanlar için şimdi 7/24 açık hamburger restoranları var.

Geçmişte dil ve iletişim sorunu vardı, şimdi tercüme uygulamaları ya da 80 dili simültane çeviren tercüme cihazları ile hayat çok kolay, hiç nakit para ya da kredi kartı kullanılmıyor, tamamen uygulama üzerinden ödemeler yapılıyor.

Toplum yeni şeylere aç, kopyalanma ve her şeyin sahtesi yine var ancak özellikle seçkin markalar kendilerini koruyor, mesela Godiva! Yabancı şirketlere, dikkat çekecek kadar pozitif ayrımcılık yapıyorlar. Mısır ile mukayese edilebilecek kadar maliyet avantajları ve teşvikler var.

Ve iki haftalık incelemelerimin sonunda sözün özünü veriyorum: Çin artık dünya üzerindeki en önemli ekonomik aktörlerden biri oldu. Çin ne yapıyor, nasıl yapıyor, neye dayanarak yapıyor? Yazımın bu sorulara kanıtlara dayalı yanıtlar içerdiğini düşünüyorum. Ben hazırlarken öğrendim. Tarihteki komşumuzun bize benzer ve tüm dünyadan farklı yönleri var. Velhasıl Çin’den öğreneceğimiz çok şey var.

Kaynağa Git

İlgili Haberler