Kılıçdaroğlu, açıklamasında Türkiye'nin NATO'nun güney kanadındaki stratejik rolüne, Karadeniz'deki denge politikasına ve savunma sanayiindeki kapasitesine dikkat çekti. Türkiye'nin ittifak içinde gündem belirleyen bir aktör olması gerektiğini ifade eden Kılıçdaroğlu, "kurucu denge diplomasisi" anlayışını savunduklarını belirtti.
Kılıçdaroğlu'nun NATO Zirvesi'ne ilişkin yazılı açıklaması şöyle:
7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da toplanan NATO Zirvesi, Türkiye için bir sınav değil, bir tescildir. Zirvenin Ankara'da yapılıyor olması dahi başlı başına bir mesajdır: Türkiye, ittifakın kıyısında bekletilen bir ülke değil; ittifakın ağırlık merkezlerinden biridir. Türkiye bu masaya kimseden onay almak için oturmaz; yetmiş dört yıllık üyeliğinin birikimiyle, tarihinden, coğrafyasından, devlet aklından, ulus iradesinden ve Cumhuriyet'in bağımsızlık anlayışından aldığı güçle oturur.
Önce olgular...
Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahiptir ve 1952'den bu yana ittifakın en karmaşık kanadını, güney kanadını omuzlamaktadır. Karadeniz'de savaşın denize taşmasını önleyen dengeyi, Montrö Sözleşmesi'nin kararlı uygulayıcısı olarak Türkiye kurmuştur. Küresel bir gıda krizini sınırlayan tahıl koridoru diplomasisinin masasını Türkiye kurmuş; Romanya ve Bulgaristan ile Karadeniz mayın temizleme görev gücünü Türkiye'nin öncülüğü hayata geçirmiştir. Savunma sanayiinde ulaşılan yetenekler ittifak içinde artık bir referans noktasıdır. Bu birikim tek bir hükümetin değil; bu milletin, bu devletin ve Cumhuriyet'in kurumsal hafızasının ortak eseridir.
Bu nedenle sözümüz nettir: Türkiye, NATO içinde güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten ülkedir. Türkiye bir köprü, koridor ya da geçiş hattı değil; bu bölgenin kurucu devletlerinden biridir. Ankara Zirvesi'nde Türkiye'ye düşen, kendisine biçilen görevleri tartışmak değil; ittifakın gündemini bizzat kurmaktır.
Kavramın kaynağı: Kurucu denge diplomasisi
Savunduğumuz çizginin kaynağı bellidir ve bu ülkenin kuruluş belgelerinde yazılıdır. Lozan eşit egemenliğin, Montrö kural koyuculuğun, 1934 Balkan Antantı ile 1937 Sadabat Paktı bölgesel düzen kuruculuğun, İnönü'nün İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği siyaset ise büyük güç rekabeti içinde soğukkanlı dengenin adıdır. Avrupa bugün benzer arayışa "stratejik özerklik" diyor; biz adını kendi tarihimizden koyuyoruz: kurucu denge diplomasisi. Bu kavramı kimseden ödünç almadık; Cumhuriyet'i kuran kadroların pratiğinden süzdük.
Bu diplomasi üç ayak üzerinde yükselir. Bağımsız karar aklı: Türkiye kararlarını kendi başkentinde verir; otomatik hizalanmaz. Kurumsal süreklilik: Dış politika kişilere değil devlete aittir; Hariciye geleneğine, Parlamento denetimine ve liyakate dayanır.
Üretken kapasite: Bir ülkenin sözünün ağırlığı, coğrafyasının değerini başkalarına hatırlatmasıyla değil; ekonomisi, teknolojisi, savunma sanayii, diplomasisi, hukuku ve toplumsal bütünlüğüyle ölçülür.
Türkiye'nin gündemi: İttifakın güney stratejisi
Avrupa güvenliği bugün ağırlıkla doğu kanadı üzerinden okunuyor; Baltıklar, Polonya ve Romanya hattı ittifakın ana kaygısını belirliyor. Washington'ın uzun vadeli önceliği ise Asya-Pasifik'e kayıyor. Bu tablo veridir; ne abartmaya ne küçümsemeye gerek vardır.
Türkiye'nin işi bu tabloya itiraz etmek değil, tabloyu tamamlamaktır. Güvenlik bölünemez: Doğu kanadındaki tehdit ne kadar gerçekse; güneyde devlet çöküşleri, terör örgütleri, düzensiz göç, enerji ve gıda kırılganlığı, su krizi ve bölgesel savaş riski de o kadar gerçektir. İttifakın bütünlüklü bir güney stratejisi henüz yoktur ve bu stratejinin doğal mimarı Türkiye'dir. Suriye ve Irak'ta devlet kapasitesinin yeniden inşası, terörle mücadelede ortak çerçeve, göçün kaynağında yönetimi, Doğu Akdeniz'de deniz ve enerji güvenliği bizim için şikayet başlıkları değil; Türkiye'nin ittifaka önereceği stratejinin başlıklarıdır. Ankara Zirvesi'nin Türkiye açısından başarı ölçüsü, sonuç bildirgesine güney perspektifinin Türkiye'nin kalemiyle yazılmasıdır.
Yeni güvenlik alanları da aynı iddianın parçasıdır. Yapay zekâ, otonom sistemler, siber güvenlik, dezenformasyon ve bilgi operasyonları, iklim kaynaklı kırılganlıklar, gıda ve su güvenliği... Kapasitenin üstel biçimde büyüdüğü bir çağda ittifakların öncelikli amacı hegemonya savaşlarına hazırlanmak değil; barışı korumak, krizleri sınırlamak ve ortak dayanıklılığı büyütmektir. Caydırıcılık, savaşı önlediği ölçüde anlamlıdır. Türkiye bu başlıklarda kural bekleyen değil, kural yazımına katılan ülke olmalıdır.
Karadeniz’de dört rolü birden taşımak…
Karadeniz, kurucu denge diplomasisinin en somut sahnesidir. Türkiye aynı anda NATO üyesidir, Montrö'nün uygulayıcısıdır, Ukrayna'nın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün destekçisidir ve Moskova ile masada kalabilen aktördür. Bu dört rolün birlikte taşınabilmesi bir zaaf değil, olgun bir devlet aklının göstergesidir. Savaşın en sıcak günlerinde dahi Karadeniz'in bir NATO-Rusya cephesine dönüşmemesi büyük ölçüde bu dengenin eseridir. Bu konum Türkiye'ye bağışlanmamıştır; Lozan'la, Montrö'yle, devlet geleneğiyle ve ulusal egemenlikle kazanılmıştır.
Rusya ve Çin: Rekabeti soğukkanlı yönetmek…
Rusya ile ilişkiler; enerji, ticaret, turizm ve bölgesel dosyalar üzerinden, NATO üyeliğimizle çelişmeyecek biçimde, açık ve kurumsal kanallarla yönetilir. Çin ile ilişki ise esas olarak bir ekonomi ve teknoloji meselesidir; Türkiye bu alanda pazarını, verisini ve kritik altyapısını koruyarak karşılıklı çıkar temelinde iş yapar. Türkiye'nin bir eksen arayışı yoktur; Türkiye'nin ekseni millî çıkarı, Cumhuriyet'in kurucu değerleri ve uluslararası hukuktur. Mesele dramatik saflaşmalar değil; rekabeti soğukkanlılıkla ve kurumsal akılla yönetme meselesidir.
Yakın coğrafya: Misak-ı Millî gerçekçiliği…
Türkiye'nin güvenliği kendi sınırlarında başlamaz; Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Ortadoğu'dan Doğu Akdeniz'e ve Türk dünyasına uzanan yakın coğrafyasında başlar. Komşulardaki istikrarsızlık, devlet çöküşü, savaş, göç ve enerji kırılganlığı doğrudan Türkiye'yi etkiler. Bu tespit bir nostalji değil; Misak-ı Millî gerçekçiliğinin güncel ifadesidir. Cumhuriyet daha kuruluş yıllarında Balkan Antantı ve Sadabat Paktı ile tam da bunu yapmış; hayalci genişlemeye sapmadan çevresinde düzen kuran bir devlet olmuştur. Bizim yakın coğrafya vurgumuz bu kurucu geleneğin devamıdır.
Ortadoğu'da yeni sayfa…
Bölgede geçmişin muhasebesi yapılmıştır, dersler bellidir: Dışarıdan tasarlanan dönüşüm projeleri bölgeyi daha demokratik değil daha kırılgan hale getirmiş; Türkiye de kimi dönemlerde yanlış okumaların bedelini sınır güvenliği ve göç dalgalarıyla ödemiştir. Ancak bugün mesele geçmişle hesaplaşmayı tekrarlamak değil, yeni sayfayı yazmaktır.
CHP'nin bölge vizyonu ileriye dönüktür: Suriye'de devlet kapasitesinin ve toplumsal barışın yeniden inşasına aktif katkı; mültecilerin gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşünü mümkün kılacak uluslararası ortaklıklar; Irak ile Kalkınma Yolu, su ve enerji başlıklarında kurumsal işbirliği; Körfez ülkeleri ve Mısır'la ekonomik derinleşme; Filistin meselesinde iki devletli çözümün ve uluslararası hukukun kararlı savunusu; Türkiye öncülüğünde bölgesel su ve gıda güvenliği mekanizmaları. Türkiye bu coğrafyada mezhep dilini değil, kalkınma ve egemenlik dilini konuşan büyük ülkedir. Sosyal demokrasinin dayanışma fikri ile Cumhuriyet'in devlet aklını buluşturan açılım budur.
Müttefiklik hukuku
İttifak, bir büyük gücün bütün stratejik tasarımlarına kayıtsız şartsız eklemlenmek değildir; ortak akıl, ortak güvenlik, karşılıklı saygı ve eşit egemenlik temelinde yürür. Türkiye'nin yakın tarihi, müttefiklik ilişkilerinin bu zeminden uzaklaştığı dönemlerin ağır faturasını hafızasında taşır. Biz bu tecrübeyi bir şikâyet olarak değil, bir ilke olarak masaya koyarız: Gerçek müttefiklik, ortağının demokrasisine ve iç siyasetine müdahale etmeyen; egemenliğe saygıyı ve karşılıklı güveni esas alan ilişkidir. Türkiye bu ilkeyi müttefiklerinden beklediği gibi kendi bölgesel ilişkilerinde de uygular.
Demokrasi bir egemenlik meselesidir
Dış politika yalnızca sınır ötesinde kurulmaz; içerideki devlet kapasitesiyle kurulur. Hukuk devleti, öngörülebilir ekonomi, etkin Parlamento, bağımsız yargı ve özgür basın Batı'ya verilen mesajlar değildir; Türkiye'nin masadaki sözünü ağırlaştıran millî güç unsurlarıdır. Kurumsal olmayan güç kalıcı olmaz; kişisel ilişkilere indirgenen diplomasi devlet politikası değildir. CHP'nin önerdiği fark buradadır: Aynı millî hedefleri daha güçlü kurumlarla, liyakatle ve stratejik süreklilikle yönetmek.
Türkiye'nin dünyaya mesajı
Ankara Zirvesi'nde Türkiye'nin dünyaya vereceği mesaj yalındır ve olumludur: Türkiye, NATO'nun güney kanadının omurgası, Karadeniz'in denge kurucusu, bölgesinin istikrar ve güvenlik üreticisidir. Türkiye, Avrupa güvenlik ve savunma mimarisinin asli parçası ve doğal ortağıdır. Türkiye, ABD ile müttefiklik hukukunu eşit egemenlik temelinde yürütür; Rusya ve Çin ile ilişkilerini millî çıkar ve uluslararası hukuk çerçevesinde yönetir. Türkiye'nin görevi büyük güçlerin projelerinde rol kapmak değil; kendi bölgesinde barış, denge, dayanıklılık ve düzen üretmektir.
Cumhuriyet'in bize öğrettiği budur. Kurtuluş Savaşı'nın, Lozan'ın, Montrö'nün, Atatürk'ün paktlar diplomasisinin ve İnönü'nün dikkatli devlet siyasetinin öğrettiği budur. 1974 sonrası ambargo da aynı dersi vermiştir: İttifak içinde olmak, bağımsız kapasite ihtiyacını ortadan kaldırmaz; tam tersine zorunlu kılar. Bugünkü savunma sanayii birikiminin tohumları da o günlerde atılmıştır.
Atatürk'ün "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi pasiflik değildir; önce yakın çevrede barışı, dengeyi ve işbirliğini esas alan, egemenliğini kimseye devretmeyen bir devlet aklıdır. Cumhuriyet Halk Partisi bu aklın kurucu taşıyıcısıdır.
Sözümüz açıktır: Türkiye masadadır. Kendisine yer açıldığı için değil; yetmiş dört yıllık katkısı, stratejik ağırlığı ve Cumhuriyet'in bağımsızlık iradesiyle. Ankara Zirvesi'nin gerçek anlamı, Türkiye'nin kimden ne isteyeceği değil; ittifaka ve bölgesine ne kazandıracağıdır.”