Ana içeriğe geç

Kölelikten 'misafir işçiliğe' Kapitalizmin gelişiminde göçmen emeği

Atlantik köle ticaretinden Avrupa’nın ‘misafir işçilerine’ uzanan sömürü çarkı, bugün Türkiye’de OVP hedefleriyle sürüyor. Kapitalizmin aşırı birikim krizinde can simidi olarak gördüğü göçmen, ekonomik daralma dönemlerinde mali tampon işlevi görüyor.

Kölelikten 'misafir işçiliğe' Kapitalizmin gelişiminde göçmen emeği
Evrensel
16

Göçmen emeği Türkiye'de sermayenin ihtiyaçları ve kapitalizmin kendini yeniden üretmesinde kullandığı vazgeçilmez ve içkin bir üretim girdisidir. Bu emeğe olan yapısal bağımlılığın temelinde hukuki korumasızlığın yarattığı esneklik rejimi yatar. Sınır dışı edilme korkusu altındaki göçmen emeği, fiilen yüzde 10’un altına düşen sendikalaşma oranının ve yasal güvencelerin tamamen dışına itilir. Bu korumasızlık göçmen işçilerin asgari ücretin altına, günde 16 saati bulan sürelerle çalıştırılabilmesini sağlar. İşçinin geçimi için gerekli çalışma süresini kısaltırken patrona kalan ücretsiz artı çalışma zamanını, yani artı değeri doğrudan büyütür. Sermaye, yerli işçilerin hak taleplerine karşı bu güvencesiz havuzu bir tehdit aracı olarak kullanır; böylece piyasadaki toplam emeğin fiyatını baskılayarak sınıfın genel pazarlık gücünü aşağı çeker. Savaş ve yoksulluk bölgelerinden akan nüfus sayesinde sermaye, üretim hacmini genişletmek için her an elinin altında hazır bir ‘yedek işçi ordusu’ bulmuş olur. Bu hamle, ekonomik daralma dönemlerinde hiçbir yasal prosedür ve tazminat yükümlülüğü olmadan iş gücünün bir gecede tasfiye edilmesine olanak tanıyarak sermayeye kriz anlarında mali bir tampon sağlar.

Adım adım sermaye için ucuz emek gücü ihtiyacı

Göçmen emeğine yönelme refleksinin köle emeğine dayandığını unutmamalı. 16. ve 18. yüzyıllar arasında Atlantik köle ticareti yoluyla Afrika kıtasından getirilen milyonlarca insan gemilerle Amerika'da tarım alanlarına taşınır. Buralarda pamuk ve şeker üretimi yaparak Avrupa'daki sanayi merkezlerinin ihtiyaç duyduğu ham maddeleri üretir. Kölelerin emeğinden gelen servet, Sanayi Devrimi’ni doğuran ilkel birikimi oluşturur. Kölelik kağıt üzerinde kaldırıldıktan sonraysa bu sömürü göçmen emeği üzerinden sürdürülür.

Sanayileşmeyle birlikte maden, kanal, demir yolu gibi inşaatlar için gerekli iş gücü ihtiyacı da artar. Yerli işçilerin ölüm korkusuyla girmek istemediği madenler için o dönemde yaşanan iki olay patronlar için bir olanak yaratır. Bunlardan ilki İngiliz sömürgeciliğinin mülksüzleştirdiği İrlanda'da tarihe ‘Büyük Kıtlık’ ismiyle geçen halkın en temel geçim kaynağı olan patateslerin çürümesi ile yaşanır. İngilizlerin tahıl mamullerine de el koymasıyla devam eden süreçte İrlandalılar, İngiltere ve ABD'ye göçe zorlanır. Bir diğer olay ise İngiliz sermayesinin afyon savaşlarıyla borçlandırdığı Çin'den ve sömürgeleştirdiği Hindistan'dan milyonlarca insanı ‘kuli (coolie)’ adı verilen borçlandırma sözleşmeleriyle kendi topraklarına iş gücü olarak getirmesiyle yaşanır. Bu örneklerde görüldüğü üzere, kapitalizmin gelişiminde ihtiyaç duyulan altyapı sömürgecilik, yaratılan kıtlık ve borçlandırmayla göç ettirilen ucuz emek üzerinden yükselmiştir.

20. yüzyılın ortasına gelindiğinde İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı silahlı direnişi örgütleyen işçi sınıfının örgütlülüğü bir ivme kazanır. Sovyetlerin yükselişiyle Batı Avrupa’da gerçekleşecek bir işçi devrimi korkusu Avrupalı burjuvaziye geri adım attırarak işçi sınıfına tavizler vermeye zorlar. Bunun yarattığı düşük kârlar ve savaşta kaybedilen nüfustan dolayı Avrupa’yı yeniden inşa edecek bir iş gücünün olmaması, Almanya gibi ülkeleri örgütlü olmayan bir göçmen işçi ordusu yaratarak çözmeye iter. 1961'de Türkiye ile imzalanan iş gücü anlaşmasıyla gelenler kalıcı vatandaş olarak değil ‘misafir işçi (gastarbeiter)’ statüsüyle göç eder. İşçilerin tazminat veya kıdem hakkından yararlanamaması için en fazla iki yıl çalışıp geri dönecekleri bir nevi bir rotasyon sistemi kurulur. İşçilerin çocuklarının eğitim ve sağlığı için tek bir kuruş dahi sosyal harcama yapmamak için ailelerin getirilmesi yasaklanır. 1973 Petrol Krizi döneminde fabrikalar durma noktasına gelir; işçiler hiçbir tazminat yükü olmadan Türkiye’ye geri gönderilerek Avrupa sermayesine mali bir kalkan olarak kullanılır. Emperyalizmin yarattığı göçmen işçi havuzu

1970’lerden sonra dünya genelinde bir aşırı birikim krizi yaşanmasından dolayı fabrikalar esnekleşip işçi hakları ve sendikalar tasfiye edilir. Güvencesizlik yeni düzen haline gelir. Sanayi üretimi, ucuz iş gücü merkezlerinden Asya'ya taşınırken tarım, tekstil, inşaat gibi taşınamaz işler için şehir merkezlerinde hâlâ ucuz emeğe ihtiyaç vardır. Bu kriz Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika'nın yoksullaştırılması ve göçmenlerin hukuken ‘yasa dışı’ bırakılarak sınırları geçmesine izin verilmesiyle çözülür. IMF dayatmalarıyla tarımı çökertilen Meksika'dan, emperyalist savaşlarla yağmalanan Ortadoğu ve Afrika'dan insanlar metropollere yönelir. Bugün ABD, Meksika sınırını duvarlarla, kameralarla çevreledi. Ancak buradaki amaç Meksikalı işçinin girişini tamamen engellemeden içeri sızabilen Meksikalı işçiyi kalıcı olarak ‘kaçak’ statüsünde tutmaktır. Çünkü sınır dışı edilme korkusu, ABD tarım ve inşaat sermayesinin büyüyebilmesi için elindeki en büyük kozdur. Hakkını aradığı an sınır dışı edileceğini bilen Meksikalı bir işçi, patronun sömürüsüne, ücret gasbına ve günde 14 saati bulan mesailere ses çıkaramaz hale getirilir. Benzer bir mekanizma, petrol zengini Körfez sermayesi tarafından Kafala sistemiyle işletilir. Yerli nüfusu çalıştırmak yerine yerel işçiyle birleşip sınıf bilinci geliştiremeyecek Asyalı ve Afrikalı göçmenleri tercih ederler. Bu sistemde işçinin oturma izni ve hukuki varlığı doğrudan patronun, yani ‘kefilin’ insafına bağlanır. Pasaportuna el konulan işçiler patronunun izni olmadan iş değiştiremez, ülkeden çıkması yasaktır. Bu kölelik hali üretim maliyetlerini asgari ücretin bile altına çekerek doğrudan kâr oranlarını yükseltirken, iktidarlar, göçmen karşıtı söylemlerle içerideki işsizliğin, barınma krizinin ve yoksulluğun faturasını göçmenlerin sırtına yıkar. Böylece işçi sınıfının birliği parçalanır, yerli işçi karşısındaki gücü patron yerine göçmen işçi olarak görür ve sermaye egemenliği bir kez daha tahkim edilir.

Türkiye’de OVP için ucuz mülteci emeği

Bugün Türkiye kapitalizminin içinden geçtiği kriz, tam da bu kapitalizmin doğasında yatan kârlılık açmazının bir yansımasıdır. Artan ham madde ve enerji maliyetleri karşısında uluslararası pazarda rekabet etmekte oldukça zorlanan, TL'nin değersizleşmesine dayalı büyüme modelini sürdürmek isteyen sermayenin elinde tek bir esnek alan var: Emek maliyetini asgari ücretin de altına çekerek artı değer sömürüsünü derinleştirmek ve savaşların yarattığı göç dalgasıyla emek rezervini büyütmek. Tekstil, inşaat, metal ve tarım gibi sektörlerin dayattığı sefalet ücretleriyle geçinemeyen yerli işçiler çekildikleri anda, statüsüz göçmenler sermayenin imdadına yetişir. Geçtiğimiz günler duyurulan geçici koruma kapsamındaki mültecilere ‘çalışma izni’ muafiyeti meselesi de, AKP iktidarının patronlar için orta vadeli programda hedefledikleri ile örtüşüyor ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ilerliyor. Tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi.

Kaynağa Git

İlgili Haberler