Onunla tanışmam bir tesadüf eseriydi. Zamanını hatırlamam şimdi mümkün değil. Galiba Ankara’yı sahaf sahaf keşfettiğim yolculuklarımın birinde olmalı. Giderayak gözüme çarpan bir kitap beni dükkanda alıkoymuş, çok geçmeden de kendine bağlamıştı. Adnan Veli’nin Mapusane Çeşmesi’nden söz ediyorum.

O güne dek hakkında hemen hiçbir şey bilmediğim bu yazar, şair Orhan Veli’nin küçük kardeşiydi. Sonradan öğrendim ki, İkinci Dünya Savaşı yıllarında beraber yaşadığı kadın arkadaşının İtalya hesabına çalıştığı anlaşılınca tutuklanmış, derken mahkûm edilerek 1940’ları Ulucanlar’da yani Ankara Cezaevi’nde geçirmişti. Gerisi malum. Demokrat Parti iktidarının ilk icraatlarından olan 1950 Affı ile salıverildi. Dahası, gördüklerinden yola çıkarak yazdığı hikâyeleri kitaplaştırdı. 1952’de bastığı bu eseri koğuşa çevrilmiş bir dekor içinde vitrinine koyan İnsel Kitabevi’nin Ankara Caddesi’ndeki yeri birkaç hafta boyunca doldu taştı. Satışların patlamasıyla baskılar birbirini kovaladı. Öyle ya, okurlar kanlı canlı tipleri ve renkli atmosferiyle Ankara Cezaevi’ni (kitapta adı geçmez ama) belki de ilk defa böylesine yakından görüyorlardı.

Peki burası bundan öncesinde nasıl bir yerdi? Bugünün okurlarına onun hakkında neler söylenebilir? Gelin, 2011’de Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne dönüştürülen bu tarihî yapının Tek Parti Dönemi’ndeki durumuna kısaca göz gezdirelim.
Aslına bakılırsa Cumhuriyet ilan edildiği zaman Ankara’da Tanzimat Dönemi’nden beridir kullanılmakta olan bir cezaevi vardı. Fakat her şey, öyle anlaşılıyor ki, başkente modern bir infaz kurumu kazandırma düşüncesinden doğdu. Önce, 2’nci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 5 Eylül 1923 günü hükûmet programını açıklayan İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Ali Fethi (Okyar) Bey gerçekleştirmeyi amaçladıkları ilk işin Ankara’da inşası düşünülen yeni hapishane projesi olduğunu duyurdu. Ertesi yıl Alman şehir planlamacısı Dr. Carl Christoph Lörcher başkente yönelik bir şehir planı hazırladı. Raporun ilgili kısmında “civarda sürülecek arazi ve tarlaların mevcudiyeti” dolayısıyla mahpusların kolaylıkla çalıştırılabileceği, Ankara Kalesi’nin doğusunda kalan geniş bölgeye işaret edilerek burada yeni bir cezaevi kurulabileceği söyleniyordu. Bunun üzerine yetkililer harekete geçti ve bahsi geçen alandaki metruk bir binaya odaklandı.

Cezaevine dönüştürülmek istenen bina Cebeci’de bir zaman at ahırı, bir zaman da askerî depo olarak kullanılmış bir yapıydı. Hâl böyleyken inşaat çalışmalarına hız kesmeden başlandı. Temel atma törenine dönemin İçişleri Bakanı Recep (Peker) Bey ile Adalet Bakanı Mustafa Necati Bey bizzat katılmış, toplantıda hazır bulunan basın mensuplarıyla ayrıntılı bilgiler paylaşılmıştı. Buna göre bina ellişer kişilik altı koğuş ile birer kişilik sekiz odadan oluşacak; yapıya eklenecek idare binasındaki birinci kat jandarma ile memurlara, ikinci kat hastaneye tahsis edilecek; çamaşırhane, matbaa, ütü ve karantina daireleri de ayrıca tamamlanacak; elektrikle aydınlatılıp kaloriferle ısıtılacak tüm bu yerler en kısa sürede bitirilecekti.

Aradan uzunca bir süre geçti. 1925 yılı başlarında birkaç gazete yapım çalışmalarının nihayete erdiğini, eski cezaevindeki mahpusların Cebeci’deki yeni binaya nakledildiğini yazdı. Ancak ortada büyük bir sorun vardı. Sonradan anlaşıldığı kadarıyla o süreçte buraya hapsedilenler tavanı olmayan, duvarları yeni sıvanmış, zemini döşenmemiş, moloz yığınlarıyla dolu, toz toprak içinde koğuşlar ve hatta idare binasıyla karşılaştılar. Üstelik bu inşaat hâli hiç bitmedi. Mesela 1920’lerin sonunda girişilen elektrik tesisatı çekme işi 1930’lu yılların ikinci yarısına kadar sürdü.
Buna karşın Ankara Cezaevi daima yeni devlet ve rejimin model bir ceza infaz kurumu olarak tasavvur edildi. Düşünün işin henüz başında, kurum faaliyete geçtiğinde bile hatırı sayılır bir personel kadrosuna sahipti: 1 müdür, 15 gardiyan, 1 hesap ambar memuru, 3 kâtip, 1 doktor, 1 eczacı, 1 hastane memuru, 1 imam, 4 harici hastane hademesi, 1 aşçı ve 1 şoför olmak üzere toplam 30 kişi. Bunun yanında bir diğer ayırt edici özelliği konumu dolayısıyla ceza infaz siyasetinin ürettiği öncü projelerin hemen her zaman orada denenmesiydi. Cezaevi, 1929 Sonbaharında alınan bir kararla “numune hapishanesi” kabul edilmiş, belirlenen yerlere 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu’nda çerçevesi çizilen infaz hükümleri gereği 100 adet tek kişilik hücre yapılması uygun görülmüştü. Aynı dönemde hayata geçirilen bir başka uygulamayla ağır hapis mahkûmları kırmızı işaretli siyah gömlek, hapis mahkûmları beyaz işaretli siyah gömlekle dolaşmaya başlamıştı. Tabii bu arada, gardiyanlara da yeşil zemin üzerine kırmızı şeritli ve yıldızlı yakalı resmî elbiseler giydirilmişti.
Cezaevlerinin dışarıdan görüldükleri gibi sessiz, sakin mekânlar olmadıkları tahmin edilebilir. Ankara Cezaevi de böyleydi. Yıldan yıla büyüyen koğuşları ve tükenmeyen insan kaynağıyla hareketli, karmaşık bir şehir merkezini andırıyordu. Uzunca bir süre kapasitesinin üzerinde bir mahpus yoğunluğu ve çeşitliliği yaşamıştı. Dolandırıcıların, katillerin, tecavüzcülerin, hırsızların ve daha pek çok suçtan dolayı içeride tutulanların yanı sıra ülke gündemine damga vurmuş davalardan yargılanan veya mahkûm olanların yolu buradan geçmişti: Gazeteciler Cevat Şakir Bey (Halikarnas Balıkçısı), Zekeriya (Sertel) Bey ve Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey (Nisan 1925); son dönem Osmanlı politikacıları Cavit Bey, Doktor Nazım Bey, Nail Bey ve Hilmi Bey (Temmuz-Ağustos 1926); milletvekilleri İhsan (Eryavuz) Bey ve Ali Sâib (Ursavaş) Bey (ilki 1928-1930, diğeri 1935-1936 yıllarında) ve daha niceleri.
Mahpus kitlesinin kalabalıklığı yanında karşı karşıya kalınan başka olumsuzluklar da vardı. Anladığımız kadarıyla güvenlik zafiyetinden kaynaklı firar girişimleri, önü alınamayan kumar alışkanlıkları ve çeşitli disiplin sorunları cezaevi yönetimini zaman zaman güçleştiriyordu. Öte taraftan mahpuslar arasında süregelen eğitimsizlik ve işsizliğin azaltılması için bazı girişimlerde bulunulduğunu biliyoruz. Örneğin, 1930’lu yıllarda Ankara Halkevi’nin çabalarıyla cezaevindeki bir salon dersliğe çevrilmişti. Farklı tarihlerde açılan gönüllülük esasına dayalı 6 aylık kurslar aracılığıyla yüzlerce mahkûm okuma yazma öğrenmiş ve diploma almıştı. Bir diğer uygulamayla, hapishaneye ait geniş araziden faydalanılarak kese kâğıdı ve kundura imalathaneleri, boyacılık, doğramacılık atölyeleri ve bir matbaa faaliyete sokulmuştu.
Son olarak şunları söyleyebiliriz. Ankara Cezaevi’nin yani Ulucanlar’ın öyküsünde başarılar ile başarısızlıklar, idealler ile gerçekler iç içe geçti ve birlikte akıp gitti. En nihayetinde Adnan Veli’ye ilham veren o ünlü hapishane çeşmesi gibi kuruyan bir kaynağa dönüştü.

İyi hatırlıyorum. 2020 yılının son günlerinde internet sitelerine bir haber düşmüştü. Restorasyon amacıyla kazı çalışması yapan Altındağ Belediyesi ekipleri Ulucanlar’da bulunan Derçatoğlu Mustafa Çeşmesi’nin ya da nam-ı diğer Mapusane Çeşmesi’nin hemen yanında mahkûmlar tarafından gizlendiği düşünülen kesici-delici aletler ile oksitlenmiş şişler bulmuşlardı. Altındağ Belediye Başkanı Doç. Dr. Asım Balcı: "Çeşmeden böyle bir şey çıkması bizi oldukça şaşırttı” diyordu. Hâlbuki şaşıracak bir şey yok. Zamanla unutulsa da o çeşmeye adını veren o tarihsel mekân pek çok yönüyle hâlâ keşfedilmeyi bekliyor diyelim.
Dr. Volkan Soran
Odatv.com