Almanya’nın en büyük gazetelerinden Münih merkezli Süddeutsche Zeitung’dan Boris Herrmann, ülkesinin Ekvador'la oynayacağı maçtan önce New York’taki “Little Ecuador”’a uzandı. Herrmann, Trump yönetiminin göçmen politikası gölgesinde geçen Dünya Kupası’nda hem ev sahibi hem de yabancı gibi hisseden bir topluluğu anlatıyor.
Amerika’nın en uluslararası şehri New York’un, en uluslararası köşesi Queens’in tam ortasındaki Little Ecuador (Küçük Ekvador), Roosevelt Caddesi’nin çevresinde uzanıyor. Bölgeyi iyi tanıyan Latin sakinlerin “La Roosevelt” dediği bu mahalleye Küçük Venezuela, Küçük Bangladeş, hatta “orta boy Kolombiya” demek de mümkün. Fakat Herrmann’a göre Ekvadorlu topluluk içinde en çok yakışan ad Küçük Ekvador.
Roosevelt’in bir yan sokağında, Ekvador’un koyu mavi deplasman formasını giymiş Margarita Chacón’la karşılaşıyor Hermann. Nereye gidiyorsunuz diye sorduğunda, “Arjantin maçına” cevabını alıyor.
O pazartesi öğle saatinde Arjantin, Avusturya ile karşılaşacak. Messi, Dünya Kupası gol rekorunda Miroslav Klose’yi geçiyor. Chacón tüm bunları, Küçük Ekvador'un kalbinin attığı yer olan Barzola’da yaşıyor. Daha doğrusu, kalplerden birinin attığı yerde. Çünkü Queens’te enfes Ekvador ev yemekleri sunan başka pek çok bar ve restoran da var.
Barzola’nın duvarlarında on tane büyük ekran asılı, tavanın altında tüm Dünya Kupası katılımcılarının minik bayrakları dalgalanıyor. Yine de ortayı, sarı-mavi-kırmızı Ekvador bayrağı tutuyor. Ortasındaki arma sayesinde komşu Kolombiya’nınkinden ayrılan bu bayrakta, dikkatli bakılırsa Chimborazo’nun karlı zirvesi görülüyor: Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt’un 1802’de boşuna tırmanmaya çalıştığı, o zamanlar hâlâ dünyanın en yüksek dağı sanılan zirve.
Herrmann, ekranlarda Messi dönerken masaya gelen kâseyi şöyle anlatıyor:
“On ekranın hepsinde Messi dolaşırken (yani yüzyıllar boyu süren Alman-Ekvador ilişkilerini, Humboldt’un yüksek irtifa dertlerinden Nagelsmann’ın perşembe günkü maç öncesi savunmada yaptığı değişikliklere kadar düşünmek için kısacık bir fırsat doğarken) masada çoktan buram buram tüten bir kâse belirmişti bile. ‘Encebolado,’ dedi garson, ‘bizim dünya şampiyonu çorbamız.’”
Çorbanın hakkını da teslim ediyor:
“FIFA bir gün çorba Dünya Kupası düzenlerse (ki bu da en az şu 104 maçlık turnuva kadar devasa, bir nevi ‘Süper Bowl’ değil ‘Suppen Bowl/Çorba Kasesi’ olurdu) şampiyonluğun en güçlü adayı kuşkusuz bu balık güveci olurdu. Çünkü Barzola’da çorbaya ton balığı fileto değil sırt eti koyuyorlar. Söylenene göre liman kenti Guayaquil’in o hafif tuzlu ruhunu daha iyi yansıttığı için.”
Mahalle, bu turnuvayı sarı-mavi-kırmızı bir şenliğe çevirmek için gerçekten her şeyi düşünmüş. Hatta Ekvador her gol attığında müziği dans edilecek seviyeye çıkaracak bir DJ bile tutmuşlar. Ancak geriye tek bir iş kalıyor: Gol atmak. Belki de Almanya’yla oynanacakları üçüncü grup maçında olur.
Saklı soyadlar
Garsonun adı Sebastián, 26 yaşında. Soyadını vermek istemiyor. Çünkü birazdan ABD hükümetini eleştirecek ve sınır dışı edilmek istemiyor. Anayasal güvence altındaki ifade özgürlüğüne sahip bir Latin Amerikalı göçmen olarak, bu günlerde o özgürlüğü temkinli kullanması gerekiyor:
“ABD’deki pek çok Ekvadorlu, bu Dünya Kupası’nı tuhaf bir duygu karışımıyla takip ediyor. Burada kendilerini hem yabancı hem de evlerindeymiş gibi hissediyorlar.”
Bir yanda Trump’ın sınır dışı etme aygıtı ICE’ye karşı son derece haklı bir korku var. Suçsuz insanları sokak ortasında gözaltına alan, aileleri ayıran, hiçbir konuda merhamet göstermeyen bir kurum bu. Öte yanda New York, Ekvador dışındaki en büyük Ekvadorlu topluluğa ev sahipliği yapıyor. Ve perşembe günü, şehirlerinin hemen yanı başında, East Rutherford’daki MetLife Stadyumu’nda Almanya’yla karşılaşacaklar. “Evimizde oynayacağımız bu maçı kazanacağımıza dair büyük umutlarımız var” diyor Sebastián.
ABD Nüfus İdaresi’nin son tahminlerine göre ülkede yaklaşık 840 bin Ekvadorlu yaşıyor. Bunların 290 bini New York eyaletinde, 156 bini New Jersey’de. Yani maçların oynanacağı New York/New Jersey bölgesinin etki alanında yaklaşık 350 bin potansiyel Ekvador taraftarı var. Meksikalıların Los Angeles’taki bir maçı “un partido en casa” (evdeki bir maç) saymaları gibi, Ekvadorlular da bu metropolde aynısını hissediyor. “Burası bizim ikinci evimiz” diyor Sebastián.
Futsal’ın babası
Bu durum şehrin futbol kültürüne de sinmiş. Burada yalnızca Ekvadorlu oyuncular, taraftarlar ve spor barları yok. Kendine özgü bir amatör lig (La Liga Ecuatoriana Residentes New York) ve ülke çapında tanınan bir futsal akademisi de var. Adı, New York Ecuador FC. Otuz yılı aşkın süre önce, Guayaquil kökenli, top sürmede usta bir göçmen olan Tony Toral kurmuş. Toral telefonda, burada birçok Meksikalı, Kolombiyalı, Perulu ve Paraguaylının da futsal oynadığını söylüyor: “Ama yerel sahneyi Ekvadorlular domine ediyor.”
Futsal, ince teknikli futbolcuların oyunu. Kapalı salonda, beşer kişilik takımlarla, neredeyse zıplamayan küçük bir topla oynanıyor. Özellikle Brezilya’da köklü bir geleneği var. Pelé futbola bu oyunla başlamış, ardından Ronaldinho ve Neymar, İspanyol Iniesta, Portekizli Cristiano Ronaldo ve Messi de. Yani sahiden iyi futbol oynayabilen hemen herkes. Toral internette gayet emin biçimde “New York’un Futsal Babası” olarak tanıtıyor kendisini. Ancak bu unvanı kendisine başkalarının yakıştırdığını da alçakgönüllülükle ekliyor. Ona göre Ekvador’da “Indoor” denen, çoğunlukla açık havada oynanan, topu futsaldakinden daha küçük ve daha da az zıplayan bir oyunun da uzun bir geçmişi var. Ve bu, yetenekli oyuncuların gelişimi için daha da iyi.
Chota Vadisi’nden Berlin’e
Gelgelelim bugünkü “La Tri” kadrosunda ne bir Pelé ne de bir Messi var. Hatta And Dağları’nın “Undav’ı” bile yok gibi (Almanya’nın golcüsü Deniz Undav’a bir gönderme). Kadroda Piero Hincapié ve Willian Pacho gibi defans oyuncuları var. Böyle isimlere neredeyse her Dünya Kupası takımı ihtiyaç duyabilir. Ama ortada golcü yok gibi. En azından Curaçao’ya gol atabilecek biri. Bu yüzden Ekvador, grup aşamasından sonra erkenden veda eden az sayıdaki takımdan biri olmamak için Almanya’yı mutlaka yenmek zorunda.
Tony Toral, Almanya’yla geçmişteki Dünya Kupası randevularını hafif bir hüzünle hatırlıyor:
“2006 yazıydı, Berlin Olimpiyat Stadı. Ekvador, o zamanlar dünyada eşi benzeri görülmemiş bir ‘köy takımı’ ile çıkmıştı sahaya: Beş as oyuncu, futbolu uzaktaki Chota Vadisi’nin çakıllı sahasında öğrenmişti. Kapalı salon kültürüyle milli takım arasındaki bağ en net orada görülmüştü. Almanya karşısında hiç şansları yoktu, 0-3 yenildiler. Ama yine de son 16 turuna yükseldiler.”
“Bu sefer bu, ancak ev sahibi takım atmosferiyle mümkün olur,” diyor deplasman formalı Margarita Chacón.
Yani burada, Julio Barzola Jr.’ın barında (tıpkı New Jersey’deki “Sabor Latino”, “Sol de Quito” ya da “La Guayaca”’da olduğu gibi) takımlarını coşkuyla destekleyecekler. Çoğu, olayın geçtiği yere çok yakın, ama yine de çok uzak olacak.
“FIFA’nın para kazanmak istemesini anlıyorum. Ama bir bilete bin dolardan fazla mı? Benim ülkemde çok insan bunun için üç ay çalışır,” diyor Sebastián. Ona göre Dünya Kupası böylece asıl fikrinden uzaklaşmış: “Burada Amerikan futbolundan ya da golften söz etmiyoruz. Futboldan söz ediyoruz.”

Üstelik bütün bunlar, birçok Ekvadorlu kadın ve erkeğin ICE’nin eline düşme korkusuyla evinden ya da stadyumdan çıkmaya çekindiği bir ülkede oluyor. Barzola’nın garsonuna göre ABD hükümetinin bu yaz yaptığı, düpedüz bir ikiyüzlülük: “Burada bir futbol şenliği kurmak istiyorlar ama anlaşılan futbolu en çok seven insanları ülkelerinde istemiyorlar.” FIFA’nın tüm buna göz yummasını da “aptalca” buluyor.
Sebastián perşembe için iki şeyin sözünü veriyor:
“Birincisi, ‘Stadyum yine de sarıya bürünecek.’ İkincisi, Barzola’nın gol DJ’i, ihtiyaç olursa bu kez sesi özellikle yüksek tutacak.”