Ana içeriğe geç

15 Temmuz'dan 10 yıl sonra NATO’da stratejik ülke Türkiye

15 Temmuz’un ardından güvenlik politikalarında yaşanan köklü dönüşüm, savunma sanayiinin çehresini de değiştirdi. Karar alma süreçlerinin hızlanması, yerli üretime verilen öncelik, Ar-Ge hamleleri ve genişleyen tedarik ekosistemi Türkiye’yi savunmada yeni bir lige taşıdı. Geçen hafta Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi ise bu dönüşümün küresel tescili niteliğindeydi: Türkiye artık sadece jeopolitik konumuyla değil, üretim gücü ve teknolojisiyle de ittifakın geleceğinde oyun kurucu aktörlerden biri

15 Temmuz'dan 10 yıl sonra NATO’da stratejik ülke Türkiye
Ekonomim.com
16

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe girişimi, Türkiye için savunma sanayiine bakışta bir miladın başlangıcı oldu. Aslında yerlileşme politikalarının temeli çok daha eskiye, 2000'li yılların başına uzanıyor. Ancak 15 Temmuz sonrasında değişen güvenlik öncelikleri, kritik sistemlerde dışa bağımlılığın oluşturduğu riskleri daha görünür hale getirdi. Bu süreç, savunma sanayiinde zaten devam eden yerlileşme hamlesinin hız kazanmasını sağladı.

Takip eden dönemde gerçekleştirilen idari düzenlemelerle savunma projelerinde karar alma mekanizmaları yeniden yapılandırıldı. Savunma Sanayii Müsteşarlığı, doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) olarak organize edildi. Kurumsal yapıdaki bu kabuk değişimi; proje yönetiminden finansmana kadar her aşamada daha merkezi ve esnek bir yönetim getirdi. Böylece büyük ölçekli projeler hızlandı, yerli üretim devletin en üst düzey stratejik önceliği haline geldi.

Savunma artık ekonominin de konusu

Madalyonun bir de ekonomik boyutu var. Savunma sanayii bugün artık sadece askeri güç demek değil; yüksek teknoloji, ihracat, nitelikli istihdam ve Ar-Ge yatırımlarıyla Türkiye ekonomisinin büyüme alanlarından biri haline geldi. Elektronikten yazılıma, kompozit malzemeden hassas döküme kadar onlarca farklı sanayi kolu bu büyük ekosistemin birer dişlisi olarak çalışıyor. Bu başarı sadece birkaç büyük şirkete de ait değil. Ana yüklenicilerin etrafında kenetlenen binlerce KOBİ var. Bugün bir savaş uçağının, İHA'nın ya da hava savunma sisteminin arkasında yüzlerce yerli işletmenin alın teri bulunuyor. Bu durum savunma sanayinin üretim ağını, yalnızca birkaç büyük şirketten oluşan bir yapı olmaktan çıkararak, yüksek katma değer üreten ve birbirinden beslenen binlerce KOBİ’nin de içinde yer aldığı dev bir ekosisteme dönüştürdü

İstanbul Sanayi Odası'nın açıkladığı İSO 500-2025 araştırması da bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri oldu. Araştırmada ilk kez iki savunma sanayii şirketi ilk 10'a girdi. TUSAŞ yedinci, ASELSAN dokuzuncu sıraya yükselirken, ARCA Savunma ilk kez girdiği listede 12'nci sıradan dikkat çekici bir başlangıç yaptı. ROKETSAN, MKE, HAVELSAN, TEI, Nurol Makina ve FNSS gibi şirketlerin kaydettiği yükselişler ise savunma ekosisteminin üretim gücünün sanayi verilerine doğrudan yansıdığını ortaya koydu.

10 milyar dolarlık ihracat eşiği aşıldı

Bu kurumsal dönüşümün meyveleri ihracat rakamlarında da kendini açıkça gösteriyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine baktığımızda, savunma ve havacılık ihracatı 2016 yılında henüz 1,7 milyar dolar seviyesindeydi. Sonrasında istikrarlı bir tırmanış başladı: Sektör 2023'te 5,5 milyar doları, 2024'te 7,1 milyar doları geride bıraktı ve 2025 yılında ilk kez 10 milyar dolar barajını aşarak tarihi bir rekor kırdı. Artık toplam ihracatımızın yüzde 4’ünden fazlasını savunma sanayii sırtlıyor. Türkiye, dünyanın önde gelen savunma ihracatçıları kulübüne girdi. Hedefte, en çok savunma ürünü ihraç eden ilk 10 ülke arasına girmek var. 2030’da ise ihracat hacmini artırarak, ilk 5 ülke listesinde yer almak Türkiye’nin öncelikli hedefl eri arasında.

İhracatta oransal büyümesine bakıldığında ihracatın bir ve iki numaralı sektörleri, otomotiv ve kimyevi maddeler ile yarışacak pozisyona doğru ilerleyen savunma, tekstil, özellikle teknik tekstil ve otomotiv tedarik ile ana sanayi, döküm, kalıp sahalarından da yatırımcı çekiyor. Hava sahasındaki atağının yanı sıra özellikle deniz araçları ile mühimmat sahasında büyüyen sektör, hali hazırda zırhlı kara araçlarından deniz platformlarına, elektronik harp sistemlerinden akıllı mühimmatlara kadar çok geniş bir yelpazede gücünü göstermeyi başardı. Türk savunma ürünleri bugün 180'in üzerinde ülkeye ihraç ediliyor; Avrupa'dan Asya-Pasifik'e, Körfez'den Afrika'ya uzanan devasa bir coğrafyada yeni ortaklıklar kuruluyor. Ancak önümüzdeki dönemin asıl hikayesi sadece ürün satmak değil; NATO’nun değişen savunma mimarisinde "üretici ortak" olarak ne kadar yer alacağımızla ilgili olacak. Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi, tam da bu açıdan yeni bir dönemin kapısını araladı.

Yüksek teknoloji ekosistemi büyüyor

Savunma sanayiindeki gelişimin en önemli sonuçlarından biri de yüksek teknoloji üretiminin sanayinin geneline yayılması oldu. Bugün ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN, TEI, HAVELSAN, MKE ve diğer ana yüklenicilerin yürüttüğü projelerde binlerce yerli firma görev alıyor.

Elektronik kartlardan optik sistemlere, yazılımdan hassas işleme teknolojilerine kadar çok sayıda ürün artık Türkiye'de geliştiriliyor ve üretiliyor. İSO 500 araştırmasında savunma şirketlerinin üst sıralara yükselmesi de bu dönüşümün tesadüf olmadığını gösteriyor. Ana yükleniciler büyürken, onlara üretim yapan çelik, bakır, kablo, makine, elektronik ve kimya sanayii şirketleri de üretim hacimlerini artırıyor. Böylece savunma yatırımları yalnızca birkaç büyük şirketi değil, binlerce işletmeyi kapsayan geniş bir ekonomik ekosistemi besliyor.

NATO 3.0: Güç artık üretim kapasitesiyle ölçülüyor

Ankara'da geçtiğimiz 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen NATO Zirvesi, alışılagelmiş diplomatik el sıkışmaların çok ötesinde, savunma dünyasının geleceğine dair çok net mesajlar verdi. Zirvenin ana gündemi; savunma harcamalarının artırılması, ortak tedarik modelleri ve üretim kapasitelerinin genişletilmesiydi. Bu da NATO'nun artık sadece "asker sayısı" üzerinden değil, "üretim gücü ve sanayi kapasitesi" üzerinden yeni bir güvenlik modeline geçtiğini gösterdi.

EKONOMİ Gazetesi Ankara Temsilcisi Zeynep Gürcanlı’nın kaleme aldığı analizlerde yeni dönem "NATO 3.0" kavramıyla özetlendi ve zihinlere yerleşti. Gürcanlı'ya göre artık ittifakın gücü tank-tüfek sayısıyla değil; mühimmat üretebilme hızı, savunma sanayiinin şoklara karşı dayanıklılığı, yapay zekâ, siber güvenlik ve kritik minerallere erişim gibi unsurlarla ölçülüyor. Yani yazarımıza göre, "Güç artık cephede değil, üretim hatlarında."

Gürcanlı, yazısında, “Ankara zirvesi sonucunda alıştığımız NATO değişiyor; İttifak, klasik kolektif savunma anlayışının ötesine geçerek, üretim kapasitesi, teknoloji standardizasyonu, ortak tedarik zincirleri ve stratejik sanayi entegrasyonu üzerine kurulu yeni bir NATO 3.0 modeline evriliyor. Başka bir ifadeyle, güvenlik artık yalnızca askerî garantiyle değil; üretim gücü, teknoloji paylaşımı ve ekonomik dayanıklılıkla da tanımlanıyor” görüşünü aktarıyor.

Türkiye’nin NATO’daki yeni pozisyonu, geçmişteki talimat alan ülke konumundan, strateji belirleyen, ABD’den sonra en önemli aktör olarak tarif ediliyor.

Türkiye üretici ülke konumunu güçlendiriyor

Ankara Zirvesi'nden çıkan bir diğer önemli sonuç ise müttefiklerin savunma sanayiinde daha entegre ve ortak hareket etme arzusu oldu. Savunma şirketleri arasındaki ortak üretim modellerinin geliştirilmesi, tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi ve üretim süreçlerini yavaşlatan bürokratik engellerin azaltılması, zirvenin öne çıkan başlıkları arasında yer aldı. Bu yeni yaklaşım, son yıllarda üretim kaslarını hızla geliştiren Türkiye için devasa bir fırsat penceresi açıyor. EKONOMİ Gazetesi yazarı Armağan Buldu da NATO Savunma Sanayii Forumu'na ilişkin değerlendirmesinde bu noktaya parmak basıyor. Buldu, “Geleceğin NATO'sunda Türkiye üç temel rol üstlenebilir. Birincisi; Avrupa'nın enerji güvenliğinde merkez ülke. İkincisi; Doğu ile Batı arasındaki üretim ve lojistik merkezi. Üçüncüsü; yüksek teknoloji savunma sanayiinde ortak üretim üssü. Bu üç başlık Türkiye'nin ekonomik büyümesine doğrudan katkı sağlayabilecek alanlar” diyor.

Yeni dönemin anahtarı ortak üretim

Önümüzdeki dönemde rekabet yalnızca daha fazla savunma ürünü satmakla sınırlı olmayacak. Asıl yarış, uluslararası ortak üretim programlarında daha fazla yer alabilmek, kritik teknolojileri geliştirebilmek ve küresel tedarik zincirlerinin vazgeçilmez halkalarından biri olabilmek olacak. Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği üretim kapasitesi, güçlü mühendislik altyapısı ve geniş yan sanayi ağı, bu hedef açısından önemli avantajlar sağlıyor. Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi de Türkiye'nin yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil, sanayi altyapısı ve teknoloji üretme kabiliyetiyle de ittifak içinde stratejik önem taşıdığını gösterdi.

Kaynağa Git

İlgili Haberler