Haber merkezinin mutfağında başlayan yolculuğunu dünyanın gündemini belirleyen gelişmelerin merkezine taşıyan Haber Global Muhabiri Saadet Çelikçi, sahada geçen yıllarını, unutamadığı yayınları ve gazeteciliğe bakışını anlattı.

Gazeteciliğe haber merkezinde başlayıp ardından sahaya geçen bir kariyer yolculuğunuz var. Bu süreç size habercilik adına en önemli hangi bakış açısını kazandırdı?
İşe gerçekten mutfağından başladım diyebilirim. Bir gazetecinin geçmesi gereken neredeyse tüm basamaklardan erken de bir yaşta geçmiş oldum. Bu süreç benim için oldukça kıymetli çünkü her zaman sahaya çıkmadan önce en iyi okulun haber merkezi olduğuna inanırım. Yani bir nevi sahaya hazırlanmak gibi. O okuldan çıktığım ilk gün de sınava girecek bir öğrenci gibi Galata'ya gitmiştim ilk haberim için. Galata Kulesi'ni her gördüğümde de o basamaklar aklıma gelir. Haber merkezinde haberin nasıl hazırlandığını öğrenirken sahada bizzat siz de haberin içindesiniz, hissediyorsunuz ve anlattığınız olay her neyse birebir yaşıyorsunuz. Aslında görünmeyeni siz görünür kılıyorsunuz. Sahanın en güzel yanıysa, benim için bir gün İstanbul Esenyurt’ta bir olayı aktarırken ya da balık fiyatlarından bahsederken, bir başka gün kendinizi bir savaş bölgesinde, çok önemli bir davette ya da dünyanın öbür ucunda bulabiliyorsunuz.

Beyaz Saray yayınlarım bittiğinde döndüğüm ilk gün Esenyurt'ta bir cinayet haberine gitmiştim. İşten çıkıp eve dönerken akşam Alaska'ya uçacağımı öğrenmiştim. İşimin en ilginç yanlarından birinin de bu çeşitlilik hâli olduğunu düşünüyorum. En nihayetinde Esenyurt’un ara sokaklarında anlattığım hikâye ile Birleşmiş Milletler binasında ya da Washington’da dile getirdiğim hikâye; insan hikâyesi. Bu yüzden biri diğerinden ne daha kıymetli ne de daha önemsiz. Ben de aktardığım her haberde bu bilinci korumaya, hangi coğrafyadan ve hangi başlıkla gelirse gelsin her hikâyeye, yani her habere aynı özenle yaklaşmaya çalışıyorum.

- Amerika Birleşik Devletleri'nde görev yaptığınız dönemde önemli uluslararası gelişmeleri takip etme fırsatı buldunuz. Farklı bir ülkede gazetecilik yapmak size mesleki açıdan neler kattı?
-Amerika Birleşik Devletleri’nde 1 yıla yakın bir süre görev yaptım. Bu dönem benim için değerli bir öğrenim süreci oldu. Her gün yeni yerler görmek ve gözlemlemek bir yana, bambaşka bir kültürün içinde farklı bir bakış açısı kazanmamı da sağladı. İstisnasız her milletten farklı gazetecilerle tanışma ve beraber çalışma fırsatı buldum. Ve mesleğimin en güzel yanı da tüm bunları sanki bir arkadaşıma anlatıyormuş gibi izleyicilere aktarmaktı.
Tüm bu deneyimler arasında hafızamın en inatçı köşesini işgal eden ayrıntı; Donald Trump'ın Beyaz Saray'da Oval Ofis'teki masasında bulunan meşhur kola tuşu. Çalışma masasının üzerinde duran kırmızı bir buton. Alaska’da canlı yayın sırasında görevlilerin ayılar gezdiği için dikkatli olmam konusunda uyarması, bir Amerikalının size Turkish tv diye seslenmesi gerçekten kendi kendime ben burada mıyım dediğim anlardandı.

Sadece televizyondan gördüğünüz ya da kulaktan dolma bilgilerle edindiğiniz yerde elinizde mikrofonla haber anlatıyorsunuz. Bugünden geriye dönüp baktığımda Amerika Birleşik Devletleri'ni benim için asıl kıymetli kılan şeyin habercilik anlayışıma ve dünyaya bakışıma yaptığı katkı olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan uluslararası gündemin merkezinde olmak ve olayların farklı toplumlarda nasıl yankılandığını gözlemlemek benim için çok değerliydi. ABD’de bulunduğum bu sürecin haber üretme refleksimi ve hızlı karar alma becerimi oldukça geliştirdiğini düşünüyorum.

-Donald Trump’a yönelik suikast girişimi, tarihi davaları ve Washington’daki NATO Zirvesi gibi dünyanın gözünü çevirdiği çok kritik gelişmeleri yerinde takip ettiniz. Bu tarz dünya tarihine geçen kırılma noktalarında, tüm dünyanın izlediği bir haberi canlı yayında aktarırken üzerinizdeki sorumluluğu nasıl yönettiniz? Sizi mesleki anlamda en çok zorlayan ve besleyen an hangisiydi?
Bu anlarda heyecan oluyor elbette, ama heyecanın önüne mesleki sorumluluk geçiyor. Çünkü tüm dünya yaşananları merak ederken siz oradasınız. Tarif etmesi çok başka bir his, aynı zamanda büyük bir sorumluluk. Mesleki anlamda beni en çok besleyen şey ise tarihe tanıklık ettiğimi hissettiğim anlardı. Bunlar sadece haber değildi; yıllar sonra da hatırlanacak gelişmelerdi. Ben de oradaydım diyebilecek olmak gazeteciliğin en değerli taraflarından biri. Canlı yayınlarda her şey saniyeler içinde değişebiliyor, yeni bilgiler geliyor. Tek başınıza tüm bunlara yetişmeniz gerekiyor; hız, zaman , doğru bilgi. Ve her an hazırlıklı olmanız gerekiyor. Örneğin, Donald Trump'a suikast günü aslında New York'ta gezeceğim ve arkadaşımla vakit geçireceğim bir izin günümdü. Haberi alır almaz yayın için hazırdım.

Fetullahçı terör örgütü elebaşı Fethullah Gülen öldüğünde de oradaydım. Gece yarısı tek başıma evinin önüne gitmiştim. Yayın yaptığım gün ABD polisi müdahale etmeye çalıştı. Başka polis ekiplerine haber verdiler ve beni gözaltına almakla tehdit ettiler, bilgilerimi alıp fotoğraflarımı çektiler. Aklınıza binbir türlü şey geliyor. Kameram da kayıttaydı. Kamera olmasaydı orada ne olurdu ya da gözaltına alınsaydım oradan o evden nasıl çıkardım hayal bile edemiyorum. Heyecanı bastırıp soğukkanlı olmam gerekti. Korkmadığımı belli ederek cevap verdim, polisi çağırmasını istedim ama ters de tepebilirdi. En çok zorlandığım sanırım bu olaydı. Çünkü bir yandan aileniz de dünyanın öbür ucunda sizi izliyor ve korkuyor. En çok zorlayan da hep geri dönmek oldu. Çünkü böyle tarihi gelişmelerin merkezinde çalışmak insanı inanılmaz besliyor. O atmosferi yaşayınca da ayrılmak kolay olmuyor. Döndüğünüzde en çok özlediğiniz şey yine aynı yerde olma hissi.

- Hem muhabir olarak sahada hem de spiker olarak ekranda izleyiciyle buluşuyorsunuz. Sahadaki o dinamik, adrenalin dolu koşturmaca ile stüdyodaki o kontrollü ve soğukkanlı duruş arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Hangisi kendinizi 'evinde' hissettiriyor?
Aslında ikisinin de bende ayrı bir yeri var. Birbirlerinden çok farklı olsalar da, muhabir olmadan iyi bir spiker olunabileceğini düşünmüyorum. Çünkü sahaya çıkıp haberin nasıl toplandığını, o emeğin nasıl harcandığını bilmeseydim, masanın diğer tarafını tam anlamıyla anlayamazdım.
Muhabirlikte olayı siz anlatıyorsunuz, izleyiciye hissettirmeye çalışıyorsunuz. Dışarıda siz ve kameramanınız var. Özgürsünüz, nereye gideceğinize, neyi göstereceğinize, haberi nasıl anlatacağınıza siz karar veriyorsunuz. Bazen saniyelerle yarışıyorsunuz, bazen de saatlerce bekliyorsunuz. Sürekli değişen bir tempo var ve bu dinamizm bana enerji veriyor.
Spikerlikteyse soruları siz soruyorsunuz. Stüdyo başka bir sorumluluk. Daha sakin, daha kontrollü olmak gerekiyor. Ses tonunuz, mimikleriniz, beden diliniz, kullandığınız kelimeler. Yani disiplin ve dikkat gerektiren bir alan. Bence biri diğerini besliyor. Sahadaki deneyimle ekranda daha güçlü anlatabiliyorum ya da sorabiliyorum. Ekrandaki o sakinlik ve kontrol sahada bana yardımcı oluyor. Her ikisinde de evim gibi hissetsem de, ben gazeteciliğin ruhunun biraz da sahada attığına inanıyorum.

- Gazetecilik kariyerine yeni başlayacak genç iletişimcilere ve bu alanda kendini geliştirmek isteyenlere en önemli tavsiyeniz ne olur?
Öncelikle merak etsinler. Çünkü bence gazetecilik merak etmeyi hiç bırakmamak demek. Doğru soruyu sormak da o meraktan doğuyor. Sadece gündemi takip etmekle yetinmesinler, o gündemin neden oluştuğunu anlamaya çalışsınlar. Sorsunlar, sorgulasınlar. Biraz eski usul diyecekler belki ama ben hâlâ gazete okumalarını ve bol bol kitap okumalarını tavsiye ederim. Ben de hâlâ güne merak ederek, bugün ne olmuş diye bakarak başlıyorum.
İletişime açık ve girişken olsunlar. Çünkü bu meslekte bir gün esnafla konuşurken birkaç saat sonra bir profesörle ya da bir bakanla röportaj yapıyorsunuz. Bu nedenle iletişim becerileri de kuvvetli olmalı.

Bir de sabırlı olmalarını tavsiye ederim. Bu meslekte hiçbir deneyim boşa gitmiyor.
Güvenilirlikten asla ödün vermesinler. Sosyal medyanın çok yaygın olduğu bir çağdayız ama bizim meslekte hâlâ en önemli şey “doğru bilgi”. Bence bir gazetecenin sahip olduğu en büyük sermaye verdiği güven.
