Ana içeriğe geç

İtalyan uzman Aydınlık'a değerlendirdi: 'Avrupa'dan kopuş Trump'la bitmeyecek'

NATO Zirvesi başlarken İtalyan siyaset bilimci Fanetti ile sadece Avrupa'nın ABD ile ilişkilerini değil, TRÇİ ittifakından Brüksel'in Türkiye'yi yeni güvenlik arayışlarına dahil etme çabalarına, Washington'un zayıflayan caydırıcılığından Ukrayna savaşı ve İran'a kadar sıcak başlıkları ele aldık.

İtalyan uzman Aydınlık'a değerlendirdi: 'Avrupa'dan kopuş Trump'la bitmeyecek'
Aydınlık
16

NATO Zirvesi bugün Ankara'da başlıyor. Donald Trump'ın göreve gelmesinden bu yana yoğun iç krizlerle karşı karşıya kalan ittifak, yalnızca ABD'den gelen baskıyla değil, değişen dünya düzeninin etkisiyle de sarsılıyor.

Ankara'daki zirve öncesinde 26-27 Haziran'da İstanbul'da devlet adamları ve entelektüelleri buluşturan Dünya Medeniyetleri Girişimi Araştırma Merkezi (DÜNYA-MER) konferansının ana gündemlerinden biri de ABD-NATO ilişkileri ve çok kutuplu dünya düzeniydi.

Toplantının katılımcılarından Avrasya ve Akdeniz Araştırmaları Merkezi (CeSEM) Başkanı İtalyan siyaset bilimci Alessandro Fanetti ile Türkiye'yi ve bölgemizi yakından ilgilendiren başlıkları da konuştuk.

'ODAK AVRUPA'DAN ASYA-PASİFİK'E KAYIYOR'

- Donald Trump'ın ilk döneminde ABD NATO'dan uzaklaşmaya başlamıştı. Ancak Joe Biden geldikten sonra eski düzen sürdürüldü. Bugün ise Washington'un strateji belgelerinde dahi Avrupa'nın çok daha düşük önceliğe sahip olduğu görülüyor. Sizce bu sadece Trump'a özgü bir yaklaşım mı? Yoksa ABD bu stratejiyi devam ettirecek mi?

“Güzel bir soru. ABD'nin dış politikada uzun vadeli stratejik çizgileri var ve bunlar genel olarak değişmiyor. Söylemler zaman zaman değişmiş gibi görünse de temel strateji aynı kalıyor.

"Bir örnek vereyim. Latin Amerika, Karayipler ve genel olarak Amerika kıtasına ilişkin Monroe Doktrini, özetle "Amerika Amerikalılarındır" şeklinde ifade edilir. Ama aslında daha doğru ifade "ABD'nindir" olmalıdır. Yani bu, Amerika kıtasının ABD tarafından yönetilmesi, denetlenmesi ve çıkarları doğrultusunda kullanılması anlayışıdır.

“Bu doktrin bugün ortaya çıkmış değildir. Ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Maduro'nun kaçırılmasıyla başlamadı. Küba'ya yönelik son dönemdeki tehditlerle de başlamadı; aslında bunlar 1959'dan bu yana devam ediyor. Bu doktrin 1823 yılında, Başkan Monroe tarafından ortaya konuldu.”

- Trump da bugün adını “Donroe Doktrini”ne dönüştürdü.

“Aynen öyle. Bugün adı değişmiş olabilir, farklı kavramlarla ifade ediliyor olabilir ama özü aynı kalmıştır. Bu, 19. yüzyıldan beri devam eden bir dış politika stratejisidir.

“Bir başka örnek de 'Asya'ya yöneliş' (Pivot to Asia) stratejisidir. Çin'i çevreleme politikası Trump döneminde başlamadı; Obama döneminde geliştirildi. Yani bu, Demokratların ortaya koyduğu ancak özünde ABD'yi yöneten bütün elitlerin benimsediği uzun vadeli bir stratejik çizgidir.

“Hatta bana göre dünyayı gerçekten yönetenler siyasetçiler değil; büyük finans çevrelerinden oluşan, ulusötesi ve herhangi bir ülkeye bağlı olmayan bir seçkinler grubudur. İktidara gelen siyasetçiler ise esasen bu genel stratejik çizgi doğrultusunda hareket eder.

“Dolayısıyla ABD'nin dış politika stratejisinin temel ilkelerinin değiştiğini düşünmüyorum. Ancak Çin'e karşı daha fazla yoğunlaşma ihtiyacı nedeniyle ABD yönetimi Avrupa'nın savunma yükünün daha büyük bölümünü üstlenmesini istiyor. Bunu Trump da söylüyor, yönetimindeki isimler de dile getiriyor.

“Bununla birlikte ABD'nin Avrupa'yı tamamen terk etmek istediğine inanmıyorum. Çünkü Washington'un tarih boyunca izlediği en temel stratejik hedeflerden biri Avrupa ile Rusya'nın yakınlaşmasını engellemektir. Daha doğrusu, Almanya'nın ileri sanayisi ile Rusya'nın ucuz hammadde kaynaklarının birleşmesini önlemektir.

“ABD'nin böyle bir birleşmeye izin vermek isteyeceğini sanmıyorum. Hatta Ukrayna'daki savaşın temel nedenlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.

“Sonuç olarak bana göre ABD Avrupa'dan tamamen çekilmiyor. Ancak genel bir stratejik yeniden yapılanma yaşanıyor. Çünkü bugün Washington'un en önemli hedefi, imkânlar ölçüsünde Çin'i çevrelemek ve yükselişini sınırlandırmaktır.”

'DEĞİŞİM ÇATIŞMALI OLACAK'

- Çok kutuplu dünyaya geçiş artık geri döndürülemez bir aşamada. Sizce bugün Ukrayna'da, Batı Asya'da ve Asya-Pasifik'te tanık olduğumuz krizler yeni çok kutuplu düzenin doğum sancıları mı, yoksa tek kutuplu düzeni korumaya yönelik son girişimler mi?

“Üzerinde en çok çalıştığım düşünürlerden biri ve çok kutupluluk fikrinin kurucularından sayılan Aleksandr Dugin, Ukrayna'daki savaşı 'ilk çok kutuplu savaş' olarak tanımlamıştı. Ben de aynı görüşü paylaşıyorum.

“Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünyadan çok kutuplu düzene geçişin sancısız olması mümkün değildir. Çünkü tek kutuplu düzenin başını çeken ABD, NATO ve Batılı müttefiklerinin çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkmasında hiçbir çıkarı yoktur.

“Çok kutuplu düzen aynı zamanda küresel servetin daha adil paylaşılmasını da beraberinde getirebilir. Yani bugünkü anlamıyla bir 'Küresel Güney' ile 'Altın Milyar' ayrımının ortadan kalkabileceği, hem Güney'in hem de Kuzey'in daha dengeli bir refaha ulaşabileceği bir sistemden söz ediyoruz.

“Bu nedenle bu geçiş süreci maalesef çatışmasız olmayacaktır. Hatta önümüzde yeni çatışmaların çıkması da mümkündür. Örneğin Tayvan'ın Çin açısından taşıdığı önem ile ABD açısından taşıdığı anlam tamamen farklıdır. ABD ile Filipinler arasında gelişen ittifak da bu bakımdan oldukça tehlikeli bir gelişmedir.

“Dolayısıyla bu çatışmaların büyük ölçüde kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu çatışmalar, tüm dünyayı içine çekecek küresel bir savaşa dönüşmezse sonunda kaçınılmaz ve geri döndürülemez olan çok kutuplu dünya düzenin oluşumu hızlanacaktır.”

'TÜRKİYE AVRUPA GÜVENLİK MİMARİSİNE KATILMAZ'

"Son dönemde Ukrayna savaşının ardından Avrupa'da Türkiye, İngiltere ve Ukrayna gibi ülkeleri de kapsayan yeni güvenlik modelleri tartışılıyor. ABD'nin Avrupa'daki rolü azalırsa sizce Avrupa ülkeleri Türkiye'yi kendi güvenlik mimarilerinde daha merkezi bir aktör hâline getirmeye çalışacak mı?

“Öncelikle şunu söyleyeyim; espri yapmak gerekirse buna 'güvenlik modeli' değil, "güvensizlik modeli" derdim. Çünkü bugün Avrupa elitleri içinde yürüyen tartışmalar daha fazla silahlanmaya ve coğrafyanın bize komşu yaptığı Rusya ile giderek daha fazla karşı karşıya gelmeye yöneliyor. Bu tablo bana barışçıl bir gelecekten çok, giderek sertleşecek bir çatışmayı çağrıştırıyor.

“Bu nedenle bu öneriler bana oldukça muğlak geliyor. Çünkü ister güvenlik anlaşması olsun ister başka bir ortaklık, başarılı olabilmesi için tarafların karşılıklı kazanç sağlayacağı bir ilişki kurulması gerekir. Aksi halde taraflardan birinin dayatmalarını kabul etmek zorunda kalır.

“Bugün Türkiye'nin, dış politika alanında zaten çok sınırlı ağırlığı bulunan Avrupa Birliği karşısında böyle muğlak önerileri kabul edecek bir konumda olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle şu aşamada bu tür bir güvenlik birliğinin ya da güvenlik paktının ortaya çıkabileceğini sanmıyorum.”

- Yani Avrupa'da NATO'ya alternatif bir güvenlik yapısını şimdilik mümkün görmüyor musunuz?

“Avrupa'nın bugün yaptığı şey daha fazla silahlanmaya yatırım yapmak ve mümkün olduğu ölçüde NATO'yu Ukrayna'ya daha fazla destek vermeye yönlendirmeye çalışmak. Ancak kendi içindeki çok büyük görüş ayrılıkları nedeniyle Avrupa'nın tek başına yeni bir güvenlik mimarisi kurabilecek kapasiteye sahip olduğunu düşünmüyorum.”

'İRAN SAVAŞI ABD STRATEJİSİNİ BOZDU'

- İran'a yönelik son askerî operasyonlar Batı'nın beklediği stratejik sonuçları üretmedi ve bölgedeki güç dengeleri yeniden tartışılmaya başlandı. Sizce bu süreç ABD'nin askerî caydırıcılığına ilişkin algıyı nasıl etkiledi? Washington'un gücüne ilişkin diğer ülkelerin değerlendirmelerini de değiştirebilir mi?

“Öncelikle konferansta da dile getirildiği gibi geçmişte bildiğimiz anlamıyla nükleer caydırıcılık artık eskisi kadar etkili görünmüyor. Çünkü nükleer silaha sahip olmayan devletlerde bile artık bir nükleer güce karşı direnebilecekleri yönünde bir anlayış gelişiyor.

“Bir yandan nükleer güce sahip bir devletin saldırısına karşı direnebilmek elbette olumlu bir durumdur. Ancak öte yandan, eğer nükleer güç hedeflerine ulaşamaz ya da kendisini ciddi biçimde tehdit altında hissederse nükleer silah kullanmayı da tercih edebilir.

“Bununla birlikte İran'ın kararlı ve etkili direnişi özellikle Batı Asya ülkelerini, en azından güvenlik açısından, ABD ile ilişkilerini yeniden değerlendirmeye yöneltiyor. Bunu bölge liderlerinin kamuoyuna açık açıklamalarında da görebiliyoruz. Çünkü son savaşta askerî güç, teknoloji ve konvansiyonel kapasite bakımından ezici bir üstünlüğe sahip olmalarına rağmen ABD ve İsrail, onlarca yıldır güvenliklerini Washington'a emanet eden Körfez ülkelerini koruyamadı.

“Diğer taraftan İran, özellikle Hürmüz Boğazı'nı kapatma hamlesiyle asimetrik savaş yürütme kapasitesini de gösterdi. Bence bu son derece zekice bir adımdı. Çünkü savaşı, bombalarla olmasa da ekonomik açıdan onu başlatanların kapısına taşımayı başardı.

“İran bugün ABD topraklarını doğrudan vurabilecek durumda değil. Ancak ekonomik bir savaş yürüttü; enerji ve hammadde fiyatlarını yükseltti. Bana göre Trump'ın en azından ateşkesi kabul etmesinin başlıca nedenlerinden biri de buydu.”

- Scott Ritter'ın da dediği gibi onların cebine dokunmayı başardılar.

Evet. Halkın en hassas noktasına dokundular. İnsanlar markete gidip yumurtanın fiyatının çok yükseldiğini gördüğünde bunun siyasi sonuçları olur. Seçmenler buna kayıtsız kalmaz.

DONBASS'TA SON YAKLAŞIRKEN RUSYA'NIN HEDEFLERİ

- Ukrayna savaşını yakından takip ediyorsunuz. Bu konuda bir de kitap yazdınız. Son günlerde Rus Ordusu Donetsk'te ilerliyor. Bölgenin büyük kısmı zaten Rus kontrolünde. Geriye kalan iki stratejik kent Slovyansk ve Kramatorsk'un da ele geçirilmesi Donbass'ın tamamının kontrol altına alınması anlamına gelecek. Donbass'ın savaşın başından beri Rusya'nın temel hedeflerinden biri olduğu düşünüldüğünde, böyle bir gelişme savaşın gidişatını nasıl değiştirir ve bir sonraki aşama ne olur?

“Konstantinovka artık tamamen ele geçirildi. Burası Slovyansk ve Kramatorsk'tan önceki son önemli savunma hattıydı. Bildiğimiz gibi Putin, Donbass ile birlikte Zaporijya ve Herson bölgelerini de Rusya Federasyonu'nun bir parçası olarak Anayasa'ya dahil etti.

“Bu nedenle bana göre Rusya, en azından Donbass'ın tamamını kontrol altına almadan herhangi bir ateşkesi kabul etmekte zorlanacaktır. Çünkü bunu hem kamuoyuna hem de savaşta hayatını kaybedenlerin ailelerine açıklaması gerekir. Ancak yalnızca Donbass'ın ele geçirilmesinin de Rusya açısından yeterli olacağını düşünmüyorum.

“Ukrayna çok büyük tavizler vermediği sürece, Donbass'ın ele geçirilmesinden sonra Rusya'nın hedeflerine ulaştığını söylemesi için başka şartların da yerine gelmesi gerekir. Bunların başında ise bölgede yeni bir güvenlik mimarisinin kurulması geliyor. Çünkü Donbass'ın tamamı Rusya'nın eline geçse bile Ukrayna bugünkü yapısıyla varlığını sürdürürse, bu Rusya'nın sınır güvenliğini otomatik olarak sağlamaz.

“Bu nedenle sadece askerî değil, siyasi düzeyde de köklü değişiklikler gerekiyor. Bana göre asıl zor olan da Donbass'ın ele geçirilmesi değil, bundan sonraki müzakereler olacak. Bunun için her iki tarafın da dürüst müzakereler yürütmesi ve Ukrayna'yı destekleyen diğer aktörlerin de bu sürece dahil olması gerekir. Bu nedenle gerçek anlamda bir çözüme henüz yakın olduğumuzu düşünmüyorum.

“Örneğin Gazze'de ateşkes ilan edildiğinde bazıları savaşın bittiğini söyledi. Oysa Gazze'deki çatışma bitmedi. Aynı şekilde Lübnan'da da bir ateşkes olsa bile bu çatışmanın tamamen sona erdiği anlamına gelmez.

“Çünkü Putin'in de defalarca söylediği gibi bu savaşa yol açan temel nedenler ortadan kaldırılmadıkça sorun çözülmüş olmaz. Bu hem Ortadoğu hem de Doğu Avrupa için geçerlidir. Ateşkes sağlansa bile, çatışmanın temel sebepleri çözülmezse er ya da geç savaş yeniden başlar.”

Kaynağa Git

İlgili Haberler