Meltem KERRAR
Herbert von Karajan ve Leonard Bernstein… Müzik tarihinin bu iki unutulmaz orkestra şefi, maceralı hayatları, sivri kişilikleri ve aralarındaki müthiş rekabetle de etkileyici bir hikaye yazdılar. Ömürlerinin sonuna dek devam eden kıskançlık ve hayranlık arasında gidip gelen bu hikaye, şimdi tiyatro sahnesinde devam ediyor. Peter Danish’in yazdığı, Sevin Okyay çevrisiyle sahnelenen “Devlerin Savaşı”, Kabare Dada & Onkcontent yapımıyla Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu’nu bir araya getiriyor. Yönetmen Nihal Uslanmaz, aynı zamanda sahnede ikiliye eşlik ediyor. İki perde, 85 dakika izlediğimiz oyunda adeta bir tenis maçındaymış gibiyiz seyirci koltuğunda. Maestroların ömürlerinin son günlerindeki ‘gerçek’ bir karşılaşmadan ilham alarak yazmış Danish bu müthiş düelloyu. Son dakikaya dek süren bu heyecan ve hız içinde replikler havada uçuşmuyor, tam aksine içimizde merak/anlayış/idrak dolu bir anlam bırakan düete dönüşüyor. Bayülgen ve Kınoğlu, savaşın izleri, suçlamalar ve kariyer hırsıyla yüklü bu sert yüzleşmeyi sahnede yarattıkları ‘iki’yle dönüşüp değiştiriyorlar. Karşıttan yakınlık, zıtlıktan benzerlik, kıskançlıktan hayranlık, iki’den ‘bir’ çıkıyor onlar sahnede birlikte ve yan yana dans ederken… Uslanmaz’ın yalın ve sade rejisinin de bunda payı büyük elbet. Önümüzdeki günlerde açık hava sahnesinde ve içine canlı müziğin de dahil olacağı sürpriz bir sahnemeleye de hazırlanıyor oyun. Uzun yılların ardından artık daha çok tiyatroyla gördüğümüz Okan Bayülgen’le oyunun hikayesini ve çokça tiyatro konuştuk.
“Devlerin Savaşı”yla nasıl karşılaştınız?
Aslında bu yıl ve önümüzdeki yıllardaki programımız belliydi. Onk Ajans'ın sahibi Mehmet Karaca, bir gün telefon açtı: "Elimde bir oyun var, bunu oynamak ister misin? Peter Denish'in yazdığı, Herbert von Karajan'la Leonard Bernstein'ın tesadüfen bir araya gelmeleri hakkında bir oyun. Ama bana böyle pohpohlayarak, parlak bir şeyden bahsetmiyordu. "Ya bunu ben çok sevdim, sen de al bunu, kabarende oyna" der gibiydi sanki. Nihal Usanmaz'la okuduğumuzda dedik ki: "Hayır, bu çok değerli bir şey." Ve sanat iddiası olan alanlarda oynanmalı. Çünkü Dada’da, biz kabare yapıyoruz. Yiyoruz, içiyoruz, şarkılar söylüyoruz, polisiye ya da kabare formunda oyunlar oynuyoruz. Dolayısıyla burada olmaz, belki küçük bir salonda oynamak lazım dedik. Sonra yine Karaca'nın da önerisiyle çok sevgili arkadaşımız, efsane oyuncu Celal Kadri Kınoğlu'yla bir araya geldiğimizde, o bize başka bir ufuk açtı. "Bu oyunu entelektüel bir oyun olarak değerlendirip daha küçük salonlarda zorlamayalım, büyük alanlarda da oynarız." Şimdi ortalama 600 ila 1000 kişiye oynuyoruz. Bu yaz 3-4 bin kişilik açık alanlara gideceğiz. Sanki iki perde bir oyunmuş da birinci perdesinde oyun, ikinci perdesinde senfoni varmış gibi müzisyenlerle işbirliği yapalım ve bunu böyle sunalım istiyoruz. Oyunda bahsedilen playlist'i seyircinin yine biraz konuşmalar ve enformatik durumlarla ikinci bölümde dinleme olanağı olacak böylece.
Yani bizim için bir sürpriz oldu bu oyun. Projelerimiz arasında bir yer açıp bunu araya koyduk. Hazırlığı uzun bir süre alabilirdi ama Celal Kadri ve Nihal Usanmaz sayesinde oldu. İkisi de çok disiplinli insanlar, beni de disipline ettiler ve kısa sürede bu hayata geçti.
Yıllar sonra Amadeus’la tiyatroya döndünüz ve sonrasında kendi yapımlarınızla hız kesmeden devam ediyorsunuz. Oyunlarınızın çoğunu ‘birlikte’ yazmak anlayışındasınız, bu nasıl bir yaklaşım gerektiriyor?
Henüz bir ansamblız, bir kumpanyamız var diyemem. Bunun oluşabilmesi için ardı ardına birlikte oynamak ve yıllarca birlikte yaşamak gerekiyor. Bazı oyuncu arkadaşlarımla buna başladık. Tekrar tekrar birlikte oluyoruz. Danışman, dramaturg, yazar ve çevirmen arkadaşlarımla birlikteliğim artık oturuyor. Tek başına bir yazar gibi düşünmemek gerek çünkü roman yazmaya benzemez oyun yazmak. Sözlerimizin güçlü, ilham verici, felsefi olması, seyircide duygu ve düşünceler uyandırması için aslında hep birlikte çalışmanın yararı var. Burada akıl akıldan üstün çünkü özellikle yazım aşamasında akademisyenlerle, dramaturgla çalışmak gerek. Avrupa'da şu günlerde pek moda olan "oyun geliştirme" denen şeyi yapmıyoruz ama. Aslında yazını geliştiriyoruz. Shakespeare, Richard, Dracula'yı tekrar yazarak... Burada aslında bugüne dair de bir şeyler söylüyorsunuz.
Tiyatro yapmak, insanca beraberce üretmenin tam karşılığı. Bunu bir sol slogan olarak duymayın. Bir gereklilik olarak duyun.
“Bu bir belgesel değil”
Bernstein olmak, Karajan olmak... Nasıl çalıştınız karakterlere?
Dörder saatten toplam 24 provayı iki aya yaydık. Fazla sohbet yok, anı anlatma yok, lüzumsuz dramaturjik konuşmalar yok. Celal Kadri zaten bir caz müzisyeni. Ben çok düşkünüm müziğe. Biraz gitar çalıyorum, müzik prodüksiyonları yapıyorum. Dolayısıyla bizim için çok eğlenceliydi o tarafı. Biz Peter Denish'in, yazarın Bernstein'ını ve Karajan'ını oynuyoruz. Tabii ki Bernstein'la ilgili okumadığım, seyretmediğim kalmadı ama yine de prensip olarak, "Gerçekte Bernstein şudur, budur” gibi bakmadık. Bu bir belgesel değil, sinema filmi de değil. Yazarın Avrupa menajeri olan ve zaten Bernstein'la çalışmış olan arkadaşımız Michael'dan, "Yahu Bernstein'ı görüyoruz sandım!” gibi güzel övgüler de aldım. Ama bu bir başarı değildir. Bizim oyuncu olarak maksadımız, metinde yazılan karakterleri seyirciye göstermektir.
Celal Kadri Kınoğlu’yla oynamak nasıl?
Celal Kadri'yle aynı yıl konservatuara girdik, aynı yıl farklı konservatuarları bitirdik. Yine aynı yıl Anadolu hizmetine gittik Devlet Tiyatrosu personeli olarak. O tiyatroda kaldı, ben medyada başka bir yola girdim. Her zaman saygı duyduğum bir adamdır. Onunla bir araya gelmek tabii ki korkutucuydu. Çünkü bunca yılın efsane oyuncusu için prensiplerden ve kalıplardan oluşmuş bir adamdır diye düşünebilirsiniz. Halbuki değil. Yaklaşımı müthişti. Aslında oyunculuğa bakışımızda da, oyunu ele alışımızda da bir fark yok. Hatta birbirimizin üzerine koya koya gittik konuşurken. Buradaki önemli pay yönetmen Nihal Usanmaz’dır. Bu iki huysuz adamla uğraşmak ve onların sadece oyuncu olarak kalabilmesini sağlamayı kibarlığı ve otoritesiyle başardı. Güvendi oyunculara. Bir yandan da fazla konuşmadı. Sadece oyuncu kaprisi olmaz, yönetmen kaprisi de olur. Böyle kaprisler görmedik. Bugün hala üçümüz beraber turneye çıktığımız zaman yemeklerden, sokaklardan, otelden daha fazla oyundan söz ediyoruz. Çünkü o bizim ortak maddemiz.
Geç gelen tiyatro
Mutlu musunuz tiyatro yaparken? ‘Daha önce yapsaydım’ gibi bir duygunuz var mı?
Çok zengin bir adamdım, şimdi zengin bir adam olmaya devam edip bir fukara gibi yaşıyorum tiyatroda. Yazarlık meselesine çok eskiden girmek istiyordum, girememiştim. İptidai hayatım beni disipline değil, hedonistik bir yaşama sürüklemişti. İnsanlarla uğraşıyordum, aşkla meşkle vakit kaybediyordum. Şimdi de kaybedebilirim, hiç sorun değil. Ama disiplinli bir şekilde arkadaşlarımla beraber bir sanat üretimi yapmıyordum, bir medya üretimi yapıyordum. Pişmanlığım yok çünkü zaten oyunculuğu seven bir insan değilim. "Aman işte çıkayım sahneye, göstereyim endamımı, alkışlasın beni seyirci" gibi tutkularım konservatuardayken de yoktu.
Niye yapıyorsunuz tiyatro o zaman?
Aslında bunun nedeni bu sanatın belki de benim aceleciliğime cevap vermesi, beraber üretilmesi... Bütün felsefi akımlar, resim, heykel, edebiyat, müzik, bütün bunların ancak insanların bir mahallede, bir kafede, bir kütüphanede, bir sokağın köşesinde bir araya gelmesiyle oluştuğunu düşünüyorum. Tarih bize hep bunu göstermiştir. Savaştan kaçanlar bir araya gelip bir şey yapmışlardır. Ve bugün herkes evinde bilgisayarıyla bir şeyi kotarmaya çalışırken aslında ne kadar munkabız bir hale geldiğinin farkında değil.
Bir challenge mı o zaman sizin için tiyatro yapmak?
Tiyatro yapmak, insanca beraberce üretmenin tam karşılığı. Bunu bir sol slogan olarak duymayın. Bir gereklilik olarak duyun. Farklı yaşlardan, jenerasyonlardan, farklı disiplinlerden insanların; akademisyen, yazar, oyuncu, dramaturg, kostüm tasarımcısı bütün bunlardan oluşmuş bir anturajım var benim. Televizyon da aynen böyleydi ama salak gibi televizyona üretiyordum. Ha ne oldu? Hiçbirisi kalıcı olmayan şeyler olsa da, insanların zihninde ya da şuuraltında tahmin etmediğim etkiler yaratmış… Çünkü gece geç saatlerde yayınlandı. Benden sonra ya uyudular, sabah benden bahsederek uyandılar. Anne babaların yasakladığı, öğretmenlerin tavsiye etmediği bir program olarak 5-6 saat süren programlar oldu.
“Youtube’da olmak özgürlük değil”
Özlüyor musunuz televizyonu peki?
Özlemiyorum ama şunu kesin olarak biliyorum; böyle bir eğlence, üstelik ana akım medyanın en çok izlenen kanallarında böyle bir eğlenceyi yaratabilmek, bütün yayın yönetmenlerine, patronlara, genel müdürlere ve başka programcılara rağmen gece yarısından sabaha kadar böyle partiler yapabilmek ana akım televizyonun zirvesinde, bu her babayiğidin harcı değil. Bugün bana "Niye YouTube'da bir kanal açmıyorsun” demeleri saçma geliyor. Ben Türkiye'nin en önemli gazetecilerinin, en önemli sanat insanlarının ya da oyuncuların ya da yeni gelen genç kabiliyetli arkadaşların herhangi bir videoyla tıklanma almaya çalışmasından çok daha büyük bir şey yaptım. Şimdi ben de mi oraya tezgah açayım? YouTube ya da başka bir platformda olmanın bir özgürlük olmadığını, asıl özgürlüğün, devlet tarafından denetlenen, her eve teklifsiz giren, milyonlarca kişinin o an açıp canlı olarak izleyebileceği bir ortamda olduğunu, bu sinyallerin, herhangi bir büyük frekanstan orayı ele geçirerek yapılmasının asıl önemli iş olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
"Bizde tiyatro seyircisinde çeşitlilik var"
Tiyatro öldü/ölüyor tartışmaları her dönemde olurken, televizyon öldü aslında değil mi?
Sürekli bir acınma, hüzünlü olma var, çok zor bugün tiyatro yapmak falan. Amerika’yı Afrika’yı, Uzakdoğu’yu bilmem ama Avrupa’da çok fazla tiyatroya, operaya gidiyorum. Benim gördüğüm şey şu; onların seyircisi ölmek üzere. Bir tane bile genç yok seyirciler arasında, bizde ise öyle çeşitlilik ve yaş skalası var ki. Yüksek bilet fiyatlarını da ödeyerek genç yaşlı farklı ekonomik sınıflardan geliyorlar. Hatta bu da birilerinin ağzını sulandırıp tiyatroya benzemeyen büyüklükte ve fakat tiyatro dedikleri şeyleri yapıyorlar. Buna da hiç karşı değilim, mutlaka olmalı. Kimseye tiyatro böyle yapılır, öyleyse herkes aynı şeyi yapsın diyemem. Ama seyirci zaten kaliteli olanı buluyor, geliyor.
Oyunculuğu seven bir insan değilim. "Aman işte çıkayım sahneye, göstereyim endamımı, alkışlasın beni seyirci" gibi tutkularım konservatuardayken de yoktu.