İstanbul – Korku sineması, tarih boyunca izleyiciyi sadece karanlık odalarda ürkütmekle kalmadı; her dönemin siyasi, teknolojik ve sosyolojik kırılmalarını perdeye taşıyan bir hafıza mekanı oldu. Yapay zekanın yarattığı belirsizlikten atom bombalarının doğurduğu kaygılara, küresel güç dengelerinin değişen “öteki” algısına kadar sinema, tarihin akışıyla birlikte kendi korku dilini de yeniden inşa ediyor. Zaman ilerleyip dünya değiştikçe, sinemanın korkuyu tanımlama, inşa etme ve bize sunma biçimi de köklü bir evrim geçiriyor. Toplumsal travmaların ve dönemsel dönüşümlerin korku türünü nasıl evrilttiğini anlamak, aslında insanlığın ortak korku geçmişine de ışık tutmak anlamına geliyor.
Korku sineması üzerine çalışan Doç. Dr. Gizem Şimşek Kaya ile korku sinemasının tarihsel süreçler içindeki izini sürüyor ve sinemanın toplumsal dinamiklerle kurduğu o kaçınılmaz etkileşimi masaya yatırıyoruz.
Gelişen teknoloji, değişen sinema algısı ve dönüşen izleyici pratiğiyle birlikte, korku sinemasının dünden bugüne dönemsel evrimi nasıl oldu?
Aslında korku sineması başlangıcından beri toplumsal dinamikler ve döneme dair güncel olaylar üzerinden şekilleniyor. 2010-2012 yılları arasında doktora tezimi yazarken özellikle 10’ar yıllık süreçlerdeki toplumsal değişim ve dönüşümlerin sonuçlarının sonraki on yıla yansımakta olduğunu fark etmiştim. Örneğin atom bombası patlıyor, sonrasındaki yıllarda dev karıncalar, mutasyona uğramış insanlar ya da hayvanlar üzerine filmler gösterime girmeye başlıyor. 80’li yıllarda bilim kurgu türündeki filmlerde yapay zekaya olanaksız futuristik bir unsur olarak bakarken şimdilerde yapay zekanın gelişiminin bizi kıyamete götürüp götürmeyeceğini sorguluyoruz. Jetgiller gibi animasyon filmlerinde gördüğümüz uçan arabalar belki yok ama yapay zekalı robot süpürgeler, hologram yansıtmalar günümüzde mevcut. Ki, 1992 yapımı The Lawnmower Man’i izlediğimizde VR gözlük başta olmak üzere bu tarz teknolojiler çok daha uzak bir gelecek düşü gibi geliyordu, şimdi o gözlükleri internetten sipariş edebiliyoruz. Başka bir perspektiften bakan komplo teorisyenleri bizim kurgu dediğimiz bilimin teknolojik olarak halihazırda bazı askeri donanımlarda bulunduğunu, bizlerin ise onların yeni teknolojilere geçmeleri akabinde onların eski teknolojilerinin bize yeni inovasyonlar olarak sunulduğunu ileri sürüyor. Ama komplo teorilerini bir kenara bırakacak olursak; toplumu dönüştüren ya da değiştiren her olayın sinemaya mutlaka yansıdığını söyleyebiliriz. Zira sinema toplumdan yani insandan, insan da sinemadan besleniyor. Bu karşılıklı ilerleyen bir süreç. Ancak olaylar mı sinemayı etkiliyor yoksa sinema insanların tepkilerini ölçecek bir test gibi mi kullanılıyor, buna dair kesin konuşmak biraz güç. Karşılıklı bir etkileşim olduğu ve belli periyotlarla korku sinemasının toplumsal ve sosyolojik dinamiklere göre şekillendiği ise su götürmez bir gerçek!
2000'lerin başında el kameralarının ve ardından dijital teknolojinin yaygınlaşması, The Blair Witch Project ve Paranormal Activity gibi 'buluntu film' (found footage) alt türünü doğurdu. Teknolojinin amatörleşmesi ve sinemanın bu yeni teknikleri adapte etmesi, seyircinin 'gerçeklik' algısıyla nasıl oynadı?
Korku türü, halihazırda izleyicileri için normalde çalıştıramadıkları kendini savunma ve koruma hormonlarını güvenli ortamda giderebilme aracı olarak çalışan bir mekanizma. Amatörleşme bazı durumlarda izleyicilerin gerçeklik algısının yükselmesini, dolayısıyla bu hormonların daha hızlı salgılanabilmesini sağlıyor. Özellikle oyuncular karakterleri, mimikleri, olay örgüsü içerisindeki seçimleri ve konuşmaları ile oyuncu değil gerçek biri gibi görünmeyi başardıklarında, bir başka ifadeyle kayıtlar gerçekten bulunmuş gibi göründüğünde izleyicilerin onlarla ve filmle özdeşleşmesi de kolaylaşıyor. Üstelik son dönemde en çok ilgi çeken video oyunlarının birincil kişi gözünden yapılandırılmış olmalarının, oyunu oynayan ya da bu tarz filmleri izleyenlerin karakterlerle daha rahat özdeşleşim kurmasını sağladığını da fark ediyoruz. Ancak burada şerh düşmek gereken bir konu da var: Buluntu alt türünde film çekmek sanıldığı kadar da kolay değil. Dikkat edilmesi gereken birçok noktası bulunuyor. Son zamanlarda bütçesiz olduğu düşünülerek bu alt türde yapılan ancak başarısız olan filmlerin başarılılardan fazla olmasının nedeni, bu alt türe ait kuralların bilinmemesi ya da göz ardı edilerek uygulanmaması. Dolayısıyla bu yeni teknik sinemaya adapte ediliyor ama adapte edenler işin ehli olmadığında ortaya sinema açısından korkunç sonuçlar çıkıyor.
Son yıllarda Jordan Peele (Get Out), Ari Aster (Hereditary) ve Robert Eggers (The Witch) gibi yönetmenlerle anılan, 'Elevated Horror' olarak adlandırılan bir dönemdeyiz. Sinema dilinin daha sanatsal, metaforik ve sosyo-politik bir çizgiye kayması, korku sinemasının 'ana akım gişe ürünü' imajını nasıl değiştirdi? Korku artık sadece korkutmak için mi yapılıyor, yoksa toplumsal bir yüzleşme aracı mı oldu?
Belki her filmde sanatsal bir görsellik karşımıza çıkmıyordu ancak iyi ve derinlikli tasarlanmış korku filmlerinde sosyo-politik bir anlatım ve metafor kullanımı bulunuyordu. Fazla gündeme gelmemelerinin ise bence iki nedeni vardı: Birincisi kendilerine az rastlamamız, ikincisi ise dünya küresel bir köye dönüşmeden önce filmlerin alt metinlerini çözümlemenin akademi ile eleştirmenlerin ellerinde oluşuydu. Başka bir taraftan ise korku türünün ortaya çıktığından beri ötelenen, ötekileştirilen bir tür olarak görülerek, Akademi Ödülleri ve festivallerde göz ardı edildiğini söyleyebiliriz. Şu an kullanılan bu yeni etiket, yani elevated horror, ana akım izleyicilerin veya normalde türü küçümseyen eleştirmenlerin “bu korku filmi diğer korku filmlerinden farklı” demek adına kullandıkları bir pazarlama aracı olarak da görülüyor. Bir grup eleştirmen ise bu terimin kullanılmasının türe ait diğer filmlerin bu etiket üzerinden ötekileştirdiğinin altını çiziyor. Bu tartışmalar daha uzun zaman sürecek gibi görünse de benim düşüncem; 1992 yapımı Candyman’in Amerika’daki siyahilere yönelik ırkçılığı ya da 1990 yapımı Arachnophobia’nın Ekvator taraflarından Amerika’ya gelen ve oraya yerleşerek “üreyen” mültecileri alt metinlerinde saklayan yapımlar olduğunu görebilmemiz gerektiği. Doğru okuma yapıldığında iyi tasarlanmış tüm filmlerin mutlaka sosyo-politik bir metni bulunuyor. Bu tanımlama ayrımcılığı ise aslında ‘festival filmi’ etiketinden çok da farklı değil.
1950'lerin ve 60'ların korku sinemasında nükleer tehdit, uzay yarışı ve Soğuk Savaş paranoyasının uzaylı istilaları veya devasa canavarlar (Godzilla, King Kong gibi) üzerinden somutlaştığını görüyoruz. Sinemanın toplumsal travmaları ve kolektif korkuları bir 'canavar' figürüne dönüştürme gücünü bu dönem üzerinden nasıl değerlendirirsiniz?
50 ve 60’lı yıllar ülkeler arası uzay savaşlarının yaşandığı bir dönem olmakla birlikte UFO vakalarının da dile getirilmeye başlandığı, hatta 1963’teki Kennedy suikastı ile birlikte komplo teorilerinin kitleselleştiği, aynı zamanda atom bombasının korkutucu etkilerinin yaşandığı zamanlara denk geliyor. Sinemada dev canavarlar ve/veya mutasyona uğramış canavarların ortaya çıkmasının en temel nedeni 1945’teki atom bombalarının etkilerinin ve mutasyonun dünya üzerinde tam olarak nelere yol açacağının tam olarak öngörülememesi ve buna dair duyulan korkuların bir çeşit yansıması. Popüler kültüre komplo teorilerinin dahil olması, atom bombası nedeniyle kıyamet korkusunun tetiklenmesi gibi yan nedenler de bu canavarları günden güne daha çok büyüttü diyebiliriz. Bu da bizi ilk soru ve yanıta geri döndürüyor. Ortaya çıkan her yeni tür ya da canavar mutlaka toplumsal bir etkinin tepkisi olarak karşımıza çıkıyor.
Vietnam Savaşı, Watergate Skandalı ve ekonomik krizlerin yaşandığı 1970'lerde The Texas Chain Saw Massacre veya Rosemary's Baby gibi filmler türedi. Sinema, toplumun kurumlara ve insana olan güven kaybını korku türü üzerinden nasıl işledi?
Bahsettiğiniz bu dönem, kiliseye olan inancın da düşüş gösterdiği bir dönemdi. The Exorcist (1973) ve The Omen (1976) gibi filmler üzerinden masum diyebileceğimiz çocukların bile şeytani oldukları ve insanların inanca (bu filmler üzerinden bakarsak kiliseye) sarılmaları dışında kurtulma olanaklarının olmadığına dair mesajlar içermekteydi. Yine Halloween (1978) gibi filmler üzerinden ise gençlere uyuşturucu ve alkolden uzak durmaları öğütlenmeye, cinsel ilişki bir tabu gibi yerleştirilmeye çalışıldı. Bu tür filmlerde insanların yapılmaması gerekenler listesinin dışına çıktıklarında öleceklerinin altı çiziliyordu. Yani kısacası kimseye güvenmeyip inancımıza sarılırsak ve “yapılmaması gerekenleri yani inanca ters davranışları sergilemezsek kurtulabiliriz” mesajı bu filmlerin bel kemiğini oluşturuyordu. Keza ülkemizde de korku filmlerinin yükselişinin muhafazakarlaşmanın arttığı yıllara denk geldiğini rahatlıkla görebiliriz.
Eski kuşaklar sinema salonunda karanlıkta kolektif bir korku yaşarken, bugünün izleyicisi platformlarda tek başına veya telefon ekranından bu filmleri tüketiyor. İzleme pratiğinin değişmesi, yönetmenlerin korku unsurlarını (jump scare, atmosfer vb.) kurgulama biçimini nasıl değiştirdi?
Sinema seyircisi bilet parası ödediği için çok huzursuzlanmadığı sürece sinema salonlarını terk etmeyi yeğlemiyor ancak evden çıkmalarını gerektirmeyen veya bir başka ifadeyle ekstra bir ücret ödemedikleri filmleri dijital platformlarda izlerken ilk 5 dakikasında sıkılıp filmi değiştirme reaksiyonuna başvurabiliyor. Bazı koşullarda, sinema seyircisi film ilgisini çekmediğinde bilet parasını ödediği için salonu terk etmek yerine cep telefonunu çıkarıp kendisini eğlendirecek reels kaydırmalarına yönelebiliyor. Özellikle akıllı telefonlar yaygınlaştığından beri dikkat ve ilgi süreleri hayli düşmüş durumda. Bu durum da normalde yavaş yavaş karakterlerin tanıtılıp olay örgülerinin yavaş yavaş ilerlediği filmlerden, çok daha hızlı ilerleyen ve izleyicileri hemen bağlayacak şekilde kurgulanan yani sosyal medya içeriklerinde olduğu gibi çabuk tüketilecek şekilde tasarlanan hatta izleyicilerin dikkat durumları da düşünülerek finale doğru olayları özetleyen yani izleyiciyi düşünme ya da bağlantı kurma durumundan kurtaracak değişimlerin yapılmasına yol açtı. Marshall McLuhan tarafından sunulmuş olan küresel köy kavramına uygun şekilde tüm haberlerin insanlara aynı anda ulaşması, eskiden üstü kapatılan şiddet içerikli görüntü ve medyaların artık çocukların bile elinde bulunmasıyla paralel şekilde o alışageldik korku temalarının insanları korkutmadığı, aşırılıkların hâkim olduğu bir dünyaya geçmiş durumdayız. Haliyle önceden korkutucu gelen görüntüler yeni nesil için “yeterince” korkutucu olamayabiliyor. Bu nedenle başta Hollywood olmak üzere tüm sinema endüstrisi olay örgülerinin basit, hikâyelerin aşina geldiği ama görüntülerin daha aşırı olduğu boyutlara kaymak zorunda hissediyor.
Alman Dışavurumculuğu (örneğin Nosferatu, Dr. Caligari'nin Muayenehanesi), korku sinemasının görsel dilini ve 'canavar' tasvirini nasıl şekillendirdi? Günümüz korku sinemasında bu akımın gölgelerini hala nerelerde görüyoruz?
Alman Dışavurumcu sineması, I. Dünya Savaşı sonrası yaşanan yıkımı, yıkımın Avrupa’daki etkilerini karanlık gölgeler, çarpık dekorlar ve stilize mekânlarla dışavurmuştu. Günümüz sinemasında bu miras; özellikle korku, gerilim ve bilim kurgu türlerinde, abartılı ışık kullanımı, çarpıtılmış perspektifler ve toplumsal kaygıları yansıtan atmosferik anlatılarla yaşamaya devam ediyor. Biraz önce değindiğimiz Elevated Horror olarak nitelendirilen The Witch (2015), The Lighthouse (2019) ve Midsommar (2019) gibi psikolojik korku ve gerilim filmlerinde korkuyu ve karakterin psikolojisini çevreye yansıtma ilkesi üzerinden ışıklandırma ve mekân kullanımı gibi unsurlar üzerinden modern bir dille kullanılmaya devam ediyor.
11 Eylül 2001 saldırıları sonrası Hollywood başta olmak üzere küresel sinemada "öteki" algısı yeniden tanımlandı, güvenlik paranoyası arttı ve savaş ile terörizm temalı filmler büyük bir ivme kazandı. Korku sinemasının bu açısından nasıl bir değişime gittiğini düşünüyorsunuz?
2002 yılında dönemin Amerikan Başkanı olan George Bush Ortadoğu’yu “axis of evil” olarak tanımladı. Ancak Ortadoğu’nun tu kaka olmaya başlaması çok daha eskiye dayanıyor. Bir başka ifadeyle 2001’den çok daha önce yani Soğuk Savaş döneminde Amerikan canavarları dönüşüme uğramaya başlamıştı. 1979 yılında Tahran’da bulunan Amerikan elçiliğinin bir grup İranlı öğrenci tarafından basılmasıyla başlayan gerilim, 50 elçilik çalışanının rehin alınmasıyla yükselmişti. O dönemin başkanı Jim Carter, diplomasi yoluyla rehineleri kurtaramayınca 1980 yılında bölgeye askeri bir harekât düzenlemişti. Bu gelişmelerin ardından, The Outing/Lamp adıyla 1987 yılında gösterime giren Amerikan korku filminde Doğu’dan gelen, siyah çarşaflar içerisindeki bir kadının kötücül varlığı yani cini Amerika’ya getirmesi gösterilmişti. Önceden sinemada egzotik olarak yansıtılan Ortadoğu imgesinin 1987 yapımı bu film ve sonrasında karşımıza çıkan Wishmaster (1996), The Objective (2008), Nine Miles Down (2009), Red Sands (2009), Djinns/Stranded (2010) gibi filmlerle kötülüğün merkezi olarak gösterilmesi, bu bölgede kaybedilen savaşların ve mücadelelerin doğaüstünün gücü nedeniyle kaybedildiği gibi alt metinleri bulunuyor.