Bazen ünlü bir aktörün ölüm haberini alınca akla önce bir film gelmez.
Bir dönem gelir. Mahalle sinemalarının rengârenk afişleri...
Açık hava sinemalarında, yıldızların altında izlenen filmler...
Gazoz şişelerinin açılırken çıkardığı ses...
Ve tanıdık bir yüz.
Babanızın bıyığına, yürüyüşüne, “delikanlılığına” özendiği; annenizin gazetelerden kesip günlüğüne yapıştırdığı o tanıdık yüz...
Mahalle sinemalarının yerini kasetçiler alır.
Vitrinlerde de televizyonda da yine o vardır.
İşte biraz böyleydi Kadir İnanır; herkesin tanıdığı ama herkesin başka hatırladığı bir aktör.
Kimi onda sevdiğine kavuşamayan yaralı bir âşığı gördü. Kimi ağaya başkaldıran bir delikanlıyı...
Kimi de haksızlığın karşısında dimdik duran bir adamı...
Oynadığı karakterlerin ortak bir yönü vardı. Kolay teslim olmazlardı. Kaybetseler bile eğilmezlerdi. Belki de bu yüzden çok sevildi.
Herkes, oynadığı karakterlerde kendinden bir parça buldu ve dört kuşağın ortak hafızasına aynı anda girebilen ender sanatçılardan oldu.
Yalnızca romantik bir jön olmayı seçmedi. Beyaz perdedeki duruşuna kendi duruşunu da ekledi. Memleket meselelerine karıştı.
Siyaset konuştu. Alkış da aldı, eleştiri de... Kimileri hak verdi, kimileri çok kızdı. Ama kimse onu görmezden gelemedi.
İşim gereği kendisiyle röportaj yapmışlığım, toplantılarını takip etmişliğim oldu. Ama ilk tanışmamız çok daha eski. 2006 yazında...
Londra’da öğrenciydim. Okul sonrası bir kafede garsonluk yapıyordum. O yaz günü tek başına oturduğu masaya servisi ben yaptım.
Türk olduğumu öğrenince yüzü aydınlandı. Okuduğumu söyleyince, “İşte böyle gençlere ihtiyacımız var” dedi.
“Eğitimli, bilgili, azimli ve çalışkan...” Sonra bir cümle daha kurdu:
“Döneceksin ama değil mi? Çünkü yarın Türkiye’ye dönmeyeceksen işimiz zor demektir.”
Bir dönem gelir. Bir memleket gelir.
Kadir İnanır da artık o memleketin hafızasında yaşamaya devam edecek.