Ana içeriğe geç

Özgür ve aykırı: Simone

Kierkegaard, Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Heidegger, Camus, Sartre, Merleau-Pounty... Bu erkek kalabalığında biraz eğreti dursa da ismi, Varoluşçuluğa onlardan çok daha az katkı yapmadı Simone de Beauvoir. Kitaplarının onlarınki kadar popüler olmayışını anlamıyorum bazan: Kadın olduğu için mi? Neyse ki son birkaç yıldır bir Simone de Beauvoir patlaması yaşanıyor.

Özgür ve aykırı: Simone
Karar
16

Yapı Kredi Yayınları ‘Moskova’da Yanlış Anlama’ adlı kısa anlatısının tekrar baskısını yaptı uzun zaman sonra. Koç Üniversitesi ‘İkinci Cinsiyet’i iki cilt halinde, Everest ‘Mandarinler’i ve öteki romanlarını...

Kuralcı bir annenin, esnek bir babanın kızı olan Beauvoir, Sorbonne mezunuydu. 1927’de on dokuz yaşında tüm okullar genelinde düzenlenen felsefe sınavlarında ikinci olmuş, üçüncü olan Merleau-Pounty’yi bile geçmeyi başarmıştı. Hayatı boyunca birkaç temel değere sıkı sıkıya bağlı kaldı: Çalışmak, düşüncelerini inançla savunmak, seyahat etmek ve sınırsız bir özgürlük... 20. yüzyılın, kendi ayakları üstünde duran kadın figürü onunla somutlaşacaktı. Canlı ve inatçı birisiydi. Orta sınıf bir burjuva hayatına karşıydı. Hiç evlenmedi, çocuk yapmadı. Açık ama dürüst ilişkilerden yana oldu. Hiçbir şey onu tatmin edemediği için doyumsuzdu. Arkadaşlar, kitaplar, yazmak/defterler, seyahatler, seyahatlerde toplanan hediyelik eşyalar ve bir sürü ıvır zıvır... Bütün aleme karşı büyük bir açlık hissediyordu: “Çiçek açan badem ağaçlarını çıtır çıtır yemek ve günbatımının renkten renge giren koz helvasına dişlerimi geçirmek istiyordum” yazmıştı bir keresinde.

Elli bir yıl boyunca sevgilisi kalacak Sartre’ın tam aksine... Jean-Paul, Beauvoir gibi değildi. Sahip olmaktan hoşlanmıyor, seyahatlerden hiçbir şey toplamıyordu. İki şeye bağlıydı yalnızca: Piposuna ve kalemine... Bir de annesiyle beraber yaşadığı apartman dairesindeki mütevazı kütüphane.

Her ikisi de delice bir tutkuyla bağlıydı yazıya. Günlükler, mektuplar, denemeler, politik makaleler, bildiriler, konuşmalar, başka kitaplar için önsözler, romanlar, öyküler, tiyatro metinleri... Kelimelerle doluydu kafaları. Kelimelerle görüyorlardı dünyayı ve alemi. Beauvoir için edebiyat “gerçekliğin olması gerektiği gibi olduğunun kabullenilmemesini gerektiren” anlarda başlıyordu. Yazmak onun için varoluşun en saf haliydi. Şu sıralar giderek popülerleşen ve roman kuramına egemen olan oto-kurmaca türünün en yetkin örnekleri Simone de Beauvoir’nın kitapları bence. Fazlasıyla kişisel, fazlasıyla özyaşamöyküsel fakat basit, iddiasız... Öfkeli, tartışmacı, aykırı, cesur, bazan haklı ve bazan haksız, büyük savaş sonrası dünyaya damga vurmuş Fransız entelektüellerinin panoramik bir manzarası... İçeriden. Bizi bir dönemi, o muhteşem ellili ve o muhteşem altmışlı yılları anlamak kadar, kimliğimiz ve varoluşumuz üstüne düşünmeye de davet ediyor.

‘Moskova’da Yanlış Anlama’ iyi bir başlangıç. Simone de Beauvoir’ı hatırlamak için. Nicole ve Andre’de Simone ve Sartre’dan izdüşümler var mutlaka. Aralarındaki gerilimli ve inişli-çıkışlı ilişki yansımış bu anlatının kahramanlarına. Olay örgüsüyle ilgili ne yazsam okurun merakını öldüreceğim, burada bırakıyorum.

Fakat şunu da eklemeliyim: Şimdi orta yaşa yavaşça ulaşan ben, ‘Moskova’da Yanlış Anlama’nın etrafında döndüğü temaları çok daha iyi anlıyorum. Simone de Beauvoir’nın seksen sayfalık bu mütevazı anlatıda, insanlığın en temel dertlerini [yaşlanmak, ölüm, zaman] nasıl bu kadar yalın, nasıl bu kadar zarifçe ve zorlanmadan görebildiğine şaşıyorum.

Geçtiğimiz günlerde Rachel Cusk’ın ‘Son Akşam Yemeği’ adlı kitabına başladım. [Karım da ‘Çerçeve’ adlı cilde...] Okuyamadık her ikimiz de. Gitmedi. Yarısına kadar okunmuş kitap duruyor yatağımın başucunda. Hayır, inat ettim, bitireceğim fakat beni yoran, metne karşı heyecanımı söndüren bir şeyler var. Ta ilk gençliğimden bu yana biyografi okumaktan ayrıca hoşlanmışımdır. Oto-kurmacaya karşı peşin hükümlü değilim fakat Simone de Beauvoir gibi hayatlarımızın sıradan meselelerini büyük sorularla/felsefeyle harmanlayabilsek belki, daha mı iyi olur sanki, diyorum. Yoksa gerisi gündelik hayatın tarihçesini tutan keçiboynuzu tadında bir vakanüvis zaptı sayılacak.

Simone de Beauvoir’nın ve varoluşçu yazarların gücü burada saklı galiba: Gündelik yaşamı, sıradan olanı, oto-kurmacayı da felsefenin bir parçası yapabilmekte... Bu sebeple seksen sayfalık bir kitapta bu kadar yoğunlaşabiliyorken sevgili Simone, Rachel Cusk topu çevirdikçe çeviriyor... Bilmiyorum, belki ben anlamıyorum artık yeni yazılan şeyleri. Zevk alamıyorum onlardan. Belki klasiklere ve ölmüş yazarlara olan bağlılığım da engel oluyor. Simone de Beauvoir’ya dönsem diyorum. ‘Moskova’da Yanlış Anlama’yı tekrar okumalıyım. Ve okumadığım bütün Simone de Beauvoir ciltlerini...

Kaynağa Git

İlgili Haberler