Bugünlerde Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in Tahran’da cenaze töreni ve defni gerçekleştirilmektedir. Bu mesele, onun kişiliğinin daha az dikkat edilen yönlerini incelemek için bir fırsat ortaya çıkarmıştır. Ayetullah Hamaney farklı açılardan incelenebilir:
İran İslam Cumhuriyeti’nin lideri olarak,
Havza geleneğinden yetişmiş bir fakih olarak,
İran’daki iktidar yapısının başında otuz yılı aşkın süre yer almış bir siyasetçi olarak,
Ve şiir, edebiyat ve sanatla ciddi bir ilişki kurmuş kültürel bir şahsiyet olarak.
Bununla birlikte, onun tarihsel konumunu İran iç siyasetinin ötesinde bir düzeyde anlamak istersek, belki de analizin en önemli ekseni, Batı Asya’da “direniş” söyleminin oluşumu ve yerleşmesindeki rolüdür; ne yalnızca bir dış politika ne yalnızca bir güvenlik stratejisi ne de yalnızca Şii ideolojik bir tutum olan, bilakis Batı tahakkümü karşısında bölgesel düzeni yeniden tanımlama çabası olan bir söylem.
Bu anlamda Hamaney, yalnızca yerleşik bir sistemin siyasi lideri olmaktan ziyade, kendisini kuşatıcı bir siyasi dilin mimarı konumuna yerleştirmeye çalıştı. Muhatabı yalnızca İran vatandaşı, yalnızca Şii, yalnızca Hizbullah güçleri veya İran’a yakın gruplar olmayan, bilakis kendilerini sömürge, işgal, tarihsel aşağılanma, siyasi bağımlılık ve Batı’nın askerî tahakkümü meseleleriyle ilişkili olarak tanımlayan bütün milletler ve akımlar olan bir dil. Bu açıdan onun mirası, bir “bölgesel söylem” düzeyinde değerlendirilmelidir; dağınık çatışmaları, tarihsel acıları ve yerel direnişleri ortak bir ufuk altında anlamlandırmak isteyen bir söylem.
İÇ SİYASETTEN BÖLGESEL UFKA
Ayetullah Hamaney’in İran’daki liderliği, kuşkusuz, İmam Humeyni’nin vefatından sonra İslam Cumhuriyeti düzeninin tahkimi meselesiyle başladı. O, liderliğinin ilk yıllarında savaş sonrası yeniden inşa, devrimci güçlerin nesil değişimi, devlet-toplum ilişkisinin yeniden tanımlanması ve seçilmiş kurumlar ile velâyet-i fakih kurumu arasındaki ilişkinin düzenlenmesi gibi meydan okumalarla karşı karşıya kaldı. Ancak zamanla onun siyasi ufkunun yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin iç yapısını korumaktan ibaret olmadığı açık hâle geldi. O, İslam Cumhuriyeti’ni yalnızca ulusal bir devlet değil, bölgesel ve tarihsel bir mesajın taşıyıcısı olarak görüyordu.
Onun bakışında 1979 Devrimi, daha en başından itibaren İran sınırlarıyla sınırlı bir hadise değildi. Devrim, ona göre, Müslüman ve mustazaf milletler için yeni bir dil ortaya çıkarmıştı; tahakkümü kabullenmeyi sorgulayabilecek, siyasi bağımlılığı doğal bir şey olarak görmeyecek ve büyük güçlerin dayatılmış düzeni karşısında direniş imkânını canlı tutabilecek bir dil. Bu nedenle İran, Hamaney’in düşünce sistemi içinde yalnızca bir ülke değildi; bilakis bir anlamın “üssü”ydü: bağımsızlık, direniş, izzet ve tahakkümün reddi anlamının…
Bu nokta, Hamaney’in yalnızca siyasi fıkıh veya İslam Cumhuriyeti’nin iç yönetimi çerçevesinde anlaşılamamasına yol açar. Elbette o bir fakihti ve liderliği velâyet-i fakih teorisi temelinde anlam kazanıyordu; ancak takip ettiği proje, devlet fıkhı alanının ötesine geçti. O, fıkhı, siyaseti, dinî kimliği, sömürge tarihsel hafızasını, Filistin meselesini ve dayatılmış savaş tecrübesini tek bir siyasi dile dönüştürmeye çalıştı. Bu dil, daha sonra “direniş söylemi” adıyla tanındı.
DİRENİŞ YALNIZCA ASKERÎ BİR İTTİFAK DEĞİL
Ayetullah Hamaney’nin mirasının analizinde yaygın hatalardan biri, direnişin yalnızca bölgedeki askerî aktörler veya silahlı gruplardan oluşan bir ağa indirgenmesidir. Elbette İslam Cumhuriyeti’nin pratik siyasetinde Lübnan Hizbullahı, HAMAS, Filistin İslami Cihadı, Iraklı gruplar ve Suriye ile Yemen’deki aynı çizgideki güçler gibi grupların desteklenmesi önemli bir yere sahipti. Ancak düşünsel düzeyde direniş, Hamaney için askerî bir ittifaktan daha geniş bir kavramdı.
Direniş, onun düşünce sistemi içinde öncelikle bir “dünya görüşü”ydü; birkaç ilkeye dayanan bir dünya görüşü: Birincisi, büyük güçlerin tahakkümünün doğal ve kaçınılmaz bir şey olmadığı; ikincisi, bölge milletlerinin kendi kaderleri hakkında dış vesayet olmaksızın karar verme hakkına sahip olduğu; üçüncüsü, Filistin meselesinin yerel bir kriz değil, küresel düzendeki adaletsizliğin temel sembolü olduğu; dördüncüsü, siyasi bağımsızlığın kültürel ve zihinsel bağımsızlık olmadan mümkün olmadığı; ve beşincisi, tahakkümcü güçlerin yenilebilirliğinin genel bir inanca dönüşmesi gerektiği.
Bu çerçevede direniş, yalnızca işgale veya tehdide verilen askerî bir tepki değil, tarihsel özgüvenin yeniden inşasının bir türüydü. Ayetullah Hamaney bölge milletlerine mevcut düzenin ebedî olmadığını; Amerika’nın gücünün mutlak olmadığını; İsrail’in tarihsel bir kader olmadığını; Müslüman ve Doğulu milletlerin irade, örgütlenme ve imana sahip olmaları hâlinde denklemleri değiştirebileceklerini söylemeye çalışıyordu. Bu nedenle onun söyleminde “direnme”, “izzet”, “bağımsızlık”, “İslami uyanış”, “İslam ümmeti” ve “Amerika’nın gerileyişi” gibi kavramlar sürekli olarak yan yana yer alıyordu.

SANAT, EDEBİYAT VE DİRENİŞ TAHAYYÜLÜNÜN İNŞASI
Ayetullah Hamaney’in mirasında daha az incelenmiş boyutlardan biri, onun direniş söyleminin hizmetinde sanat ve edebiyatla kurduğu ilişkidir. O, sanatı yalnızca propaganda aracı olarak gören birçok siyasetçinin aksine, tarihsel kimliğin inşasında sanatsal tahayyülün gücüne dikkat ediyordu. Şiir, roman, sinema, marş, resim, savaş edebiyatı ve şehitlerin anlatısı onun bakışında kolektif hafıza üretiminin araçlarıydı.
Direniş söylemi, hafıza ve tahayyül olmadan canlı kalamaz. Milletler yalnızca siyasi analizle harekete geçmezler; imge, hikâye, kahraman, yas, destan ve hatırayla da harekete geçerler. Hamaney bu noktayı çok iyi kavramıştı. Bu nedenle defalarca Kutsal Savunma edebiyatının, devrim sanatının, şehitlerin anlatısının, dinî şiirin ve taahhüt sahibi sanatın önemine vurgu yaptı. O, direnişin yalnızca askerî veya diplomatik alanda anlam kazanmamasını, genel bir kültüre de dönüşmesini istiyordu.
Bu bağlamda şehadet merkezî bir yere sahipti. Hamaney’in düşünce sisteminde şehadet, pasif bir ölüm değil, bireyin tarihsel bir işarete dönüşmesiydi. Bu söylemde şehit, ölümü bir toplumun siyasi ve manevi hayat imkânını güçlendiren kişidir. Bu nedenle Kutsal Savunma şehitleri, Harem Müdafii şehitleri, Şehit Kasım Süleymani ve direnişin diğer sembolleri gibi şahsiyetler, onun dilinde bölgenin siyasi tahayyülünü kuran unsurlara dönüştü.
BÖLGESEL DÜZENİN YENİDEN TANIMLANMASI
Şehit Hamaney’in arzu ettiği bölgesel düzen, Amerika’nın güvenliğin garantörü, İsrail’in üstün güç ve bölge devletlerinin dış denklemlere tabi olduğu bir düzen değildi. O, yabancı güçlerin çıkışına, milletlerin bağımsızlığına, İsrail tahakkümünün yok edilmesine veya en azından sınırlandırılmasına, bağımsız devletlerin işbirliğine ve direniş akımlarının güç kazanmasına dayanan bir düzenin peşindeydi. Bu düzen, Amerika merkezli düzenin karşısında yer alıyordu.
Elbette böyle bir düzenin gerçekleşmesi pek çok engelle karşı karşıyaydı: mezhepsel ihtilaflar, etnik ayrışmalar, İran ve Suudi Arabistan rekabeti, küresel güçlerin müdahalesi, ekonomik krizler, iç savaşlar, devletlerin zayıflığı ve direniş aktörlerinin çıkar ayrılıkları. Ancak Hamaney’in önemi, bu dağınıklıkları büyük bir anlatı içinde biçimlendirmesindeydi. O, bölgenin farklı güçlerine meselelerinin ortak olduğunu ve asıl düşmanın bölgeyi parçalayan, aşağılayan ve kontrol eden tahakküm yapısı olduğunu söyledi.
Bu açıdan “direniş ekseni” yalnızca siyasi bir ittifak değildi; yeni bir tarihsel özne oluşturma çabasıydı. Bu tarihsel özne, kendisini kaderin kurbanı değil, değişimin aktörü olarak görüyordu. Hamaney, bölge milletlerinin bekleme, edilgenlik ve bağımlılık hâlinden çıkmalarını ve kendilerini tarihsel irade sahibi olarak görmelerini istiyordu.