Toros Yayınları etiketiyle okurla buluşan Tanrıların Tahtında, Türk edebiyatında daha önce örneği olmayan bir konuyu ele alarak yaralarını sarmaya çalışan Tomris’in yolculuğunu konu ediniyor. Gülsel Ceren Güneş, kocasının eksi altmış derecedeki bedenine ulaşmak isteyen Tomris’in hikâyesi üzerinden okuru mezarsızlığın ağır yüküyle ve insanın en çıplak hâliyle yüzleştiriyor. Yüksek irtifa dağcılığının sert gerçekliğinden Şerpa kültürünün kadim bilgeliğine uzanan roman, sinematografik anlatımı ve güçlü psikolojik derinliğiyle dikkat çekiyor. Gülsel Ceren Güneş ile edebiyatına, yasın tamamlanamayan doğasına ve Everest’in gölgesindeki bu çarpıcı tırmanışa dair konuştuk.
Tanrıların Tahtında okura ne anlatıyor?
Bu kitap bir kadının Everest'te ölmüş kocasının cesedini aşağı indirmek için onun cesedine doğru yaptığı yolculuğu anlatıyor.
Bu bir iyileşme romanı mı?
Bir iyileşme romanından ziyade toksik bir yasın yaşanma şekli. Hepimizin farklı farklı yas yaşama şekilleri var. O da onun yasını bitirme çabası aslında. Onu ulaşma ve onu gömme isteği. Bir yandan yüksek irtifa dağcılığına, Everest bölgesine, Şerpaların mitolojisine dair pek çok şey var kitabın içerisinde. Böyle hani tek bir yerden yas anlatmıyor. Arkadaşlık da anlatıyor. Onun dışında Tomris bir öğretmen. Onun öğretmenlik bakış açısından anlatıyor. Deniz'in... Deniz'in yüksek irtifa dağcılığına, etik dağcılığa bakışını anlatıyor.
Romannın baş karakteri Tomris’in Everest’e tırmanırken gerçek hedefi ne?
Hedef Deniz'i aşağı indirmek. Hesaplaşma hem kendi acısıyla hem Deniz'le. Çünkü Tomris yukarı çıkarken bütün o yolculuk boyunca Deniz'i tanıyan farklı farklı insanlardan Deniz hakkında bilmediği şeyler de öğreniyor. Öyle bir hesaplaşma. Ve Şerpalara göre Everest tanrıça. O yüzden de böyle bir şey koyduk şeyin altına.
Kadın ve erkeklerin yüksek irtifa dağcılığında yaşadıkları zorluklar nasıl farklılaşıyor?
Erkeklerin dağa, dağcılığa bakışıyla kadınların dağa ve dağcılığa bakışı arasında çok büyük fark var. Erkekler bir fethetme peşinde. Zaten "conquer" kelimesini kullanıyorlar orada, hani ele geçirme falan anlamında. Fakat kadınlar daha çok oradaki çöplerini aşağı indirmekle, birbirlerine yardım etmekle... Bu gibi şeylerle ilgileniyorlar. Ve yaşadıkları... Yani malzeme açısından bile pek çok fark var. Yani kadınlara ait olan, onlar için üretilmiş olan şeylerin fiyatları "özel seri" diye çok pahalı. Bir buz çekici mesela aşırı derecede pahalı ve renklerini daha çok böyle pembemsi vesaire yapıyorlar. Erkeklerde daha çok model var. E kadınlar her ay regli oluyorlar, bununla da uğraşmak ve cebelleşmek zorundalar. Erkeklerin böyle bir problemi yok. Dağda tuvalet yapmak bile iki cinsiyet arasında çok büyük fark var. Yani birisi fethediyorsa aslında kadınlar diye düşünüyorum.
1999 depremi ile Everest arasında şöyle bir benzerlik var: Mezarsızlık. Yani sevdiklerinin mezarı yok Tomris'in. Bu onun roman serüveni boyunca nasıl etkiliyor?
Tomris '99 depreminde ailesini kaybedince ve cesetleri bulunamadığı için bunun acısını çok çekiyor. Çünkü birisinin mezarına gitmek, başında dua etmek aslında çok rahatlatıcı bir şey. Bir de Deniz'in cesedi olmayınca aslında bir yerden bunu bir intihar görevi gibi de okuyabiliriz. Geride hiç kimseyi bırakmadığını düşünerek... Çünkü Deniz'in ölümüyle Tomris'in zirve çıkışı arasında 5 sene var. Kedisini kaybettikten sonra yola çıkıp cesedi almaya gidiyor. Bir yandan böyle bir bağlantısı var. Bir yandan benim cesedi olmayan, mezarı olmayan yakınlarım var. Biraz da ben kendim bununla yüzleştim ve hesaplaştım.
Şerpa bilgeliği de romanda önemli yer tutuyor. Şerpalarla kent insanı arasında hayata bakış açısında nasıl bir fark var?
Çok çok çok büyük farklar var. Şerpalar Himalaya bölgesindeki dağları tanrıça olarak görüyor. Onlara göre tanrıçanın omuriliğini tırmanmak günah. Dolayısıyla bu işi yapıyor olmak onları her gün günaha sokuyor. Fakat bir yandan da Nepal hükümeti onları dağa mahkûm ediyor. Oraya okul yapmıyor, hastane yapmıyor. Başka bir seçenekleri yok, dağdan geçinmek zorundalar. Nepal dağ turizminden çok ciddi para kazanıyor ve Şerpalar günaha girme pahasına, yaşayabilmek için, geçinebilmek için dağa çıkmak, o yolları açmak zorundalar. Yani gazetelerde, internette her sene "Bu sene ilk çıkan dağcı işte Amerikalı oldu, Alman bilmem kim falan" diye duyuluyor fakat hayır, yolu açan Şerpalar var. Hep ilk onlar çıkıyorlar.
Yasla ilgili hangi duyguyu aktarmaya çalıştınız?
Ben yasın tamamlanabileceğini düşünmüyorum. Yani en azından benim şahsi yasım üzerinden on küsur sene geçmiş olmasına rağmen devam ediyor. Hayatı yaşamaya devam ediyorum ama ben ölene kadar bu kalbimin bir yerinde derin bir sızı olarak kalacak. Fakat bu tarz ekstrem sporlarda ya da savaş zamanında, taburlarda da "O öldü, ben ölmedim. Ben niye yaşıyorum? Keşke ben ölseydim" gibi hisler var. Benim de yaşadığım his bu şekilde. Herhalde o yüzden Tomris bu kadar gerçek. Yani çünkü kişilik olarak ayrı olsak da ben kendi acımı yazdım orada.
Peki, Tomris’in hedeflerini konuştuk. Edebiyat serüveninizde sizin hedefiniz nedir?
Yazıyorum çünkü aklımdaki hikayeyi yazıya dökmezsem, o bilgisayarın başına oturmazsam sürekli olarak aklımda kalmaya devam ediyor. Aklımdan çıkarmak için yazıyorum sanırım. Ben bu kitaba başlarken bakkala dahi arabayla giderdim. "Manyak mı ya bu insanlar? 8000 metre yüksekliğinde oksijen olmayan yere niye stratosfere tırmanıyorlar?" diye bakarken, şimdi Nepal'e gerçekten gidip en azından bir ana kampa kadar yürümek istiyorum. Bir aşkmış ya o yani dağ meselesi. Hiç anlamayarak başladım ama anladım neden böyle bir Everest, zirve saplantısına giriyorlar, onu anladım. Bende de oldu.
Söyleşi: Sercan Meriç
Haber Kaynağı : 12punto