Ana içeriğe geç

6. Filo'yu Denize Döken Türkiye'den, Köprüye Amerikan Bayrağı Yansıtan Türkiye'ye: Hafızamıza Ne Oldu?

Kamusal alan dediğimiz şey, yalnızca beton binalardan ya da altından arabaların geçtiği köprülerden ibaret değildir. Kamusal alan; bir toplumun ortak hafızas...

6. Filo'yu Denize Döken Türkiye'den, Köprüye Amerikan Bayrağı Yansıtan Türkiye'ye: Hafızamıza Ne Oldu?
Onedio
16

Kamusal alan dediğimiz şey, yalnızca beton binalardan ya da altından arabaların geçtiği köprülerden ibaret değildir.

Kamusal alan; bir toplumun ortak hafızasının, bağımsızlık algısının ve en önemlisi 'kim olduğunu' hatırlama biçiminin sergilendiği devasa bir sahnedir.

İktidarlar bu sahneyi yalnızca kanun maddeleriyle veya mahkeme kararlarıyla yeniden inşa etmezler; sembollerle, ışık oyunlarıyla, sessizliklerle ve bazen de bilinçli olarak tasarlanmış bir iletişim psikolojisi ile dönüştürürler.

Bugün Türkiye’de adalet sisteminden medyaya, tiyatro sahnelerinden stand-up gösterilerine kadar uzanan geniş bir alanda yaşanan gözaltılar ve tutuklamalar dalgası, aslında sokağın sesini kesmekten çok daha derin bir amaca hizmet ediyor: Toplumsal hafızayı formatlamak.

Gelin, yarım asırlık bir yay çizerek bugünün 'sessizleştirilmiş' Türkiye’sini, iktidarın dış politika ve söylem çelişkileri eksenini ve hegemonya üretimini iletişim psikolojisi üzerinden masaya yatıralım.

1968 yılında Amerikan Altıncı Filosu İstanbul’a gelip demirlediğinde o gemiler sadece çelikten ve silahtan ibaret askeri unsurlar değildi.

O dönem küresel güç dengelerinin ve NATO’nun Türkiye’deki tarihsel algısı ve nüfuzunun somut birer sembolüydü.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının başını çektiği üniversite gençliğinin o gemilere karşı başlattığı itiraz, basit bir dış politika eleştirisi olmanın çok ötesindeydi.

Siyaset sosyolojisi açısından bu eylem; bağımsızlık, egemenlik ve anti-emperyalizm kavramlarının bu toprakların siyasal kimliğine harç olarak koyulmasıydı.

Viral Cümle: 'Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 6.

Filo’yu denize döktüğü gün, bu topraklarda 6.

Filo protestoları ile askeri unsurların denize dökülmesi, toplumsal hafızada bir 'haysiyet ve egemenlik' kırılması yaratmıştı.

O gün sokakta kurulan bu anti-emperyalist barikat, sonraki onlarca yıl boyunca Türkiye’deki her siyasi akımın (sağ dâhil) referans almak zorunda kaldığı bir mihenk taşına dönüştü.

NATO üyesi Türkiye gerçeğine dair tarihsel algı, halkın gözünde hep bu egemenlik sorusuyla beraber ilerledi.

Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti.

Dönemin Batı karşıtı söylemlerini yıllarca siyasi sermaye yapmış, miting meydanlarında (özellikle Filistin ile ilgili) bu retorikle kitleleri konsolide etmiş bir siyasal gelenek, ülkeyi yönetiyor.

Ve aynı ülkenin en görkemli simgelerinden biri olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne Amerikan bayrağı yansıtılması gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Buradaki asıl trajedi ya da belki asıl başarı (iktidar perspektifinden bakarsak), bu radikal dönüşümün kendisi değil.

Bu dönüşümün toplumun geneli tarafından neredeyse hiç tartışılamıyor, eleştirilemiyor oluşu.

Söylem düzeyinde sabah akşam 'yerli ve milli' vurgusu yapan bir yapının, pratikte küresel sistemin sembollerini kamusal alanın tam kalbine bu kadar rahat yerleştirebilmesi, Jean Baudrillard'ın bahsettiği 'simülasyon teorisinin' kusursuz bir örneği.

 Sessizlik Sarmalı Dijital Dünyamızı Nasıl Esir Aldı?Peki, köprüye Amerikan bayrağı yansıtılırken ya da yapısal dış politika dönüşümleri yaşanırken, bu çelişkileri haykırması gereken toplumsal muhalefet neden bir anda senkronize bir sessizliğe gömülüyor? İşte burada devreye, iktidarın adalet mekanizmasını bir kitle iletişim aracına dönüştürerek uyguladığı 'toplumsal darbe' ve bunun dijital evrendeki izdüşümü giriyor.

Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın literatüre kazandırdığı Sessizlik Sarmalı (Spiral of Silence) teorisi, tam olarak bugünün klavye başındaki insanını özetler: İnsanlar, doğaları gereği sosyal birer canlıdır ve toplumdan dışlanmaktan, yalnız kalmaktan derin bir korku duyarlar.

Bir birey, savunduğu fikrin baskın güçler (iktidar ve güdümlü medya) tarafından marjinalleştirildiğini, suçlulaştırıldığını gördüğü an, dışlanma ve cezalandırılma korkusuyla sesini kısar.

Sarmal böyle başlar: Herkes yanındakinin sustuğunu görerek biraz daha susar, sonunda devasa bir çoğunluk aslında tamamen azınlıkta olan bir fikrin hegemonyasına teslim olur.

Ancak günümüzde bu sarmal sadece fiziksel sokakta çalışmıyor, akıllı telefonlarımızın ekranlarından sızıp doğrudan nörolojimize ve dijital kimliklerimize müdahale ediyor.

Sosyal medya platformları (X, Instagram, TikTok) bir zamanlar kamusal alanın dijital alternatifi, özgürlüğün vadedilmiş topraklarıydı.

Bugün; korku odaklı iletişim stratejileri sayesinde devasa birer dijital panoptikona (her an izlendiğin hissini veren hapishane modeli) dönüştü.

Algoritmik Korku ve Profil Temizliği: Gazetecilerin sabaha karşı evlerinden alınması ya da stand-up sanatçısı Deniz Göktaş’ın tutuklanması gibi ani şok dalgaları, dijital dünyada ani bir 'refleksif geri çekilme' yaratır.

İnsanlar sadece tweet atmaktan vazgeçmez, geriye dönük profil temizliği yapmaya başlar.

'Bu beğendiğim gönderi ileride karşıma çıkar mı?', 'İki yıl önceki şu retweet başımı yakar mı?' kaygısı, dijital ayak izini silme çılgınlığına dönüşür.

Etkileşim Anksiyetesi: İletişim psikolojisi açısından, dijital alanda onaylanma (like/retweet) arzusu, yerini 'görünmez olma' arzusuna bırakır.

Muhalif ya da eleştirel bir içeriği beğenmek, paylaşmak, hatta sadece altına yorum yapmak bile potansiyel birer 'suç kanıtı' olarak kodlandığı için, kitleler pasif izleyicilere dönüşür.

Akış izlenir, öfke içe atılır ama ekrana dokunulmaz.

Öğrenilmiş Çaresizlik ve Dijital YorgunlukSessizlik Sarmalı’nın insan psikolojisinde bıraktığı en kalıcı hasar 'öğrenilmiş çaresizliktir.

' Sesini çıkaran her meslekten insanın, her gazetecinin sistemli olarak içeri tıkılması, bireyin adalet duygusunu sakatlar.

Bu döngü sürekli tekrarlandığında, birey kendi zihnini korumak için dijital eskapizme (gerçeklikten kaçış) sığınır.

Gündem takip etmek, siyasi analiz okumak veya memleket meselelerine kafa yormak artık entelektüel bir çaba değil, doğrudan anksiyete tetikleyici bir unsur haline gelir.

İnsanlar siyasi X hesaplarını takipten çıkar, haber sitelerinden uzaklaşır ve algoritmasını kedi videoları, yemek tarifleri veya hafif eğlence içerikleriyle beslemeye başlar.

Bu, apolitikleşmeden ziyade psikolojik bir hayatta kalma mekanizmasıdır.

Korkunun iletişimi, insanları iki farklı kimlik yaşamaya zorlar.

Birey, gerçek adıyla ve resmi olarak var olduğu dijital dünyada (LinkedIn, iş çevrelerinin olduğu Instagram, gerçek isimli X hesapları) tamamen steril, risksiz, suya sabuna dokunmayan bir profil çizer.

Köprüye Amerikan bayrağı yansıtılmasını da haksız gözaltıları da görmezden gelir, sadece başarı hikayeleri, tatil fotoğrafları paylaşır.

Ancak aynı birey, bastırılmış öfkesini ve eleştirilerini dile getirebilmek için anonim (avatar) hesapların arkasına gizlenir.

Anonimleşme, Sessizlik Sarmalı’nı delmenin tek yolu gibi görünse de uzun vadede toplumsal muhalefeti paravanların arkasına saklayarak etkisizleştirir.

Sokakta yüz yüze bakması gereken insanlar, dijitalde birbirini tanımayan maskeli silüetlere dönüşür.

Yaratılan bu 'toplumsal darbe', insanları sadece hücrelere tıkmaz; herkesin kendi beyninin içinde görünmez parmaklıklar inşa etmesini sağlar.

Mizahın suçlaştırılması tam da bu yüzden tehlikelidir çünkü insanlar gülmeyi ve ironiyi bıraktığı an, sarmalın en dip noktasına, yani mutlak ve itaatkâr bir sessizliğe ulaşılmış olunur.

anların o fikirlere gülerek korku duvarınıMizah, korku duvarını yıkan en güçlü iletişim aracıdır.

İktidarlar, mizahı ve sokağın sesini tutuklayarak topluma şu mesajı verir: 'Benim izin verdiğim sınırlar dışında ne ciddi bir analiz yapabilirsin ne de benimle dalga geçebilirsin.

'Hegemonya Üretimi ve Otosansür  Gramsci’nin hegemonya kavramı, bir iktidarın kitleleri onların rızasını devşirerek yönetmesi anlamına gelir.

Günümüz Türkiye’sinde rıza üretimi tıkandığı için hegemonya artık 'öngörülemez bir tehdit mekanizmasıyla' sürdürülüyor.

Kimin, ne zaman, hangi tweet yüzünden ya da hangi şaka sebebiyle tutuklanacağının belli olmaması bilinçli bir strateji.

Psikolojideki 'koşullanma' gibi; sınırları flulaştırılmış bir ceza sistemi, bireyin kendi zihninde bir sansür kurulu oluşturmasına neden olur.

Otosansür literatürü bu durumu, fiziksel parmaklıkların zihne taşınması olarak tanımlar.

Viral Cümle: 'En tehlikeli sansür, devletin koyduğu değil; 'Başıma bir şey gelir mi?' kArtık böyle bir durumda iktidarların her muhalife dava açmasına gerek kalmaz; birey, twit atarken, yazı yazarken veya bir kafede köprüdeki Amerikan bayrağını eleştirirken kendi kendini susturur.

Adalet mekanizmasını bir iletişim aygıtına dönüştürerek toplumun zihninde başarmak, gerçek bir hegemonya yönetimidir.

Başarılıdır da (!)Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne yansıtılan o bayrak, sadece iki ülke arasındaki diplomatik bir jest değildir.

O bayrak; 1968’den beri bu ülkenin damarlarında dolaşan bağımsızlık refleksinin, yapısal kurumsal baskılarla ve yaratılan korkunun psikolojisi ile nasıl uyuşturulduğunun görsel bir kanıtıdır.

İktidarların iletişim stratejisi, söylem-pratik çelişkilerini görünmez kılmak ve toplumu sürekli bir 'şok doktrini' içinde tutarak hafızasızlaştırmak üzerine kurulu.

Ancak iletişim tarihi bize bir şey daha öğretir: Semboller ne kadar parıltılı, baskı ne kadar ağır olursa olsun; toplumsal hafıza sert bir kayadır.

Denizlerin ektiği o bağımsızlık tohumu ile bugün haksızca susturulmaya çalışılan gazetecilerin ve sanatçıların arayışı aynı nehre akar.

Ve o nehir, er ya da geç kendi yatağını yeniden bulur.

InstagramXLinkedInBu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir.

©Onedio

Kaynağa Git

İlgili Haberler