Korku sineması uzun zamandır, özellikle hedef kitle safsatası uyarınca gençlerin alanıydı ama kamera çoğu zaman onların elinde değildi. Gençler izleyici olarak türü besledi, salonları doldurdu, gece yarısı seanslarını kültleştirdi, internette sahneleri tartıştı, karakterleri meme’e çevirdi, fragmanları parçalara ayırdı. Fakat korkunun ana üretim merkezleri yine de stüdyolar, festival çevreleri, tür sinemasının tanınmış ustaları ya da bağımsız sinemanın daha geleneksel rotalarından gelen yönetmenlerdi. Veya bazen de sadece elinde bir kamerası, elinin altında boş bir evi ve ünlü olmak için hevesli bir grup oyuncu adayı olanların ‘şipşak’ çekip tanıdık dağıtımcılarla herhangi bir entelektüel eleme kriterine tabi tutulmadan yalapşap biçimde vizyona soktuğu filmlerle ezberlenmiş bir saltanat söz konusuydu.
Bugün Backrooms ve Obsession gibi iki örnekle değişen şey tam da bu: Korku sinemasının yeni damarlarından biri artık doğrudan internetin içinden, YouTube estetiğinden, kısa video refleksinden, forum mitolojisinden ve genç kuşağın dijital paranoyalarından doğuyor.
Kane Parsons’ın Backrooms’u ile Curry Barker’ın Obsession’ı bu yüzden sadece iki başarılı korku filmi olarak okunmamalı. İkisi de sinema kültüründe otoritenin yer değiştirmeye başladığını gösteren işaret fişekleri gibi duruyor. Biri, internette dolaşan arada kalmışlık hissini köpürten mekân kâbusunu dev bir sinema deneyimine çeviriyor; diğeri romantik takıntı, kontrol ve rıza inşası gibi çok güncel meseleleri karanlık, tuhaf ve rahatsız edici bir korku evrenine taşıyor. Ortak noktaları ise açık: Bu filmlerin arkasında, kendisine caka satmaya çalışan yapımcı ve yönetmenlerin hamallığını yapmaktan ziyade YouTube’da pişmiş, izleyicinin tepkisini algoritmadan, yorumlardan, paylaşım hızından ve internetin acımasız dikkat ekonomisinden öğrenmiş yirmili yaşlardaki iki yaratıcı var.
Backrooms’un kültürel etkisi, korkuyu canavarın yüzünden alıp mekânın belleğine yerleştirmesinde yatıyor. Klasik korku çoğu zaman bir tehdidin görünür hâle gelmesini bekler: Kapının arkasındaki katil, aynadaki hayalet, ormandaki yaratık, bodrumdaki lanet… Backrooms ise başka bir şey yapıyor. Tehdidi, tanıdık ama açıklanamaz biçimde bozulmuş bir mekânın içine yayıyor. Floresan ışıkların altında sonsuza uzayan sarı duvarlar, ofis halıları, boş bekleme odaları, çocukluk anılarına benzeyen ama hiçbir anıya tam olarak ait olmayan koridorlar… Burada korku, “bir şey çıkacak” beklentisinden ziyade “ya buradan hiç çıkamazsam” duygusuyla tetikleniyor.
Çağdaş korkuda dikkat çekici bir dönüşüm
Bu, çağdaş korku kültürü açısından önemli bir değişim. Çünkü gördükleri ilgiden dolayı kolayca anlayabileceğimiz üzere günümüz izleyicisi için korkutucu olan şey salt doğaüstü varlıklar değil; kaybolma, sıkışma, bağlantıda kalırken yalnızlaşma, tanıdık olanın anlamını yitirmesi, gündelik mekânların düşsel bir arızaya dönüşmesi. Backrooms’un arada kalma temelli mekân korkusu; alışveriş merkezleri, boş oteller, eski okul koridorları, kullanılmayan ofisler ve sonsuz geçiş alanları üzerinden modern hayatın mekânsal kaygısını yakalıyor. Bu korkuyu “perili ev” geleneğinin dijital çağdaki karşılığı olarak da kabul edebiliriz. Fakat bir farkla: Hayalet onu görmemizin şaşırtıcı olmayacağı tekinsiz bir malikânede değil, sonsuz bir ofis katında dolaşıyor.
Kane Parsons’ın çıkışı bu anlamda yalnızca bir başarı hikâyesi değil; korku sinemasının görsel hafızasının nasıl değiştiğinin de kanıtı. Daha önce tür sinemasının bu tarz yükselişlerinde internet bir pazarlama gücü işlevi görmüştü. Blair Witch Project bunu erken dönemde mit yaratmak için kullanmış; Paranormal Activity ise düşük bütçeli gerçeklik hissini çevrimiçi merakla büyütmüştü. Fakat Backrooms başka bir aşamayı temsil ediyor. Burada internet, filmin reklam alanı değil, doğrudan filmin doğduğu yer. Mitos da orada oluşuyor, estetik de orada şekilleniyor, ilk izleyici topluluğu da orada kuruluyor.
Obsession ise aynı kuşağın başka bir korkusunu yakalıyor: Birini sevmenin değil, birini kendine ait sanmanın dehşetini. Curry Barker’ın filmi romantik hisleri masum bir gençlik takıntısı olarak değil, kontrol arzusuna dönüşen bir felaket olarak ele alıyor. Bu yönüyle Obsession, günümüz ilişki kültürünün karanlık tarafına da fazlasıyla güçlü biçimde dokunuyor. Sosyal medyada sürekli izlenen, beğenilen, kıyaslanan, arzulanan bedenler ve ilişkiler çağında “beni sevsin” dileğinin artık masalsı bir tarafı kalmıyor, dahası ürkütücü bir cümleye dönüşüyor. Çünkü bu dileğin içinde rızayı yok sayma, karşı tarafı nesneleştirme ve aşkı sahiplenme dürtüsü gizleniyor.
Filmin korku kültürüne etkisi de burada belirginleşiyor. Obsession, romantik komedi kodlarını ters yüz eden, gençlik filmlerinin tanıdık duygusal yüzeyini korkunun alanına çeken bir iş. Başlangıçta komik, garip hatta neredeyse hafife alınabilir bir formda karşımıza çıkan karşı cinse yönelik arzular; giderek bedensel, psikolojik ve toplumsal bir tehdide dönüşüyor. Bu da filmi alelade bir “takıntılı aşk” hikâyesi olmaktan çıkarıyor. Obsession, internet çağında duygusal saplantının nasıl estetize edildiğini, nasıl normalleştirildiğini ve kimi zaman nasıl şiddetli bir sahiplenme fantezisine dönüştüğünü tartışmaya açıyor.
Genç izleyiciye ulaşmanın kestirmesi
Bu iki filmin birlikte yarattığı en büyük kırılma, korku sinemasında “genç izleyiciye ulaşma” meselesini tersine çevirmeleri. Stüdyolar uzun zamandır gençleri sinema salonlarına çekmenin yollarını arıyor. Büyük markalar, devam filmleri, süper kahraman evrenleri, nostaljik yeniden çevrimler ve yüksek bütçeli kampanyalar bu arayışın parçalarıydı. Backrooms ve Obsession ise gençleri salona çekmek için onların dilini taklit etmiyor; doğrudan o dilin içinden geliyor. Bu yüzden de yapay durmuyorlar. İzleyici, bu filmlerde kendisine pazarlanmış bir gençlik estetiği değil, zaten içinde yaşadığı ve hatta çoğunlukla şekillendirdiği dijital kültürün sinema perdesindeki karanlık yansımasını görüyor.
Tabii bu işin bir de dijital dönüşüm boyutu var.
En basit örnekle YouTube burada bir vitrin olmaktan çıkarak adeta bir tür laboratuvarına dönüşüyor. Eski sistemde en basit örnekle kısa film, yönetmenin kendini göstermek için çektiği bir kartvizitti. Bugün YouTube kısa filmleri hem kartvizit hem izleyici testi hem estetik manifesto hem de potansiyel bir uzun metrajın bir nevi ispat dosyası. Bir yönetmen fikrinin çalışıp çalışmadığını festival jürilerinden önce yorumlarda, paylaşım hızında, yeniden yüklemelerde, tepki videolarında ve izleyici teorilerinde görebiliyor. Bu durum korku için özellikle güçlü; çünkü korku, izleyici tepkisiyle yaşayan bir tür. Bir sahnenin, bir sesin, bir boşluğun ya da bir bakışın gerçekten işleyip işlemediği, internette çok hızlı biçimde ölçülebiliyor. Bunun en belirgin örneğini Backrooms ile tecrübe ettik. Uzun süre boyunca, farklı ve birbirini destekleyen kısa filmlerle YouTube’da karşımıza çıktıktan sonra nakavt edici o vuruşunu sinema salonlarında gördük!
Fakat şunu kabul edelim: Bu noktada “internet kuşağı korkuyu yeniden icat etti” demek abartılı olabilir. Korku sineması her dönemde genç yönetmenlerle yenilendi; düşük bütçeli işler her zaman türün damarlarından biri oldu. George A. Romero’dan Tobe Hooper’a, Sam Raimi’den Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez’e kadar pek çok isim, sınırlı imkânlarla büyük kültürel etkiler yaratmıştı. En basit örnekle daha iki yıl önce bir başka YouTuber ikili Philippou kardeşlerin Talk to Me isimli filmleri muazzam bir fenomen yaratmıştı. Fakat Parsons ve Barker örneğinde yeni olan şey, bu sınırlı imkâna dayanan girişimci ruhun küresel bir platform kültürüyle birleşmesi. Artık bir korku fikri önce lokal sinemalarda ya da festivallerde değil, dünyanın her yerinden izleyicinin aynı anda girdiği dijital bir odada büyüyor.
Bu durum korku sinemasının geleceği için hem heyecan verici hem de riskli. Heyecan verici; çünkü tür daha az kapı bekçisine, daha az endüstri onayına, daha fazla kişisel sese açık hâle geliyor. Bir dizüstü bilgisayar, bir kamera, birkaç oyuncu, güçlü bir fikir ve internetle kurulan doğru ilişki, artık büyük stüdyo kapılarını zorlayabiliyor. Riskli; çünkü her başarı yeni bir formül iştahı doğurur. Backrooms tutunca eşik-mekân korkusunun, Obsession tutunca “internet kuşağı ilişkileri korkusu”nun kopyaları çoğalabilir. O zaman bu dalganın canlılığı, kolayca algoritmik bir estetiğe ve bir süre sonra da sömürülmeye müsait bir bayağılığa dönüşebilir.
Yine de şu an görünen tablo, korku sineması adına güçlü bir yenilenmeye işaret ediyor. Çünkü Backrooms ve Obsession, genç yönetmenlerin fırsat verilirse iyi film çekebileceğinden çok daha fazlasını, onların korkuyu başka yerlerde aradığını gösteriyor. Önceki kuşakların korku kaynakları aile, beden, banliyö, savaş, nükleer felaket ya da seri katil etrafında yoğunlaşmıştı. Bugünün genç korku yaratıcıları ise mekânsal yabancılaşmaya, dijital mitolojiye, takıntılı ilişki dinamiklerine, çevrimiçi toplulukların ortak kâbuslarına ve gündelik hayattaki bozulmalara bakıyor.
Parsons ve Barker’ın temsil ettiği kuşak, korku sinemasına yeni bir canavar getirmedi belki; ama korkunun nerede saklandığını değiştirdi. Biri bizi sonsuz koridorlara soktu, diğeri tehlikeli hislerle dolu karanlık bir odaya kapattı. Yöntemler ve etkiler değişse de ikisi için de geçerli bir gerçeklik var. Korku sinemasının geleceği dev bütçeli evrenlerden ve ucube makyajlardan çok, bir gencin bilgisayarında açtığı dosyada, düşük bütçeli bir denemede, internete yüklenen tuhaf bir kısa filmde ve izleyicinin “Bu neden bu kadar rahatsız edici?” diye sorduğu o ilk anda başlayabilir.