Laura Ingalls Wilder’ın ölümsüz otobiyografik eserlerinden uyarlanan ve Michael Landon’ın hafızalara kazınan asil duruşuyla bir televizyon efsanesine dönüşen Küçük Ev (Little House on the Prairie), uzun bir aradan sonra yeniden aramızda. Rebecca Sonnenshine imzasıyla 9 Temmuz’da Netflix platformunda izleyiciyle buluşan 8 bölümlük ilk sezon, hem eski kuşağı hem de eleştirmenleri derin bir estetik ve ideolojik bölünmenin eşiğine getirdi. Türkiye’de 70’lerin sonundan itibaren TRT ekranlarında bir neslin aile ahlakını şekillendiren, 2000’lerde ise Kanal 7 tekrarlarıyla sıcaklığını koruyan bu yapım, ülkemizde ‘Hristiyan bir aile hikayesinin Türk aile yapısına sunduğu pedagojik katkılar’ üzerine akademik tezlere bile konu olmuş müstesna bir kültürel fenomendir. Bizler çocukken, her bölümü kendi içinde başlayıp biten, bağımsız birer ahlaki ders sunan bu epizodik-prosedürel anlatı yapısını adeta bir yaşam rehberi gibi izlerdik. Nitekim bizim televizyon tarihimizde de Süper Baba’nın Fikret’inin ya da Ekmek Teknesi’nin Nusret Baba’sının o her bölüm ayrı bir kıssa barındıran sıcak mahalle ve aile dünyası, tam da bu ‘Küçük Ev’ samimiyetinin yerli ve milli muadilleri olarak kalbimizde yer etmişti. Bugünün izleyicisi olarak tam da bu türden temiz, yapmacıksız ve sığınılacak sıcak aile hikayelerine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz.
GERÇEKÇİ BİR BATI VE PLATFORM EZBERLERİNİ BOZAN RAHATLIK
Karşımızdaki yeni yapım, 1970’lerin o Michael Landon patentli steril melodram dünyasını tamamen yıkıyor. Landon’ın ikonik uyarlamasındaki o fönlü saçları, ütülü çarşafları ve beyaz öncü aileyi yüceltirken arka planda yaşanan toptan toprak hırsızlığı ile yerli nüfusun trajedisini görmezden gelen anlatı tarzı bu kez rafa kalkmış. Yeni dizi, eski versiyonun aksine Ingalls ailesini alelacele Minnesota’ya taşımıyor. Serinin 1935 basımı üçüncü kitabına sadık kalarak, tüm ilk sezonu Kansas’taki Osage Rezervi topraklarında verilen o çetin ve karanlık hayatta kalma mücadelesine ayırıyor. Kadınlar ve çocuklar artık bazen üzgün, çünkü onlar nihayet birer insan olarak resmedilmiş. Alice Halsey’nin büyüleyici bir enerjiyle hayat verdiği ‘erkek Fatma’ Laura ile ablası Mary (Skywalker Hughes) arasındaki çekişmeler, sadece basit birer kardeş kavgası değil, iki farklı karakterin hayatta kalma çabası olarak sunuluyor. Pa (Luke Bracey) ise bu kez açgözlülükle değil, kardeşinin intiharının kederiyle savrulan, hata yaptığında özür dileyebilen kırılgan bir marangoz. Caroline (Crosby Fitzgerald) ise Nicole Kidman’ın taşra versiyonu gibi, elinde baltasıyla kütük ev inşa eden, omurgalı bir kadın. Dizi, 1970’lerde tamamen yok sayılan siyah hekim Dr. George Tann’e hakkını teslim ederek ve yerli Mitchell ailesi üzerinden madalyonun diğer yüzünü göstererek asil bir sınır çokkültürlülüğü vizyonu sunuyor.
DİJİTAL DÜNYADAKİ YANKILAR VE EDEBİ SESSİZLİK
Öte yandan, dizinin dijital dünyada yarattığı yankılara bakıldığında, hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin tam anlamıyla ikiye bölündüğünü görmek mümkün. Reddit ve X gibi platformlarda dönen tartışmalarda, yeni uyarlamayı göklere çıkaran hatırı sayılır bir kitle mevcut. Bu izleyiciler, hikayenin sadece tek bir çocuğun gözünden anlatılmayıp kapsamının genişletilmesini, 1970’lerdeki yapımda adeta görünmez kılınan Osage halkının ve siyah topluluk üyelerinin kendi hayatları, aileleri ve derinlikli karakterleriyle anlatıya dahil edilmesini gecikmiş bir adaletin teslimi olarak görüyor ve başarılı bir adım diye nitelendiriyor. Dizinin kendi çocukluk anılarının bağlamından koparılmasından hoşnut olmayan kitle ise “Zaten mükemmel olan bir klasiğe neden dokunuldu?” diye tepki gösteriyor. Ancak bu geleneksel kitle bile, platformun o bildik yapay dayatmalarının yokluğu sayesinde hikayenin özüne ve duygusuna çok daha rahat odaklanabiliyor. Dizi sonuçta, yer yer uzayan bazı ahlakçı monologlarına rağmen, ilk sezonun finalindeki yangın sahnesinde markete sığınan korku ve kaygı dolu çocukların seslendirdiği ‘Hayattan zevk alalım, hiç ağlamayalım, fakirlikten yakınmayalım, susmadan kulağımda çınlar hep bu şarkı, zorluklar yaklaşmaz bana, bu şarkı yorgun ruhlar için’ ezgisi gibi yorgun ruhları teselli etmeyi biliyor. Modern ideolojik bagajlardan uzak durmayı başaran bu yeni Küçük Ev, bugünün karmaşasında izleyiciye mutlaka iyi gelecek güvenli ve huzurlu bir sığınak sunuyor.
YAPIMIN EN İYİ TARAFI: NETFLİX BASKISI YOK
Yeni uyarlamanın izleyiciye sunduğu en büyük sürpriz, dijital platformun o bilindik ezberini bozması oluyor. Netflix, uzun zamandır hemen her yapımında kör göze parmak misali ideolojik ajandaları devreye sokan, altı kalın çizgilerle çizilen zorlama eşcinsellik mesajlarıyla izleyiciyi adeta ‘bayma’ noktasına getiren bir tektipleştirme endüstrisine dönüşmüş durumda. Hatırlayalım; yine çocukluğumuzun bir diğer TRT efsanesi olan ‘Yeşilin Kızı Anne’ klasiğini ‘Anne with an E’ adıyla diziye uyarladıklarında, orijinal eserde hiç olmayan eşcinsel karakterleri ve kuir partilerini hikayeye zorla monte edip o saf taşra nostaljisini hırpalamışlardı. Sinemada ve televizyonda başka hiçbir toplumsal mevzu kalmamış gibi dayatılan bu yapay alt metinlerden yorulanlar için yeni ‘Küçük Ev,’ bu baskıdan tamamen uzak, tertemiz bir vaha sunuyor. Eşcinsellik mesajlarının sızmadığı yapım, özlenen o samimi izleme rahatlığını fazlasıyla yaşatırken; insan yine de gelecek sezonlarda böyle bir dayatmayla karşılaşma ihtimaliyle ürpermiyor değil.