Eğitim sistemleri, modern ulus devletlerin toplumsal kimlik inşa etme, ortak bir tarih bilinci yaratma ve geleceğe yönelik ortak değerler kümesi aktarma konusundaki en güçlü aracıdır. Müfredat içeriği, sadece pedagojik bir tercih değil; aynı zamanda bir toplumun geçmişe nasıl bakması ve geleceği nasıl hayal etmesi gerektiğine dair politik ve felsefi bir tasarımın yansımasıdır. Türkiye’de son dönemde Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından hayata geçirilen müfredat değişiklikleri ve dil dönüşümleri, tam da bu tasarımın merkezinde yer alan köklü bir ideolojik dönüşüm çabasını gözler önüne sermektedir.
Ancak hafıza inşasına yönelik bu müdahale, toplumsal gerçeklikler ve kültürel süreklilik açısından derin bir çatışmayı ve bunun sonucunda ortaya çıkan bir değer aşınmasını da beraberinde getirmektedir.
TERMİNOLOJİ VE ANLATI DEĞİŞİMİ
Son müfredat düzenlemelerinde öne çıkan dil değişiklikleri, kurucu ideolojinin tarihsel anlatısını esnetme veya dönüştürme çabasının somut örnekleridir. "Kurtuluş Savaşı" kavramı yerine "Milli Mücadele" ibaresinin ağırlık kazanması, coğrafi bir tanım olarak "Ege Denizi" yerine tarihsel referanslarla "Adalar Denizi" ifadesinin ikame edilmesi veya son padişah Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılış biçimine dair ders kitaplarındaki ifadelerin esnetilmesi, basit birer kelime tercihinden ibaret değildir.
Bu adımlar, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının inşa ettiği "kopuş ve yeniden doğuş" anlatısını, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel sürekliliği içinde eritme çabası olarak okunabilir. Eğitim müfredatının yanı sıra kitle iletişim araçları ve popüler tarihi diziler vasıtasıyla da desteklenen bu yeni anlatı, ulusal belleği "Cumhuriyet odaklı" bir eksenden "İmparatorluk mirası odaklı" bir eksene kaydırmayı amaçlamaktadır.
İDEOLOJİK TASARIM VE TOPLUMSAL GERÇEKLİK ARASINDAKİ YARILMA
Türkiye’de yaklaşık 75 yıldır, özellikle 1950’lerden itibaren sağ-muhafazakar siyasi geleneklerin kurucu iradenin seküler ve modernleşmeci normlarıyla örtülü ya da açık bir rekabet içinde olduğu tarihsel bir gerçektir. Son dönem eğitim politikaları bu rekabetin en üst aşamasını temsil etse de, yaratılmak istenen "yeni toplumsal profil" ile sosyolojik gerçeklik arasında ciddi bir tezat bulunmaktadır.
Eğitim yoluyla belirli bir değer dünyasına sahip, homojen bir nesil yetiştirme ideali, küreselleşen dünyanın, dijitalleşmenin ve ekonomik dinamiklerin yarattığı toplumsal gerçekliğe çarpmaktadır. İstatistikler ve sosyolojik saha araştırmaları, müfredatın muhafazakarlaşma yönündeki dozajı arttıkça toplumda organik bir dindarlık artışından ziyade, modern dünyanın getirdiği sekülerleşme eğilimlerinin sürdüğünü göstermektedir. Hatta kurucu figürlere (özellikle Mustafa Kemal Atatürk’e) ve Cumhuriyet değerlerine yönelik toplumsal refleks ve sahiplenme, resmi kurumlardaki söylem gerilemesinin aksine, sivil alanda daha görünür ve güçlü bir koruma refleksine dönüşmüştür.
ARA BÖLGE SANCISI: DEĞERSİZLEŞME VE KİMLİK BUNALIMI
Bir toplumun yüzyıllık kurucu mitleri, sembolleri ve tarihsel kabulleri sistemli bir şekilde esnetildiğinde, eğer yerine çağın ruhuna uygun, rasyonel, kapsayıcı ve toplumun bütünü tarafından benimsenebilecek yeni ve güçlü bir normlar bütünü konulamazsa, ortaya büyük bir boşluk çıkar. Türkiye’nin bugün yaşadığı temel kriz tam olarak budur: Eski normlar aşındırılmakta, ancak yerine önerilen değer dünyası çağdaş toplumun ve genç kuşakların ihtiyaçlarına rasyonel bir karşılık üretememektedir.
Bu durum, toplumda ortak bir vizyonun kaybolmasına, kutuplaşmanın derinleşmesine ve en nihayetinde "anomi" olarak adlandırılan kuralsızlık, yönsüzlük ve değersizleşme sarmalına yol açmaktadır. Ortak bir tarih anlatısında ve gelecek idealinde buluşamayan bireyler, kolektif bir aidiyet hissetmekte zorlanmakta ve bu da toplumsal dokuyu zayıflatmaktadır.
GERÇEKLİĞİN SINIRLARI
Tarih, devletlerin ve iktidarların eğitim kanalıyla toplumsal mühendislik yapma çabalarının her zaman hedefledikleri sonuçları vermediğini gösteren örneklerle doludur. Ulusal bellek, sadece ders kitaplarının satır aralarında değil; toplumun kolektif vicdanında, yaşanmışlıklarında ve sivil kabulünde yaşar.
Eğitim müfredatını ideolojik bir cepheye dönüştürmek, var olan sosyolojik gerçekliği değiştirmeye yetmediği gibi; genç kuşakları küresel rekabetten koparma ve toplumsal kimliği tamamen belirsizleştirme riski taşımaktadır. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, geçmişi revizyonist kaygılarla yeniden yazmak değil; kurucu değerlerin rasyonel ve demokratik mirasını, çağdaş dünyanın evrensel normlarıyla harmanlayan bütüncül bir eğitim felsefesini inşa etmektir. Ama “Kurtuluş Savaşı” ve “Vahdettin’in İşgalci İngiliz Gemisi ile İstanbul’dan Gittiğini” unutmadan. Sen unutturmaya çalışsan tarih gerçekliği ile ortada durmakta.