Habertürk.com'dan video editörü arkadaşlarım Jale Gülsün Gür ve Eyüp Karadağ ile sıcak bir İstanbul gününde Sultanahmet'e doğru yola çıkıyoruz. Elbette bir yaz gününün hararetini Kerbela'nın yakıcı susuzluğuyla kıyaslamak mümkün değil; ancak Muharrem ayında, suyu değil susuzluğu anlatan bir çeşmenin izini sürerken havadaki bunaltıcı sıcaklık, bizi bu kadim acının hatırasına daha dikkatli kulak vermeye çağırıyor.
Sultanahmet Meydanı'ndan Küçük Ayasofya yönüne doğru yalnızca birkaç dakikalık kısa bir yürüyüşün ardından, eski Sultanahmet Tevkifhanesi'nin köşesindeki Nakşidil Kadın Çeşmesi'ne ulaşıyoruz. İlk bakışta gösterişten uzak görünen bu eser, zarif oranları ve ince taş işçiliğiyle dikkat çeken seçkin bir Osmanlı mirası.
Tam da bu sırada, çevredeki esnaftan biri kadrajımıza giren tabelalar ve sokak görüntüleri nedeniyle tedirgin bir ifadeyle bizi süzüyor; ardından “Niye buraları, tabelaları çekiyorsunuz?”diye tepki gösteriyor. Diliminizin döndüğünce, asıl derdimizin tabelalar değil, 237 yıldır suskun duran bu tarihî çeşme olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ne yazık ki İstanbul'da bazen bir çeşmenin kitabesini, bir sokağın köşesini ya da unutulmuş bir tarihî izi kayda almak bile gereksiz bir kuşkuya dönüşebiliyor. Oysa şehir, yalnızca bugünün telaşından ibaret değil; taşında, suyunda, sokağında ortak hafızayı taşıyor...
Çeşmenin sırtını yasladığı Sultanahmet Cezaevi ise acı ve tatlı nice hatırayı bünyesinde barındıran tarihî bir yapı.
KİMLER GELMİŞ KİMLER GEÇMİŞ?
Asıl konumuz Nakşidil Kadın Çeşmesi olsa da, yeri gelmişken onun hemen ardında yükselen tarihî yapıya da kısaca bakmak gerek. Çünkü çeşmenin yaslandığı eski Sultanahmet Cezaevi, yalnızca bir bina değil, İstanbul'un yakın tarihine tanıklık etmiş güçlü hafıza mekânlarından biri.
Tevkifhane Sokak'ta yükselen Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi, Sultanahmet'in en güçlü tarih tanıklarından... İnşasına 1845'te başlanan yapı, 1918–1919 yıllarında tamamlanarak uzun yıllar İstanbul'un merkez hapishanesi olarak hizmet vermiş; 1986'ya kadar farklı dönemlerde askerî cezaevi olarak da kullanılmış.
Binanın bulunduğu sokaklar bile geçmişinin izlerini taşıyor. Ana girişin yer aldığı Tevkifhane Sokak tutukluluğu simgelerken, mahkûmların tahliye edilerek özgürlüğe adım attıkları arka çıkışın bulunduğu Kutlugün Sokak ise adeta yeni bir başlangıcın sembolü hâline gelmiş.
Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Vedat Türkali ve Can Yücel gibi Türk edebiyatının önemli isimlerini de ağırlayan yapı, 1990 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredildi; günümüzde ise restore edilerek otel olarak hizmet veriyor.
KERBELA'NIN ACI HATIRASI...
Konumuza dönelim...
Tamamen mermerden inşa edilmiş üç cepheli bu zarif çeşme, I. Abdülhamid'in eşi ve II. Mahmud'un annesi Nakşidil Kadın tarafından, henüz valide sultan olmadan önce yaptırılmış. Çeşmenin kitabesindeki tarihe göre eser, 1788 yılında, Fransız İhtilali'nden bir yıl önce inşa edilmiş.
Üç cepheli yapının "ayna taşı" olarak adlandırılan mermer yüzeylerinde lüleler için herhangi bir delik açılmamış, dolayısıyla çeşme inşa edildiği günden bu yana hiç akmamıştır. İlk bakışta eksik bırakılmış gibi görünen bu durum, aslında bilinçli bir tercihin sonucudur.
Osmanlı mimarisinde su hayatı, bereketi ve akışı temsil ederken; burada suyun yokluğu, Kerbela'da Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt'in yaşadığı susuzluğun unutulmaması için bir hatırlatma olarak taşlara işlenmiştir.
Bu yönüyle Nakşidil Kadın Çeşmesi, suyu değil susuzluğu anlatan nadir yapılardan biri olarak İstanbul'un hafızasında özel bir yer edinir. Osmanlı şehir kültüründe Kerbela'nın acısı yalnızca mersiyelerle değil; bazen bir kitabe, bazen bir türbe, bazen de sessiz bırakılmış bir su kaynağıyla hatırlatılmıştır.
Sultanahmet'in kalabalığı içinde iki asrı aşkın süredir suskun duran bu çeşme de, bu ortak hafızanın taşlaşmış bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir.
Belki de bu yüzden Nakşidil Kadın Çeşmesi'nin en gür sesi, 237 yıldır akıtmadığı sudur...
İSTANBUL VE MUHARREM MATEMİ
Geçmişte Muharrem ayı İstanbul'da bütün hüznüyle yaşanmıştı. Bir başka ifadeyle bu ay, şehir için bir matem mevsimiydi. Kazanlarda aşureler hazırlanır, "çifte vav" denilen usulle karıştırılırmış. Okunan muharremiyelerle Kerbela hadisesi hafızalarda canlı tutulurdu.
Hazreti Hüseyin'in maiyetindeki kızları ya da torunları Fatma ve Sakine'nin Kerbela Vakası'nın ardından Bizans İstanbul'una getirildiklerine, burada hayatlarını kaybettiklerine ve Kocamustafapaşa'da bulunan Sünbül Sinan Camii haziresine defnedildiklerine dair yaygın bir inanç bulunmakta.
"Çifte Sultanlar" olarak anılan türbedeki kabirler, Sultan II. Mahmud döneminde üzeri açık tunç bir şebekeyle çevrilmiş, türbeye kitabeler yerleştirilmiştir. Türbenin girişinde ise Hattat Yesarizade Mustafa İzzet Efendi'nin 1813 tarihli ta'lik hatlı kitabesi dikkat çekiyor.
ÇOCUKLARIN KORKULU RÜYASI: GOYGOYCULAR
"Goygoy" kelimesi bugün farklı bir anlam taşısa da, bir zamanlar İstanbul'da çocukların korkulu rüyasıydı.
Muharrem ayıyla birlikte sokaklarda görülen ve "goygoycu" olarak anılan dilenciler, yaramaz çocuklar için adeta bir öcü gibi anlatılırdı. "Hele dur Muharrem gelsin de seni goygoycunun torbasına koyayım"sözüyle çocuklar korkutulurdu.
Goygoyculuk yalnızca dilencilik değil; ses, ezgi ve hafıza gerektiren kendine özgü bir gelenekti. Bugün bilinen bazı ilahiler de yüzyıllar boyunca goygoycular tarafından terennüm edilmiştir:
"Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu", "Yemen ellerinde Veysel Karani"gibi...
İşte o dönemin dilinden bir tekerleme:
"Ya hoy goy goy canım!
Bulgur aşk et imanım"
Bugün Sultanahmet'in en işlek güzergâhlarından birinde, çoğu kişinin fark etmeden yanından geçtiği Nakşidil Kadın Çeşmesi ise bütün bu tarihî, dinî ve kültürel hafızanın sessiz bir işareti gibi duruyor.



