İzmir — Mikroplastikler, günlük yaşamımıza hızla ve sinsice girmeye devam ediyor. Gıda zincirine deniz canlıları, içme suları, sofra tuzları ve plastik ambalajlar aracılığıyla yoğun şekilde karışıyor. Boyutları 5 milimetreden küçük olan bu plastik parçacıkları hem üretim aşamalarında hem de çevresel kirlenme sonucu tükettiğimiz gıdalara sızıyor.
Ekosisteme hızla entegre olabilen plastik parçacıklar en derin okyanus tabanlarından soluduğumuz havaya ve tükettiğimiz deniz ürünlerine kadar her yere nüfuz ederek küresel bir döngünün parçası haline geliyor.
Mikroplastik kirliliğinin, uzak okyanuslardaki çöp adalarından ibaret olmadığını, tam da yanı başımızda İzmir Körfezi'nin derinliklerini sentetik bir örtü gibi boğduğunu söyleyen Prof. Dr. Ebru Yeşim Özkan ile mikroplastikleri, deniz besin zincirine etkilerini ve denizlerden arındırılmasını konuştuk.
Deniz Ortamındaki mikroplastiklerin denizlere ve deniz besin zincirine etkilerini açar mısınız?
“Denizlerimizde yıllarca bozulmadan kalan mikroplastikler, sanılanın aksine asıl yıkımı su yüzeyinde değil, deniz tabanında yapıyor. Zamanla ağırlaşarak dibe çöken bu parçacıklar, deniz tabanındaki yaşam alanlarını cansız ve sentetik bir örtü gibi kaplıyor ve dipteki ekosistemi oksijensiz bırakarak adeta boğuyor.
Diğer yandan, mikroskobik boyutlardaki bu parçalar planktondan dev balinalara kadar sayısız canlı tarafından "besin" sanılarak yutuluyor. Midesi plastikle dolan deniz canlıları, yalancı bir tokluk hissi ve sindirim tıkanıklıklarıyla ne yazık ki ölüme sürükleniyor. Üstelik bu ölümcül döngü denizde son bulmuyor; besin zincirine sızan mikroplastikler, zincirin en üst basamağına, yani doğrudan sofralarımıza kadar tırmanıyor.
Tehlikenin boyutu yalnızca fiziksel tıkanmalarla veya oksijensiz bırakmakla sınırlı değil. Mikroplastikler denizde adeta zehirli birer sünger gibi çalışıyor; yüzeylerinde ağır metalleri, tarım ilaçlarını (pestisitleri) ve toksik kimyasalları toplayarak taşıyorlar. Biyolojik çeşitliliği, canlı sağlığını ve okyanusların hassas ekosistem dengesini derinden sarsan bu zehirli kargo, uzun vadede doğrudan insan sağlığını da tehdit eden küresel bir riske dönüşüyor."
"Doğaya bırakılan her plastik çöp binlerce sinsi mikroplastiğe dönüşüyor"
Doğrudan mikroskobik boyutlarda üretilen ve ticari ürünlerde hayatımıza giren birincil ve ikincil mikroplastikler hakkında bilgi verebilir misiniz?
"Mikroplastik krizini çözmenin ilk ve en kritik adımı, düşmanı doğru tanımak ve kaynağını doğru sınıflandırmaktır. Kaynaklarına göre incelediğimizde mikroplastikleri genel olarak iki ana gruba ayırıyoruz: Birincil ve ikincil mikroplastikler
Birincil Mikroplastikler, doğrudan üretilen görünmez tehditlerdir. Üretim bandından 5 milimetrenin altında, yani mikroskobik boyutlarda çıkan bu plastikler; her gün farkında olmadan kullandığımız peeling jelleri, diş macunları, sabunlar ve kozmetiklerdeki aşındırıcı "mikro boncuklar" olarak karşımıza çıkar. Biz sadece yüzümüzü yıkarken veya dişimizi fırçalarken lavabodan süzülen bu parçacıklar, atıksu sistemlerini aşarak doğrudan denizlerimize karışır.
İkincil Mikroplastikler ise zamanın ve dalgaların öğüttüğü çöplerdir. Denizlerimizdeki mikroplastik yükünün en büyük kısmını, yani asıl felaketi bu grup oluşturur. Çevreye başlangıçta devasa boyutlarda karışan poşetler, pet şişeler, araç lastikleri veya sentetik kıyafet lifleri doğada tamamen yok olamazlar. Zamanla güneşin (UV) ışınları, dalgaların gücü ve rüzgarın şiddetiyle adeta doğanın değirmeninde öğütülerek mikroskobik boyutlara ufalanırlar. Acı gerçek şudur: Doğaya bıraktığımız tek bir büyük plastik çöp, zamanla binlerce sinsi mikroplastiğe dönüşerek besin zinciri yoluyla doğrudan tabağımıza geri dönmektedir."
Sentetik materyalleri adeta deniz dibine hapsediyor
Mikroplastiklerden denizleri arındırmak için neler yapılmalı?
"Mikroplastik kirliliğine karşı savaşta altın kural, şüphesiz "kaynağında önleme"dir. Çünkü bu mikroskobik parçacıklar denize bir kez ulaştığında, devasa su kütlelerini onlardan tamamen arındırmak neredeyse olanaksız bir hal alır. Bu nedenle ilk savunma hattımız; tek kullanımlık plastik üretimini acilen sınırlandırmak ve atık yönetimimizi kusursuzlaştırmaktır. Bunun yanı sıra, çamaşır makinelerinden sulara karışan tekstil kaynaklı sentetik liflerin azaltılması, sanayi deşarjlarının çok daha sıkı kontrol edilmesi ve toplumda güçlü bir çevre bilinci oluşturulması hayati önem taşımaktadır.
Peki, halihazırda denizlerimize sızmış ve körfez çökellerine yerleşmiş olan mikroplastiklerden nasıl kurtulacağız? İşte bu noktada doğanın bize sunduğu muazzam mekanizmaları doğru okumamız gerekiyor. Deniz tabanındaki karmaşık süreçleri incelediğimizde, doğanın kendi sessiz arıtım yöntemlerinin zaten devrede olduğunu görüyoruz. Örneğin; sudaki demir (Fe) ve mangan (Mn) gibi elementler, mikroplastiklerin üzerine tutunarak onları ağırlaştırıyor ve hızla dibe çökmelerini sağlıyor. Oşinografide "çöplenme" (scavenging) olarak bilinen bu sürecin yanı sıra, deniz tabanında yaşayan mikroskobik canlılar olan bentik diatomlar da devreye giriyor. Bu görünmez kahramanlar, plastik parçacıklarını kendilerine birer tutunma yüzeyi (substrat) olarak seçerek bu sentetik materyalleri adeta deniz dibine hapsediyor.
Sularımızı kurtarmak için atıksu arıtma tesislerinde yalnızca mekanik mikroplastik tutucu ileri arıtma teknolojileri inşa etmekle kalmamalıyız. Gelecekte planlanacak olan tesislerde, doğanın bu milyonlarca yıllık arıtma aklından ilham almalıyız. Demir, mangan ve bentik diatomların mikroplastikleri bağlama ve çöktürme kapasiteleri modern mühendislikle birleştirilerek; yeni nesil, doğa temelli inovatif arıtım teknolojileri geliştirilmelidir. Gerçek ve kalıcı çözüm, doğanın kendi dinamiklerinde saklıdır."