Ana içeriğe geç

Camus’nun ‘‘Yabancı’’sı sinemaya uyarlandı

François Ozon, Albert Camus’nün “Yabancı” romanını beyaz perdeye taşıdı. Filmde Meursault’nun kayıtsızlığı, anlam arayışının boşluğunu kabullenme ve kendi özgürlüğünü fark etmek olarak yansıyor.

Camus’nun ‘‘Yabancı’’sı sinemaya uyarlandı
Birgün
16

Deniz Burak BAYRAK

François Ozon’un ‘Yabancı (L’Étranger)’ uyarlaması, Albert Camus’nün romanında kurduğu dünyayı beyaz perdeye siyah beyaz bir estetikle taşırken, 20’nci yüzyıl insanının her şeye yabancı oluşunu mükemmel hissettiriyor. Benjamin Voisin’in canlandırdığı Meursault, sessiz ve kayıtsız bakışlarıyla hem kendisiyle hem de çevresiyle arasındaki mesafeyi büyütüyor; izleyici onun dünyasına, tuhaf bir ‘yabancılığa’ davet ediliyor.

Film, Fransız sömürgesi olan Cezayir’in sıcak ve kavurucu atmosferini karakterin içsel boşluğunu yansıtan bir öge olarak kullanıyor. Ozon, sömürge toprağının gerilimini sessiz ayrıntılarla hissettiriyor; örneğin, Meursault’nun Marie ile gittiği Majestik Sineması’nda ‘Yerliler Giremez’ tabelasındaki ya da “Ben bir Arabı öldürdüm” repliğindeki gibi. Güneş, deniz ve gökyüzü Meursault’nun eylemlerinin sakinliğini taşıyor. Cezayirli genci vurduğunda bunu ‘güneşin yaptırmış’ olduğunu söylemesi, onu etkileyici bir kayıtsızlık simgesi olarak karşımıza çıkarıyor.

“BUNUN BİR ANLAMI YOK”

Marie ile ilişkisi de bu yabancılaşmayı açığa çıkarıyor. Marie’nin “Beni seviyor musun?” sorusuna, “Bunun bir anlamı yok” demesi, evlenmek isteyip istemediği sorusuna ise “Fark etmez” diye karşılık verişi Meursault’nun insanlarla kurduğu bağların yüzeyselliğini ve anlamsızlığını gözler önüne seriyor. Aynı şekilde, komşusu Solomon’nun köpeğine uyguladığı şiddeti umursamaması veya annesinin cenazesinde gözyaşı dökmemesi, onun duygu dünyasının toplumsal normlardan ne kadar bağımsız olduğunu gösteriyor. İzleyici, romanın ikonik giriş cümlesini doğrudan duymasa da, “Annem bugün öldü ya da belki dün, bilmiyorum” duygusunu film boyunca hissediyor; sessizlikte ve Voisin’in bakışlarında bu var.

Mahkeme sürecinde ise asıl yargılanan, cinayet değil. Yargılananlar; Meursault’nun ağlamaması, pişmanlık göstermemesi, taziyede kahve içmesi, sevgilisiyle sinemaya gitmesi, doğru yerlerde doğru duyguyu sergilememesi. Toplumun tahammül edemediği şey, onun bu ‘uyumsuzluğu’. Ama bunlar onun için bir uyumsuzluk değil; olanı olduğu gibi kabul ediyor sadece. Burada film, Camus’nün absürt fikrine sadık kalıyor. Hayatın kendisi anlam üretmiyor; anlam beklentisi bize ait. Meursault, bu beklentiyi reddettiği için tehlikeli bulunuyor. Savunmalar cinayetten çok, karakterin ahlakına yöneliyor. Seyirci de ister istemez bir insanı suçlu yapanın eylemi mi, yoksa toplumla kurduğu duygusal ilişki mi olduğunu soruyor.

ÖZGÜRLÜĞÜN SİMGESİ

Yabancı’da en etkileyici anlardan biri, finale yaklaşırken rahiple yapılan konuşma. Meursault Tanrı’yı reddediyor, ölümü olduğu gibi kabul ediyor ve rahibe duyduğu öfke, bir isyan ânından çok bir netleşme gibi duruyor. Umut vaadine ihtiyaç duymadığını söylüyor. Bu sahnede Meursault, dünyaya anlam yüklemekten vazgeçtiği ânı net bir şekilde dillendirip haykırışa dönüştürüyor. Bu noktada, egzistansiyalizmden nihilizme kayan çizgiyi ayırt edebiliyoruz. Çünkü hiçbir şeyin anlamı yok. Meursault’nun kayıtsızlığı bize anlam arayışının boşluğunu kabullenmek ve kendi özgürlüğünü fark etmek olarak yansıyor.

Film, izleyiciyi sarsmak için büyük dramatik jestlere ihtiyaç duymuyor. Sıcak güneş, sessiz bakışlar, Voisin’in içe dönük performansı ve Cezayir’in kavurucu boşluğu, Meursault’nun yabancılığını doğrudan hissettiriyor. Ve en sonunda, film bittiğinde Meursault hâlâ sessiz, hâlâ uzak ve insan özgürlüğünün simgesi olarak varoluşunu sürdürüyor.

Kaynağa Git

İlgili Haberler