Tuğçe ÇELİK
Kültürel miras, hafıza, emek ve kimlik meselelerini gastronomi ile sinemanın kesişiminde tartışmaya açan Uluslararası Gastronomi Film Festivali (UGFF), 7 Haziran’a kadar Çeşme’de katılımcıları ağırlayacak.
Festivalin kurucu direktörü Gülper Ergün, gastronominin yalnızca yemekle sınırlı olmadığını; göçü, üretim kültürünü, kadın emeğini ve toplumsal hafızayı da içinde barındırdığını söylüyor.
Sinema ile gastronomiyi buluşturan şeyin “insanı ve onun hikâyesini anlatma çabası” olduğunu belirten Ergün’e göre festival, farklı disiplinler arasında yeni karşılaşma alanları yaratmayı ve kültürel mirası yeni anlatılar üzerinden görünür kılmayı hedefliyor.
Ergün ile gastronomi ve sinemayı aynı zeminde buluşturan festivalin hedeflerini, kültürel mirasın anlatılardaki yerini ve yemek ile hafıza arasındaki ilişkiyi konuştuk.

Gülper Ergün
UGFF, gastronomiyi yalnızca yemek kültürü değil; hafıza, kimlik ve hikâye anlatımı üzerinden ele alıyor. Sinema ile gastronominin en güçlü ortak noktası ne?
Sinema ile gastronominin en güçlü ortak noktası, ikisinin de insanı anlamaya çalışması.
İlk bakışta biri görüntüyle, diğeri tatla çalışan iki ayrı alan gibi görünüyor. Oysa ikisi de insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi anlatıyor. Bir film sahnesi de bir sofra da bize yalnızca o anı göstermiyor; bir yaşam biçimini, bir hafızayı, bir kültürü görünür kılıyor.
Gastronomiyi hiçbir zaman yalnızca yemek olarak düşünmedim. Çünkü bir tarifin içinde göç var, emek var, iklim var, sınıf var, kadınların kuşaktan kuşağa taşıdığı bilgi var. Sinema da benzer şekilde görünmeyeni görünür kılma gücüne sahip.
Belki bu yüzden ikisini yan yana düşünmek bana çok doğal geliyor. Çünkü ikisi de insanın kendisi hakkında anlattığı hikâyelerden oluşuyor. Biri sofrada anlatılıyor, diğeri perdede.
Ve ikisi de aynı soruyu soruyor: Bir toplum kendini nasıl hatırlar?
Çeşme ve Urla son yıllarda gastronomi turizminin önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Festivalin bölgenin kültürel kimliğine nasıl bir katkı sunmasını istiyorsunuz?
Kültürel kimliğin yalnızca tanıtımla değil, anlatıyla da güçlendiğine inanıyoruz.
Urla da Çeşme de yalnızca güzel yemekler yenilen yerler değil. Bu coğrafya aynı zamanda üretim kültürünün, tarım bilgisinin, göçlerin, karşılaşmaların ve birlikte yaşama deneyiminin taşıyıcısı. Festival aracılığıyla görünür kılmaya çalıştığımız şey de tam olarak bu.
Bugün birçok destinasyon gastronomiyi yalnızca ekonomik bir değer olarak konuşuyor. Elbette bunun ekonomik boyutu önemli. Ama bir coğrafyayı gerçekten güçlü kılan şey, kendi hikâyesini anlatabilme becerisi.
Amacımız Çeşme'yi ya da Urla'yı romantik bir kartpostal görüntüsü olarak sunmak değil. Bu toprakların taşıdığı kültürel hafızayı, üretim bilgisini ve insan hikâyelerini görünür kılabilmek.
Festivalin danışma kurulunda farklı alanlardan isimler yer alıyor. Bu çeşitlilik programı nasıl etkiledi?
Bu çeşitliliği festivalin en büyük zenginliklerinden biri olarak görüyoruz. Çünkü gastronomiyi yalnızca mutfakla, sinemayı yalnızca filmle konuştuğumuzda çok önemli alanları kaçırıyoruz. Oysa kültür dediğimiz şey disiplinlerin birbirine değdiği yerde ortaya çıkıyor.
Danışma kurulumuzda sinema, gastronomi, akademi ve kültür dünyasından isimlerin bir arada olması programın da daha katmanlı bir yapıya kavuşmasını sağladı.
Bir yönetmenin baktığı yerle bir akademisyenin baktığı yer aynı değil. Bir şefin dikkat ettiği ayrıntıyla bir kültür insanının dikkat ettiği ayrıntı farklı. Tam da bu farklılıklar yeni düşünme alanları açıyor.
“SineSınıf”, “GastroSınıf” ve “Tasty Cinema” gibi bölümler festivalin dikkat çeken başlıkları arasında. Bu alanları kurgularken nasıl bir yaklaşım benimsediniz? Katılımcıları nasıl bir deneyim bekliyor?
Festivali oluştururken yalnızca izlenen bir program tasarlamak istemedik. Günümüzde kültürel etkinliklerin önemli bir kısmı tek yönlü deneyimlere dönüşüyor. İnsan geliyor, izliyor ve ayrılıyor. Biz ise karşılaşmalar yaratmak istedik.
SineSınıf ve GastroSınıf, öğrencilerle profesyoneller arasında gerçek bir bilgi aktarımı oluşturmayı amaçlıyor. Çünkü kültürel üretimin sürdürülebilir olabilmesi için kuşaklar arasında köprüler kurması önemli.
Tasty Cinema ise başka bir boyut. Orada sinemayı yalnızca gözle değil, bütün duyularla deneyimlemeyi araştırıyoruz. Bir sahnenin tadını, kokusunu ve duygusunu birlikte deneyimlemek aslında hafızayla ilgili çok güçlü bir alan açıyor.
Uluslararası Klazomenai Kısa Film Yarışması festivalin dikkat çeken bölümlerinden biri. Başvurularda sizi en çok hangi hikâyeler heyecanlandırıyor?
Bizi heyecanlandıran şey çoğu zaman büyük hikâyeler değil. Tam tersine, küçük görünen ama içinde büyük bir insanlık hâli taşıyan hikâyeler.
Bir üreticinin toprağıyla ilişkisi, bir ailenin kuşaktan kuşağa aktardığı tarif, kaybolmaya yüz tutmuş bir üretim biçimi ya da bir göç hikâyesi gibi. Gastronomi dediğimiz şey aslında gündelik hayatın içindeki büyük insan hikâyelerinden oluşuyor.
Bu yıl başvurularda özellikle hafıza, sürdürülebilirlik, kadın emeği ve kültürel miras konularının daha görünür olması bizi umutlandırdı.
Genç yönetmenlerin gastronomiyi artık yalnızca yemek olarak değil, düşünsel bir alan olarak ele almaya başlaması çok kıymetli.
Sizce yemek artık sinemada yalnızca bir dekor değil, toplumsal meseleleri anlatan politik bir alan hâline mi geliyor?
Aslında yemek her zaman toplumsal meseleleri anlatır. Sadece biz uzun süre onu öyle okumadık.
Bir toplumun ne ürettiği, neyi tükettiği, neye erişebildiği, hangi bilgiyi koruyabildiği ya da hangi üretim biçimlerini kaybettiği toplumla ilgilidir. Bugün gastronomi filmlerinde de bunu daha net görüyoruz.
İklim krizini, göçü, emek sömürüsünü, gıda adaletini ya da kültürel hafızanın kaybını anlatırken çoğu zaman yemek güçlü bir anlatı aracına dönüşüyor. Çünkü yemek hayatın merkezinde duruyor. Hayatın merkezinde duran hiçbir şey toplumdan uzak değildir.
Türkiye’de kültür-sanat alanında festival üretmek giderek zorlaşıyor. UGFF’yi hayata geçirirken en büyük zorluk neydi?
Açıkçası en büyük zorluk maddi ya da lojistik meseleler olmadı. Bizi en çok düşündüren şey, neden böyle bir festivale ihtiyaç olduğunu anlatabilmekti. Çünkü bugün kültür alanında çok fazla etkinlik var. Ama insanların gerçekten karşılaşabildiği alanlar giderek azalıyor.
Gastronomiyle sinemayı yan yana getirirken yalnızca yeni bir festival tasarlamıyorduk; farklı disiplinlerin, kuşakların ve hayat deneyimlerinin bir araya gelebileceği bir alan öneriyorduk. Yeni fikirlerin kaderi biraz böyledir. Önce varlık sebebini anlatmak zorundadır. Geriye dönüp baktığımda, insanların festivalle kurduğu bağ şunu gösteriyor: İnsanlar hâlâ düşünmeye, konuşmaya, birlikte üretmeye ve birbirinin hikâyesini dinlemeye ihtiyaç duyuyor.