Ana içeriğe geç

Pazarlama 7.0 dönemi başlıyor! Murat Ülker yapay zeka çağında zihin merkezli pazarlamanın şifrelerini yazdı!

İş insanı Murat Ülker, pazarlama dünyasının önemli ismi Philip Kotler ve arkadaşları tarafından kaleme alınan "Marketing 7.0" kitabının ilk bölümünü kendi internet sitesinde inceleyerek yapay zeka çağında pazarlamanın yeni kodlarını paylaştı.

Pazarlama 7.0 dönemi başlıyor! Murat Ülker yapay zeka çağında zihin merkezli pazarlamanın şifrelerini yazdı!
Yeni Akit Gazetesi
16

Teknolojinin tüketiciyi "artırılmış insana" dönüştürdüğünü belirten Ülker, artık algoritmaları manipüle etmek yerine doğrudan insan zihnine hitap eden "zihin merkezli pazarlama" ve "brandformance" stratejilerinin öne çıktığını vurguladı.

İş insanı Murat Ülker, pazarlama dünyasının önemli ismi Philip Kotler ve arkadaşları tarafından kaleme alınan "Marketing 7.0" kitabının ilk bölümünü kendi internet sitesinde inceleyerek yapay zeka çağında pazarlamanın yeni kodlarını paylaştı.

Sabah kaktınız ve telefonunuzu elinize aldınız, bir sosyal medya platformunda karşınıza çıkan ilk içerik, algoritmanın o an sizin için seçtiği bir içerik. Belki tuttuğunuz takımın dün akşamki maçından bir kesit, belki bir haber. Ama aynı saatte başka bir kullanıcı tamamen farklı bir akışa bakıyor. Kahvenizi içerken sosyal medyada bir video izlediniz mi, gerçekten ilginizi çekecek öneriler sizi bekliyor. Alışveriş yapmak için bir e-ticaret uygulamasına girdiniz; ana sayfadaki ilk beş ürün son aramalarınızla doğrudan ilişkili olarak size gösteriliyor. Akşam webte TV açtınız, size öneriler hazır.

Bunların hiçbiri tesadüf değil. Dijitalde gerçekleştirdiğiniz ve hatta gerçekleştirmediğiniz her tıklama, her saniyelik duraklama, her kaydırma, her beğeni, her yorum, kaydediliyor, işleniyor ve değerlendirilip size tekrar sunuluyor. Bunun ne kadar farkındasınız, umursuyor musunuz? Ben ise müteşekkirim, zira sistem bana hizmet ediyor.

Philip Kotler, Hermawan Kartajaya ve Iwan Setiawan birlikte kaleme aldıkları Marketing 7.0: A Guide for Thinking Marketers in the Age of AI (Pazarlama 7.0: Yapay Zeka Çağında Düşünen Pazarlamacılar için Bir Kılavuz) kitabında (*) pazarlamanın insan zihnini nasıl etkileyebileceği ve teknolojinin bu süreci nasıl mümkün kıldığı sorusuna yanıt arıyorlar. Kotler, pazarlama teorisinin kurucu isimlerinden; uzun yıllardır alana hem akademik hem pratik anlamda çok değerli katkıları var. Kartajaya ve Setiawan ise Güneydoğu Asya merkezli MCorp’un kurucu ve yönetici isimleri; Kotler ile bu serinin önceki kitaplarında da birlikte çalışmış, deneyimli pazarlama profesyonelleri. Elimizdeki eser Marketing X.0 serisinin beşinci kitabı.

Yazarlar serinin numaralandırmasını bir yazılım güncellemesine benzetiyor. Chrome 133. sürümündeyse, Windows 1985’ten beri defalarca güncellendiyse, pazarlamanın da her dönemin koşullarına göre yeni bir sürüm çıkarması olağan diyorlar. 2010’da yayımlanan Marketing 3.0 insan odaklılığı getirmişti. Ürün veya müşteriyi değil; insanı merkeze almıştı. Marketing 4.0 sosyal medyayla tüketicinin ilişkisini, 5.0 yapay zekayla segmentasyonu, 6.0 gelişen teknolojilerle birlikte fiziksel ve dijital arasındaki sınırın silinmesini, yani fijitali anlatmıştı.

7.0, artık doğrudan insan zihni ile ilgileniyor. Bu kitapta ortaya attıkları kavram “mind centric marketing” yani zihin merkezli pazarlama.

Yazarlar, insanın zihnine ulaşmak, yani rezonans yaratmak için; sosyal, kişisel ve deneyimsel olmak üzere üç kapı olduğunu söylüyorlar.

İlki Sosyal Kapı

Müşteriler markaları tek başına değerlendirmez; başka insanların ne düşündüğü onlar için bir onaydır. Sosyal ipuçları beynimizde yorumlanır. Güvenilir bir geçmişi olan itibarlı bir marka toplum nezdinde kabul görüyorsa biz buna güveniriz. Pazarlamada buna social proof yani sosyal kanıt diyoruz. Müşteri yorumları, dükkanların önündeki uzun kuyruklar, ana akım medyada yer almak, bilinen markalarla ve kişilerle iş birlikleri gibi tüm bunlar bu mekanizmayı aktive eder.

İkinci mekanizma ayna nöronları, biz bir eylemi yaparken de izlerken de aktif oluyorlar. Yazarlar Duolingo’nun TikTok ve YouTube Shorts’ta Z kuşağına hitap eden mizahi içeriklerini bu mekanizmanın başarılı bir örneği olarak gösteriyor. Viral içerik, yüksek etkileşim, izleyicinin kendini o dili öğrenmek anında hissetmesi, sizi uygulamayı indirmeye ikna ediyor.

İkincisi Kişisel Kapı

Sosyal ipuçları duygusal, kişisel ipuçları ise daha rasyonel bir işleyişi devreye sokuyor. Yazarlar burada Daniel Kahneman’ın Thinking, Fast and Slow (Hızlı ve Yavaş Düşünmek) kitabındaki iki sistem modeline atıfta bulunuyor. Sistem 1 hızlı ve duygusal, Sistem 2 yavaş ve rasyonel. Beyinde bu ikisi arasında, salience network dedikleri bir bekçi ağ var. Önemine göre hangi mesaj derinlemesine işlenmeyi hak ediyor, hangisi safsata; filtreyi geçen mesajlar prefrontal kortekse ulaşıyor ve orada geçmiş deneyimle, mevcut bilgiyle karşılaştırılıp değerlendiriliyor. Mesaj ne kadar ilgili ise, beynin onu işlemesi o kadar kolay, nihayetinde eyleme dönüşmesi de daha yüksek ihtimal.

Bu yapay zekanın pazarlamadaki önemini açıklıyor. Modern yapay zeka modelleri, özellikle sinir ağları, prefrontal korteksin analitik sürecini taklit etmek üzere eğitiliyor. Hangi mesaj bu kişiyi doğrudan ilgilendiriyor, sorusunu yapay zeka kolaylıkla yanıtlıyor ve kişisel kapıyı açması için pazarlamacıya yol gösteriyor. İşte bu yüzden aynı sosyal medya platformlarını kullanan kişilere sunulan içerikler farklıdır.

Üçüncüsü Deneyimsel Kapı

Burada hedef hafıza. Bir kategori aklınıza geldiğinde ilk hatırladığınız marka yani top of mind neyse, sonraki satın alma kararında o markanın önceliği vardır. Beynimiz duygusal açıdan yoğun anları uzun vadeli hafızaya kaydederek karar anlarında önceliklendiriyor.

En etkili deneyimler, aşinalık ile yenilik arasındaki dengeyi tutturanlar. Tamamen aşina olduğunuz; her şeyini bildiğiniz şey sıkıcıdır, tamamen yeni olan ise ürkütür. İkisinin karışımı dikkat çeker, önceliklendirilir. Kore menşeli gözlük markası Gentle Monster’ın mağazaları bu dengenin güzel bir örneği: Kapıdan girince bir bizon var, göz kırpan büyük bir göz heykeli var. Bir mağazaya girdiğinizde karşılaşmayı beklemeyeceğiniz şeyler, ama rafta düzgünce dizilmiş gözlükler, denemek imkanı, sorularınızı yanıtlayacak mağaza personeli gibi klasik bir gözlükçüden eksiği de yok. Böylece müşteri ne yabancılık hissediyor ne de sıkılıyor, ilişki tam kıvamında diyebiliriz.

İnsanın hafızasına bir şey kazımak için çoklu duyusal deneyimlerin daha yararlı olduğunu söylüyor yazarlar. Görmek, işitmek, dokunmak farklı beyin bölgelerini aktive ediyor ve bunlar birbirleriyle tutarlıysa zihinde kalan iz çok daha net oluyor. Four Seasons’ın Hawaii’deki tatil köylerinden bir örnek veriyorlar. Misafirler daha tesise varmadan sağlık anketi dolduruyor, termal görüntüleme yapılıyor; masajlar o kişinin gergin kaslarına göre şekilleniyor, 20 dakikalık VR oturumları görüntüyü, sesi, dokunuşu ve kokuyu birbiriyle uyum içinde sunuyor. Siz ilk defa böyle bir deneyim yaşadığınız için bu anı unutamıyorsunuz.

Yazarlar, bugünün tüketicisini tanımlarken augmented human, yani “artırılmış insan” kavramını kullanıyorlar. Dijital araçlarla düşünen, karar veren, hatta duygularını yönetmeye çalışan, telefonu bir uzvu gibi kullanan bir insantipi. Bu tip aynı zamanda reklamlara karşı bir nevi kör, sosyal olarak parçalanmış, tutumlu ve seçici davranıyor. Yani artık pazarlamacıların karşısında sabırla mesajı dinleyen bir tüketici yok; mesajı önce filtreleyen, sonra dinlemeye kendisi karar veren bir insan var. “Filtering, fragmented, frugal” kavramları bunlar, daha sonra açıklayacağız.

Kitap üç kısımdan oluşuyor, ilk kısım teşhis; neden bu devirde Marketing 7.0 konuşuyoruz. İkinci kısım yöntem; bilişsel pusula (cognitive compass) ne demek, zihni nasıl haritalarız sorularına odaklanıyor. Üçüncü kısım uygulamak, marka hikayeciliği, değer önermesi, satış yaklaşımı, müşteri deneyimi gibi.

TEKNOLOJİ TÜKETİCİYİ DEĞİŞTİRDİ!

Bir zamanlar bilgisayar denen şey bir insandı. 17. yüzyıldan 20. yüzyılın ortasına kadar, masada oturup uzun matematiksel hesapları elle yapan kişilere bilgisayar denirmiş. Genellikle kadınlardan oluşan ekipler astronomi tabloları hazırlar, savaş dönemlerinde hesaplar yapar, erken uzay çalışmalarına destek verirmiş. Elektronik makinelerin gelmesiyle birlikte, insan makineye ne hesaplayacağını anlatan kişi; yani yazılımcı konumuna geçmiş. Yapay zeka ile birlikte bu rol bir kez daha değişiyor. Artık insan önce veriyi ve istemi onun anlayacağı şekilde hazırlıyor, veriden ve istemden örüntüleri çıkarmasını istiyor. Yazarların deyimiyle insan artık eğitmen rolü üstleniyor. Yapay zeka geliştikçe ve kendi kendine öğrenebilir hale geldikçe insan bir adım daha geri çekiliyor, bir nevi orkestrasyon yapıyor. Hedefi koyuyor, genel çerçeveyi çiziyor ama her detay için yoğun mesai harcamıyor. Farkediyorsanız insan her adımda makineye işi biraz daha devrediyor, kendisini daha üst bir mevkide konumlandırıyor. Bu nereye varacak, tepede kim olacak ve ne yapacak? Bunu anlamak için yapay zekanın geçtiği dört aşamaya bakalım.

Aşamalardan ilki Rule Based AI, yani Kural Temelli Yapay Zeka. Eğer müşteri sepete ürün eklerse ama ödeme yapmazsa, hatırlatma maili gönder gibi basit, eğer ve o zaman mantığıyla çalışan sistemler. Pazarlama otomasyon araçlarının çoğu, hala bu sistemin mantığını temel alır.

İkincisi Predictive AI, yani Öngörücü Yapay Zeka. Geçmiş veriyi istatistikle işleyip; hangi müşterinin, hangi ürünü, ne zaman, hangi koşullarda sepetine ekleyeceğini, bir sonraki satın almanın nasıl gerçekleşeceğini öngören bir tahmin yaklaşımı.

Üçüncüsü Generative AI, Üretken Yapay Zeka. Burada metin, görsel, kod, plan üretebilen sistemlerden bahsediyoruz.

Dördüncüsü ise henüz hayatımıza girmeye başlayan ve iş dünyasının gündemini oldukça meşgul eden Agentic AI, yani Ajan Yapay Zeka. Sizinle birlikte çalışan, bir hedef koyduğunuzda adımları kendi planlayıp yürütebilen bir yapı, mesela marka bilinirliğini artırmak gibi bir hedef verdiniz, sistem hedef kitleyi belirledi, yaratıcı varyasyonları dener, medya bütçesini gerçek zamanlı olarak planlar ve optimize eder, satışa kadar baştan sona yönetir. Bugün bir pazarlama ekibinin yaptığı işin çok büyük bir kısmını, bir pazarlamacının gözetimi altında gerçekleştirir.

Bu dört aşamanın ardından geldiğimiz noktada artık AGI, Artificial General Intelligence yani Genel Yapay Zeka konuşuyoruz.

AGI, makinelerin insana denk; hatta insanı aşan bir zeka seviyesine ulaşmasını tarif ediyor. İnsan seviyesindeki yapay zeka fikri 1950’lere kadar gidiyor ama uzun yıllar boyunca büyük ölçüde teorik bir tartışma olarak kalmış. Kasım 2022’de ChatGPT’nin yayınlanması ile birlikte işler bir anda değişti. İlk beş günde bir milyon kişiye ulaşan sistem, tüm büyük teknoloji şirketlerini yarışa soktu. Microsoft OpenAI’ya ana yatırımcı oldu, ürünü Copilot’a entegre etti. Google kendi arama ekranına yapay zeka modunu getirdi. Meta, WhatsApp ve Instagram’a Meta AI’yı yerleştirdi. 2025 Ocak’ında Çin merkezli DeepSeek, R1 modeliyle sahneye geldi ve ChatGPT’nin kapasitesini çok daha düşük bir maliyetle sunduğunu iddia etti. Sanıyorum ki bugün adından en çok söz ettiren Anthropic, yeni modelleri Claude Mythos’un henüz yayınlanamayacak kadar ileri seviyede olduğundan dolayı beklettiklerini açıklayarak yakın zamanda yine epey konuşuldular.

2025 yılında McKinsey’in yayınladığı rapor, şirketlerin yüzde doksan ikisinin önümüzdeki üç yılda üretken yapay zekaya yatırım yapmayı planladığını gösterdi. Küresel iş gücünün yüzde elli sekizi zaten yapay zekayı verimlilik için kullanıyor. Kaliforniya San Diego Üniversitesi’nin Mart 2025’te yayınlanan bir çalışmasına göre; GPT 4.5’e insan gibi davran talimatı verildiğinde model, insan yargıçların yüzde yetmiş üçünü kandırmayı başarmış. Yani insan ile makine ayrımının klasik bir referans noktası olan Turing testini geçmiş. Filtered adlı bir şirketin Reddit ve Quora tartışmalarını inceleyerek yaptığı araştırmada, 2025’te yapay zekanın en yaygın kullanım amacının fikir üretimi ya da içerik yazımı değil; terapi ve arkadaşlık olduğu ortaya çıkmış. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir durum!

Yazarlar bu noktada AGI’ye giden yolu altı insani niteliğe ayırarak kitabın en önemli çerçevelerinden birini ortaya koyuyorlar. Düşünmek, iletişim, algılamak, icra, hayal ve bağlantı. Makinenin yaptığı şey insanı taklit etmek, bunu biliyoruz. Bazısında oldukça ilerlemiş, bazısında hala epey gerilerde. Şimdi bu tablodaki pazarlamacının rolünü netleştirelim.

Düşünen Makine

Yapay zeka modelleri neural network dedikleri, insan beynindeki bağlı nöronları taklit eden yapılarla çalışıyor. Geçmiş veriden öğreniyor, örüntüleri fark ediyor, karar veriyor. Makine büyük veriyle çok iyi düşünüyor; az veriyle düşünemiyor. İnsan ise benzer bir şeyi hiç yaşamadığı halde çıkarımlarda bulunarak doğru tepkiler verebiliyor. Yazarlar bu alanda zero shot learning yani sıfır atışlı öğrenmek diye bir çabadan bahsediyor, lakin insan esnekliği henüz yakalanmış değil.

Yapay zeka gerçekten çok iyi düşünüyor olabilir, ancak pazarlamacının sezgisini yabana atamayız. Müşteri bir insandır; onu veriye indirgerseniz meselenin özünü kaçırırsınız.

Konuşan Makine

Dil, düşünceyi aktarmanın birincil aracıdır ve insanın en güçlü icatlarından biridir. Yazarlar Coca-Cola’nın Share a Coke kampanyasından örnek veriyor. ABD versiyonunda şişelere popüler isimler basılmış; Çin versiyonunda ise isimler o kadar çeşitli ve toplulukçu kültür o kadar baskın ki, “Xiǎo Kě’ài” (Ufaklık) veya “Dàshén” (Usta) gibi sosyal kimlik etiketleri kullanılmış. Türkiye’de de benzer bir uygulama görmüştük; kutuların üstünde hem isimler hem de toplumda kullanılan bazı hitap şekilleri vardı. Marka aynı, fikir aynı; ancak farklı dilde başka şekilde çalışıyor. Çünkü bu şekilde rezone ediyor. Bugün LLM’lerin temel akıl yürütmesi hala büyük ölçüde İngilizce üzerinden. Çok değişik dillerde girdi ve çıktı destekliyorlar ama sistemin mantık yapısı İngilizceye göre şekillenmiş durumda. DeepSeek gibi Çin merkezli modellerde bile böyle; eğitim verisinden dolayı İngilizce öne çıkıyor. Bu pazarlama için büyük bir darboğaz, çünkü bir mesaj iyi tercüme edilse bile ardındaki düşünce yapısı başka bir kültürden geliyorsa anlatının önemli bir kısmı kayboluyor. Pazarlamacılar yapay zekaya güvenerek müşteriyle doğrudan konuşmayı azaltırsa, derin içgörülerin asıl kaynağı olan birebir teması kaybederler. Onçin GOYA yani Gez Yerinde Oturma eylemi çok mühim!

Hisseden Makine

İnsan zekasının sadece beyinde olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Zeka tüm bedendedir. Ellerimizle dokunduğumuzda, kulağımızla duyduğumuzda, burnumuzla kokladığımızda çevremizi bir bütün olarak kavrarız. Makineler bu kapasiteyi kamera, mikrofon, dokunma sensörü gibi araçlarla yakalamaya çalışıyor. Telefonumuzun kamerası yüzümüzün ifadelerini okuyor, konuşma tanıma sistemleri sesi metne çeviriyor, hareket sensörleri otonom araçları yönlendiriyor. Elektronik burun ve elektronik dil diye adlandırılan sistemler koku ve tat için geliştiriliyor; fakat bunlar hala diğerlerinin gerisinde. Fütürist Amy Webb’in ortaya attığı living intelligence yani yaşayan zeka kavramı oldukça önemli; sensörler ve kameralarla gerçek zamanlı çevresinden öğrenen yani farkında olan bir sistemin beslediği bir yapay zekadan bahsediyoruz.

İşin pazarlama tarafında ise yazarlar araştırmacının müşteriyi kendi ortamında gözlemlemesi, evlerine, iş yerlerine, alışveriş mekanlarına gitmesini, yani etnografik yaklaşımı ön plana çıkarıyorlar. Sensörler çevreyi okuyabilir ama bağlamı anlayamaz. İnsanın bir tebessümü mutluluğa da, mahcubiyete de, sinir bozukluğuna da işaret edebilir. Bilgiyi bağlama oturtmadan yorumlayamazsınız, bu ayrımı en azından şimdilik ancak insan yapabiliyor. Bunun adı bizde TÜYO yani tüketicine yakın ol!

İcra Eden Makine.

Bir düşünce eyleme dönüşmelidir. İnsanda bu eylem satın alma veya tavsiye etme olabilir; makinede RPA (robotik süreç otomasyonu) veya fiziksel robotik biçiminde ortaya çıkıyor. Bir bankanın kredi başvurularını RPA ile baştan sona işlemesini, veya daha çok yurtdışındaki otellerde karşılaştığımız robot resepsiyonistleri düşünebilirsiniz. Pazarlamada Ajanik Yapay Zeka kampanya yöneticisi rolünü üstleniyor. Hedefi veriyorsunuz ve medya bütçesini dağıtıyor, yaratıcı varyasyonları deniyor, A/B testleri tek başına yürütüyor. Bu otomasyon hızlandıkça ne oluyor dersiniz? Pazarlamacı girdiye ve çıktıya bakıyor, aradaki mekanizmayı sormuyor; yani süreci atlıyor. Halbuki iletişimde sürdürülebilirliği sağlamak için bir pazarlamacının neden ve nasıl sorularına doğru yanıtlar verebilmesi gerekir.

Hayal Eden Makine

Hayal gücü, var olmayanı kafada canlandırma, soyut düşünme, metaforla analoji kurmak; bu becerilerin makineye aktarılması diğer beş boyuttan çok daha zor. Üretken Yapay Zekanın bir anlamda hayal edebildiği doğru ama bu eğitim verisinin sınırlarının dışına çıkamayan bir hayal gücü. Yepyeni bir vizyonu, denenmemiş bir fikri üretmek hala insanın işi. Makine bu sınırı aşmaya çalıştığında, yapay zeka halüsinasyonu dediğimiz şey meydana geliyor. Hayal ile halüsinasyon arasındaki fark sadece kalite meselesi değil; kökünde nitelik farkı var. İnsan hayali bir bağlamı, bir deneyimi, bir amacı referans alır; halüsinasyon rastgele veri örüntüsünden doğar. Yani makinenin hayal ettiği şey gerçekten bir işe yarayabilir, ancak bu temelde bir tesadüften yani olasılık hesabından öteye geçemez; halbuki biz tevafuka inanırız (**).

Bağlanan Makine

İnsan sosyal bir varlık. Beynin özel bir fonksiyonu sosyal etkileşimleri yönetiyor, zayıf sosyal bağların bilişsel gerilemeyle ilişkisi üzerinde defalarca çalışılmış. Makineler bu bağlantıyı farklı bir biçimde üretmeye başladı. IoT cihazları birbirine bağlıyor, blockchain makineler arası güvenli veri paylaşımı sağlıyor. 2024’te yayınlanan bir çalışma, bir yapay zeka modelinin bir görevi öğrendikten sonra onu başka bir yapay zekaya öğretebildiğini göstermiş. Yani makineler kendi aralarında bilgi alışverişi yapıyor artık.

Gelişmeler Böyle, Pazarlamacı Nasıl Bir Rol Üstlenecek?

Makineler insan yeteneklerinin her birini ayrı ayrı taklit etme yolunda. Düşünebilen makine strateji kurabilir; konuşabilen makine marka anlatımını yönetebilir; algılayabilen makine müşteri ihtiyacını sezebilir; icra eden makine kampanya yürütebilir; hayal eden makine deneyim tasarlayabilir; bağlanan makine ilişki yönetebilir. Bu pencereden bakıldığında her biri tek başına insanın pazarlamadaki rolünü azaltabileği aşikar; ancak yapay zekanın meselelere insan gibi bütünsel bakıp ötesini berisini görebilmesi için daha zamana ihtiyacı var diye düşünüyorum. AGI’nin yakın olduğu iddiasının hala tartışmalı olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Altı boyutun tamamında insan seviyesine ulaşmak epey uzak bir hedef. Makineler düşünmenin bazı kısımlarını, iletişimin büyük bir kısmını, algılamanın sınırlı bir kısmını, icranın önemli bir bölümünü yapıyor; ama hayal ve bağlantı taraflarında hala büyük boşluklar var. İletişim esnafı için paniğe kapılmak yersiz, ancak rehavete kapılmak da bir o kadar yanlış. Makinenin yapabildiklerini değerlendirmemiz, yapamadıklarının farkında olmamız; yani oyunu doğru okumamız gerektiğini düşünüyorum.

Makinenin neyi yapıp neyi henüz yapamayacağı üzerinde konuştuk. Peki yapay zekanın bu denli yaygınlaşması pazarlamayı nasıl etkiledi? Ne oldu da markalar birbirine bu kadar benzemeye başladı? Buradan devam edelim.

VUCA akronimini hatırlayalım; Yahya Ülker yazmıştı, ben de paylaşmıştım. Oliver Banks’in perakendenin dönüşümü ile ilgili kitabı hakkındaki yazımda da vardı. 1980’lerde ABD Savaş Akademisi’nde üretilen akronim:

Volatility: Oynaklık

Uncertainty: Belirsizlik

Complexity: Karmaşıklık

Ambiguity: Muğlaklık

Günümüzde piyasaların durumu şirketleri uzun vadeli planları rafa kaldırmaya, kısa vadeye odaklanmaya, ölçüp hızlı sonuç veren aksiyonlara zorluyor. Şirket kısa vadeye odaklandıkça pazarlama bu yönde pozisyon alıyor. Ama bu kısa vade odaklı pazarlama anlayışının ağır yan etkileri var.

Yazarların paylaştığı verilere göre 2025 yılında CEO değişiminde rekor kırılmış. Spencer Stuart’ın ölçümlerine göre ortalama CMO’nun görev süresi dört yılın biraz üzerinde, çoğu zaman kurduğu stratejinin neticesini görmeden ayrılmış. CEO hatta yönetim kurulu orta vadeye odaklanıyor. Tepeden tabana şirketin her kademisinde kısa vadeye odaklanmak kabul ve değer görüyor.

Deloitte ve Gartner’ın verisine göre pazarlama bütçesinin yarıdan fazlası artık dijitalin elinde, bunun içinde en büyük pay performans pazarlamasında; yani marka hikayesi anlatan, duygusal bağ kurmaya çalışan reklamlardan ziyade; fırsatı kaçırma, hemen satın al türünden doğrudan satışa odaklı reklamlar. Performans pazarlaması hızlı, ölçülebilir, veriyle sürekli iyileştirilebilir. Yöneticiler üç aylık marka sağlığı raporunu beklemeden sonucu anlık görüyor, bütçeyi hemen optimize ediyor. Tabii diğer şirketler de aynını yapıyor; dijital platformların çoğu açık artırma mantığıyla çalıştığı için reklam maliyetleri sürekli artıyor. Tüketici bu süreçte yorulmaz mı? Sürekli aynı indirim mesajını arka arkaya görmek, ilk etapta ilgi çekici olabilir ama bir noktadan sonra sürekli indirimle beslenen bir müşteri, fiyata bağlanır; markanıza değil, daha iyi teklifi gören sizden vazgeçer.

Meselenin ikinci katmanı ise yapay zekanın esas işleyiş mantığı, ile ilgili algoritma geçmiş tercihlerinize bakıp bunu seven şunu da sever mantığıyla öneriyor. Bu sistem zamanla kullanıcıyı kendi balonunun içine hapsediyor. Nihayetinde markalar birbirine benziyor, kısa vade odaklılık farklılaşmaya imkan vermiyor; yapay zeka farklılaşmayı baltalıyor, birbirinden öğrenen yapay zeka ile orijinallik yok mu olacak?

Pazarlamacıda Zihniyet Değişikliği

Yazarlar, 2010’da yeni bir pazarlamacı kuşağının ortaya çıktığını söylüyor. Pazarlamada artık müşterinin psikolojisinin derununu anlamak önemli değil, sistemi çözmek öğretiliyor. Çoğu yapay zeka destekli teknolojik altyapılar kullanılıyor. Günümüz pazarlama eğitimi ağırlıklı olarak algoritmayı nasıl manipüle ederim, performans metriğini nasıl optimize ederim üzerine kurulu…

Halbuki eski kuşak pazarlamayı sanata yakın buluyordu, çünkü elinde bugünkü teknolojiler yoktu. Yeni kuşak pazarlamayı bir bilim gibi görüyor. Bunda bir sorun yok ama teknolojik altyapı amaç haline gelince sorun oluyor. Pazarlama trendin peşinden koşmaya mecbur kalıyor, tutarlı bir konumlanmadan çok her hafta yeni bir trend, çok iyi performans gösteren yeni bir reklam türevi deneniyor. Bu da markanın özünü aşındırıyor. Bu tespitleri eskiyi yücelten yeniyi ise kötüleyen klişe bir anlatı olarak değerlendirmeyiniz. Elbette eski kuşak pazarlamacıların da hepsi derin bir müşteri psikolojisi anlayışıyla çalışmıyordu; ellerinde gerekli araçlar olmadığı için daha sezgisel gitmek zorundaydılar. Yeni kuşak pazarlamacılar içinde de işini sanat gibi icra edenler, müşterinin zihnini çözmeye uğraşanlar çok; mesele sahip olduğunuz zihniyet.

Brandformance, Marka Verimi

Yazarlara göre çözüm, performans pazarlaması ve marka inşası kavramlarını birleştirmek. Bu iki yaklaşımı aynı kampanyada birleştiren brandformance kavramının da yani performans odaklı bir kampanyanın, aynı zamanda marka hikayesinin bir parçası olarak işlev görmesi gerekiyor.

IKEA Kanada’nın 2025’te yürüttüğü “u up” kampanyası güzel bir örnek: Gece on ile sabah beş arasında Instagram’da hala aktif olan kullanıcılara uyanık mısın, diye özelden mesaj atıyorlar, cevap verenler yatak siparişlerinde yüzde on beş indirim kazanıyor. Flört kültüründen çalınan bir ifadeyi uykuya ve öz bakıma çeviriyorlar. Doğrudan satış tarafı var. Konuştuğu tonla genç kitlede rezonans yaratabiliyor, marka hikayesinin de yeri var, hem performans hem marka inşası.

Bölümün önemli kısımlarından biri de Paul MacLean’ın 1960’larda ortaya attığı “triune brain” modeli. Bu modele göre beyin üç katmanda işliyor. Sürüngen beyin içgüdüsel, savaş ya da kaç tepkilerinden sorumlu; limbik sistem duyguların, sosyal bağların, hafızanın olduğu yer; neokorteks mantık, dil, karmaşık problem çözmek konularında uzman. Performance marketing daha çok sürüngen beyne hitap ediyor. Son üç adet, bu gece sona eriyor gibi uyaranlar ile aciliyet duygusu yaratıyor. Limbik sistemi, yani duygu ve hafızayı uyarmıyor; müşteri aldığı şey ile marka arasında bir bağ kurmuyor, rasyonel bir farklılaşmak da yok. Sonuç olarak performans kampanyası satış yapıyor ama sadakat oluşturmuyor. Daha iyi teklifi gören ertesi gün başka bir markadan alışveriş yapıyor. Marka inşaasında ise duygusal bağ kuruluyor, markanın rakiplerinden farklılaştığı noktalar net, hafızada hatırlanmaya değer bir iz bırakıyor. Üç katman beraber çalışıyor.

Şimdi yazarların augmented human (artılmış insan) olarak tanımladığı; yani dijital araçlarla düşünen, filtreleyen, parçalanmış, tutumlu yeni insan tipine; yani bugünün tüketicisine bakalım.

Gallup ve Telescope’un yaptığı bir çalışma iyi bir başlangıç noktası. Amerikalıların yüzde doksan dokuzu son bir hafta içinde yapay zeka destekli bir ürün kullanmış; ama üçte ikisi bunu kullandığının farkında bile değil. Yani teknoloji artık fark edilebilir bir şey olmaktan çıkmış, gündelik hayata çoktan karışmış durumda.

Yazarlar artırılmış insanı beş davranışla tanımlıyor. Birincisi bilişsel dışsallaştırmak; telefon numarası, doğum günü, randevular gibi şeyleri artık aklımızda tutmuyoruz. İkincisi duyguyu içerikle yönetmek; mesela sabah motive eden, akşam sakinleştiren, üzgün hissettiğimiz anda melankolik bir müzik listesi. Üçüncüsü dijital öncelikli sosyalleşmek; mesela genç kuşağın aynı odada otururken bile karşılıklı diyalog yerine dijitalden sohbet yazışması. Dördüncüsü yapay zeka yönlendirmeli tüketim; artık ne göreceğine, ne satın aldığına algoritmalar karar veriyor. Beşincisi fiziksel ve dijitalin iç içe geçtiği alışveriş; mağazadaki QR kod, dijital cüzdan, ekran tabanlı öneriler. Tüm bunlar artık aynı deneyimin parçası sayılıyor.

Bu beş davranış insanı daha verimli kılıyor ama pazarlamacı için üç büyük zorluk oluşuyor; agresif filtrelemek, sosyal parçalanmak ve seçici tutumluluk.

Agresif Filtrelemek

Banner körlüğü kavramı 90’ların sonunda, web reklamcılığının başlangıç günlerinde doğdu. Web sitelerinde kenarlarda duran reklamları zamanla hiç görmez olduk; beyin bu bölgeleri otomatik olarak es geçmeye alıştı. Bugün aynı alışkanlık çok daha belirgindir. Sosyal medyadaki sonsuz akış, her taraftaki pop uplar, tekraren aynı formatta yapay zeka ile üretilmiş içerikler gibi bombardımanlar; beyin bu bilişsel yoğunluğu yönetebilmek için kestirmeleri kullanır. Reklamı andıran ne varsa, bireysel filtremiz bunu hemen tespit ediyor. Bize gösterim sayıları yükselse bile etkisi geçmişteki etkileşime kıyasla azalıyor.

Yazarların önerdiği çıkış, cilasız, olduğu gibi, gerçek hayata benzer içerik, mesela profesyonel olmayan bir ışıklandırmak, kameranın titremesinden dolayı hafif bulanık görüntüler, kadrajın kenarında unutulmuş bir ayrıntı; yani işin içinde insanın olduğunu hissettiren ufacık şeyleri havi reklam mesajınız sosyal medyadaki doğal akıştan kopmuyor; arkadaşınızın paylaştığı videoyla aynı estetikte olduğu için filtreyi belki aşabiliyor. Beyniniz yıllardır reklam böyle görünür şablonuyla çalıştığı için bu şablonu kıran içerik dikkat çekiyor.

Yazarlar meseleyi bilişsel bilim alanından üç mekanizmayla açıklıyor ve meseleyi anlamamız için bu üçünü birlikte okumak gerekiyor. İlki duyusal kapılamak denilen mekanizma, bu beynin ilk filtresi. Duyularımız zaten işleyebileceğimizden çok daha fazla veri topluyor. Beynimiz bu yoğunluğun önemli bir kısmını daha içeri almadan eliyor, böylece bilinçli dikkate taşıdığı yük makul bir seviyeye iniyor. Reklam bombardımanında ise çoğu mesaj bu kapıdan bile geçemiyor. İkincisi seçici dikkat, mesaj bu ilk filtreyi aştığında bile beynin onu fark etmesi garanti değil. Burada devreye geçmiş deneyim giriyor. Yıllardır reklam şöyle görünür şablonu zihnimize kazınır, o şablona uyan her şey otomatik olarak görmezden gelinir. Üçüncüsü işleme akıcılığı, mesaj ilk iki filtreyi aşıp dikkat çekmeyi başardıysa, beyin son bir değerlendirme yapar: Ne kadar kolay anladım? Kolay anlaşılan mesaj, beyinde tanıdık bir şey ile karşılaştığı hissini yaratıyor; tanıdıklık hissi de hoşa giden bir duyguya dönüşüyor. Neden sade ve kısa olan bir sloganın daha akılda kaldığını, ambalajdaki basit bir tipografinin neden karmaşık bir tasarımdan daha güvenilir göründüğünü açıklayan mekanizma işte budur.

Bu üç mekanizmayı birlikte değerlendirdiğimizde, son yıllarda içerik tüketim alışkanlıklarımızın neden değiştiğini anlıyoruz. Uzun içerikler yerini kısa ve hızlı formatlara bıraktı; arama sonuçlarını tarayıp karşılaştırmak yerine ChatGPT’nin özetini okumak tercih edilmeye başlandı; uzun video yerine saniyelik alıntılar öne çıktı. Hepsi bir şekilde üç mekanizmaya da uygun formatlar.

Sosyal Parçalanma

İkinci zorluk algoritmanın içerik keşfimizi domine ederek tabiri yerinde olacak ise bizi ele geçirmesi ile ilgili. Neyi göreceğimize platform karar veriyor. Platformun temel derdi bizi ekrana çivilemek, o yüzden geçmişimize benzer şeyleri önümüze koyuyor. Bir süre sonra herkes kendi “yankı” odasında yaşamaya başlıyor; aynı fikirler, aynı doğrular, benzer içerikler ve dışarıdan gelen farklı sesler dışlanıyor. Bu konuya dört yıl önce yazdığım bir yazıda da yer vermiştim: https://muratulker.com/dunyayi-algoritmalar-yonetiyor-ai-bireysel-ozgurlugu-yokediyor/).

Bu durum pazarlamacıya ne söylüyor? Artık büyük bir pastadan söz etmiyoruz, binlerce küçük toplulukla ilgilenmeniz ve eğilimlerini göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Marka mesajı bir topluluğun değerleriyle çatıştığında o topluluk bunu ya görmüyor; ya da kendi kaynaklarınca filtrelenmiş halini görüyor ve tepki gösteriyor. Pazarlamacı uyum sağlamayı seçebilir, ancak bu sefer de her topluluk için ayrı içerik üretmek gerekiyor; bu da üretim yükünü artırıyor ve markanın merkezi mesajını dağıtabiliyor.

Sosyal medya başlangıçta kitle iletişimin alternatifiydi; ama zamanla yayınlar televizyonun devamına dönüştü. Ünlüler mega influencer oldu, markalar eskisiyle aynı mantığı yeni kanallarda yürüttü. Ama bugün artık bunların geçerliliği kalmadı. Mega ve makro influencerlar geniş farkındalık yaratıyor ama kapalı topluluklara giremiyor, reklam mesajı olarak algılanıyor. 10 bin ila 100 bin mikro ve bin ila 10 bin nano influencerlar ise kendi topluluklarına ait, orada konuşan, topluluğun üyesi olarak görülen isimler. Etkileri de yarattıkları ortaklık hissiyatından geliyor. Yazarlar bunu grup içi önyargı ve ayna nöronları üzerinden açıklıyor. Beyin tanıdık olanı kolay işliyor, benzerinden gelen duyguyu kendi duygusu gibi hissediyor.

Seçici Tutumluluk

Üçüncü zorluk artırılmış insanın cüzdanıyla kurduğu ilişki, trend peşinde koşmak artık bir yük olmaya başladı. Sosyal medya sürekli trend üretiyor; bu trendler de doğuyor, hızla gelişiyor ama ömrü kısa oluyor. İlk başta insanlar bu trendleri yakalamak için istekliydi, FOMO, fear of missing out yani olan biteni kaçırmak olarak tanımlanan bir duygu ile hareket ediyorlardı. Yazarlar bu duygunun yerini yorgunluğa bıraktığını söylüyor. Tüketici trend peşinde koşmaktan bıkmış. Z kuşağı trendleri takibi reddediyor, ama harcamalar devam ediyor.

Z kuşağı günlük harcamalarda tutumlu ama kendilerini iyi hissettiren şeylere karşı ise cömertler. Bu davranışa lipstick effect yani ruj etkisi denmiş. Ekonomik kriz dönemlerinde ucuz ve pratik bir makyaj ürünü olan ruj satışları artarmış; çünkü ruj sürmek kadınlarda o anlık bir iyi hisse yol açar. Bugün aynı mantık çok daha geniş bir yelpazede çalışıyor. Kafede içilen bir içecek, dijital abonelik, bir oyun satın almak, ya da konsere gitmek, seyahat etmek gibi şeyler, hepsi aynı duyguyu tatmin ediyor. McKinsey’in 2025 çalışması bu eğilimi doğruluyor; insanlar gıdada market markalarına yani tasarrufa meylediyor, öte yandan seyahat ve takıya daha fazla para harcıyormuş.

Yazarlar bu davranışı beynin ödül sistemi üzerinden açıklıyor. Bu üç aşamalı sistemin merkezinde dopamin var; beynin istek ve tatmin döngüsünü yönetiyor.

İlki beklenti aşaması, bir ürün veya deneyim henüz satın alınmadan, sadece hayal edilirken bile dopamin üretilmeye başlıyor; yeni bir telefonu araştırırken duyduğunuz heyecan, tatilden önceki günlerde hissedilen mutluluk gibi. İkincisi tüketim aşaması, ürün elinize geçtiğinde, deneyim gerçekleştiğinde dopamin akışı sürüyor; yeter ki beklentiyi karşılasın ya da aşsın. Karşılamazsa akış kesiliyor, hayal kırıklığı dediğimiz şey gerçekleşiyor. Üçüncüsü takviye aşaması, deneyim sizin için olumluysa beyin bunu pozitif bir anı olarak kayıt altına alıyor ve benzer bir fırsat çıktığında aynı davranışı tekrar etmek olasılığımız artıyor. Alışkanlıklar işte böyle oluşuyor ve yer ediyor.

Mikro trend bombardımanının yaptığı şey, bu üç aşamalı sistemi sürekli uyarmak. Her hafta yeni bir trend, her yeni trendle birlikte yeni bir beklenti, yeni bir satın almak dalgası, yeni bir dopamin salınımı… Başlarda bu yoğunluk hoş geliyor, ama bir süre sonra beyin bu sürekli uyarıma adaptasyon geliştiriyor. Dopamin reseptörleri aynı dozda içeriğe daha az tepki vermeye başlıyor. Eskiden heyecan veren şey artık sıradan hissettiriyor, trend takip etmek eskisi kadar tatmin etmiyor. Bilimde bu duruma hedonic adaptation deniyor; haz eşiğinin sürekli yukarı kayması.Sonunda beyin bütün trendleri bir gürültü gibi algılayıp filtrelemeye başlıyor.

İşte kişisel bakım harcamalarının işe yaradığı yer burası; kendi seçtiğiniz, başkasının size dayatmadığı, üzerinde kontrol hissi olan bir harcama yaptığınızda olay farklı işliyor. Çünkü yaptığınız seçim nispeten küçük, ödediğiniz bedel görece makul, beklentiniz de bunlara göre hizalı; yani dopamin dengeli bir seviyede akıyor. O kadar gürültünün ve benzerliğin arasında ben şu küçücük şeyi beğendim, kendim için seçtim ve aldım cümlesinin altında yatan biyoloji aşağı yukarı böyle. Günümüzün tüketicisi de bundan mutlu oluyor.

Pazarlama teknolojileri, tüketici bu kadar değiştiyse pazarlamacıların yanıtı ne olacak? Burada konunun neden kısmını anlattık; ne, nasıl kısmını yazacağım haftaya…

Aslında anlatılacak başka bir şey daha var; ama emin değilim. Bana öyle geliyor ki sosyal medya uygulamaları bizi dinliyor. Tahminimce aplikasyonların algoritmaları kodlu kelimeler geçince konuşmada veya yazışmada sistem devreye giriyor. Benim “engineered probability” dediğim, kullanıcıların belki ilahi bir sıfat vererek “tevafuk” diye adlandırdığı sürprizler meydana geliyor. Örnekler her birimizin hayatında yaşanıyor zaten…

Bu etik mi, istiyor muyuz, seçim şansımız var mı, bilmiyorum!

Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete, sonumuz hayrolsun .

(*) Kotler, P., Kartajaya, H., & Setiawan, I. (2026). Marketing 7.0: A guide for thinking marketers in the age of AI. Wiley.

Kaynağa Git

İlgili Haberler