Anayasa Hukukçusu Doç. Dr. Dinçer Demirkent, 15 Temmuz’la Türkiye’nin anayasal ve siyasal rejimin nasıl otoriter bir rejime dönüştürüldüğünü anlattı. Demirkent, Türkiye’de örnekleriyle yaşadığımız şeylerin salt birer hukuksuzluk olarak ele alınamayacağını; iktidarın rejim değişikliğinin yansımaları olduğundan bahsetti.
15 Temmuz darbe girişimi ve ardından 20 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü halin, Türkiye’nin rejimi bakımından çok kritik, kurucu bir role sahip olduğuna dikkat çeken Demirkent, “Bunu değerlendirirken faillerinden bağımsız, öncesi ve sonrasıyla ilişkisi koparılmış bir analiz, çok yanlış sonuçlara varmamıza neden olur ki; bu çok yapılıyor” dedi. Bugün, yargının, rejimin inşasındaki kurucu işlevini artık herkesin gördüğünü ifade eden Demirkent, “ İçinde yaşadığımız anayasal düzen, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidar olma yeteneğini kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından oluşmaya başladı. Henüz olağanüstü hal ilan edilmeden başlayan olağanüstü hal uygulamaları, yoğunlaşan şiddet atmosferinde Kılıçdaroğlu CHP’sinin ortak olduğu istikşafi görüşmeler, sürecinin akabinde seçimlerin yenilenmesi ve AKP – MHP ittifakı ekseninde yeni rejimin inşası başladı. Yani, 15 Temmuz bu ortaklığın sonlanması, ulusal ve uluslararası boyutlarıyla devlet imkanlarının paylaşımının yeni bir düzeni, yeni ortaklarla yeni bir rejim içinde kuruldu” dedi.
"Halkın nasıl değiştiğini anlamadan bunu söylemek çok eksik kalır"
15 Temmuz ardından geride bırakılan 10 yılda, anayasal düzende ve yargının konumunda değişimlere değinen Demirkent, “Modern liberal anayasacılığın üç unsuru olan kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin güvenceler ve idarenin bütün işlemlerinin hukuka uygun olması ilkelerinin etkili ve geçerli olmadığı bir düzendeyiz. Fakat bunların örneklerin sıralamak yerine daha temel ve üzerinde durulması gereken değişimden söz etmek istiyorum. Eğer bir rejim değişikliği ise söz konusu olan; anayasanın çerçevelediği devletin unsurlarının dönüşümünden söz etmek istiyorum: Halkın, ülke tahayyülünün ve egemenliğin dönüşümünden. Eğer bir rejim değişikliğinden söz ediyorsak; hükümet sistemi değişikliğinden çok öte bir şeyden bahsediyoruz demektir. 2017 Anayasa değişikliği ile kuvvetler ayrılığı zedelendi, hukuk devleti ilkesi etkisizleşti ve temel hak ve özgürlük güvenceleri zayıfladı demek yanlış bir şey de değil. Fakat devletin ana unsuru olan halkın nasıl değiştiğini anlamadan bunu söylemek çok eksik kalır. On yıldır iktidarın başardığı bu oldu; kimin bu devletin halkı olarak sayılacağı konusunda bir değişimden bahsediyorum” diye konuştu.
"Monarşinin bu kadar övüldüğü bir dönem hiç olmadı"
Halkın çok önemli bir kesiminin iktidar imkanlarının, devlet kadrolarının dışında bırakıldığı; anayasal güvencelerinden yoksun bırakıldığı bir dönemi yaşadığımızı ifade eden Demirkent, “2015’ten beri seçilmiş belediye başkanlarına ve milletvekillerine yapılanlara bakın, cezaevlerindeki gazetecilere, hak savunucularına, akademisyenlere, komedyenlere bakın, devlet imkanlarını kimlerinin istediği gibi kullanıp kimlerin çeşitli araçlarla ve sürekli olarak bu imkanların dışında tutulduğuna bakın. Bu insanların cezaevinde olmalarını hukuka aykırı olarak yorumlamak bir şey, ama artık yurttaşlık çemberinin dışında atıldığını söylemek çok daha önemli yeni anayasal rejimi anlamak için. İkinci olarak ülke tahayyülünün dönüşümü çok önemli. Ülke sınırlarını sürekli aşmaya çalışan, dolayısıyla da yüzünü bildiğimiz Türkiye’nin dışında gösteren bir rejimin içindeyiz artık. Bugün yapılan yeni Osmanlıcılık tartışmaları sadece kültürel bir anlam taşımıyor, siyasal rejim için de çok önemli bir anlamı var ki Cumhuriyet tarihinde monarşinin bu kadar övüldüğü bir dönem hiç olmadı” dedi.
“Kurucu bir momente ihtiyaç var”
Bir padişah hakkında yapılan şaka nedeniyle bir komedyenin tutuklanmasını hukuka aykırılıkla açıklayabiliriz, ama bunu mümkün kılan dönüşümü görmek zorundayız, diyerek devam eden Demirkent, bugün tartışılan özellikle ana muhalefetin dillendirdiği seçimle değiştireceğiz şıkkının artık tek başına yeterli olmayacağından bahsetti: “Bir devletin üçüncü olmazsa olmaz unsuru olarak egemenliğin dönüşümü diğer iki unsurun dönüşümünü mümkün kılan ana ilişki. 2015’ten beri gündemimizde olan beka kavramı, olağanüstü haller ve ardından devreye giren devlet aklının işlevsel kullanımı bunun en açık göstergeleri. Egemenlik, Türkiye’de mutlakiyetçi köküne dönmüş durumda, her durumda yaratılan belirsizlik ile devletin yurttaş üzerinde kullandığı yaşatma ve ölüme terk etme kararı mümkün kılınıyor. NATO toplantısı öncesi, ‘önleyici gözaltı’ olarak açıklanan işlemleri hukuka aykırılık olarak görmek mümkün, ama egemenliğin nasıl dönüştüğünü anlamadan açıklayabileceğimiz bir durum değil. Bütün bunları söyledikten sonra, sanırım bu dönüşümün tersine çevrilmesinin bir iktidar değişimi sonrası sadece demokratik bir anayasa ve yasal düzenlemelerle mümkün olmadığını da gösteriyor. Siyasal, kurucu ve dönüştürücü bir demokratik güç, halkın dışarıda bırakılan çoğunluğunun arzu ve özlemlerini serbest bırakacak bir iradeye, kurucu bir momente ihtiyaç var. Çünkü Türkiye’nin yeni rejimi kurulu düzen içinde muhalefet imkanlarını sonuna kadar daraltmış durumda. Mutlak butlan ya da Kılıçdaroğlu olayını da hukuka aykırı olarak siyasi parti faaliyetini engelleme olarak yorumlamak mümkün, ama sanırım onu da Türkiye’nin yeni rejimi bağlamında uygun muhalefet olarak düşünmek gerek” diye ifade etti.