İnsanın bazen bir koltuğa, bir saate veya eski bir fotoğrafa neden bu kadar bağlandığını açıklaması zordur. Çünkü bazı nesneler yalnızca eşya değil, belleğin fiziksel biçimidir. Sigmund Freud’un kanepesi de tam olarak böyleydi.
Bugün Londra Freud Müzesi’nde sergilenen o eski divana bakıldığında ilk anda dikkat çeken şey ihtişamı değildir. Üzeri İran halılarıyla örtülüdür. Biraz yıpranmış, biraz da dönemin ağır dekorasyon anlayışını taşıyan sıradan bir mobilya gibi görünür. Oysa modern insanın bilinçaltına ilişkin en sarsıcı cümlelerin bir kısmı o kanepenin üzerinde kurulmuştur.

KANEPEYLE DEĞİŞEN PSİKOLOJİ
Freud çoğunlukla hipnoz uyguluyordu ama bu konuda çok da becerikli değildi. Bir gün histeri, uykusuzluk, ağrı gibi çokça dertten muzdarip Fanny Moser adında bir hastası oldu. Moser Freud'a geldiğinde onu da her zamanki gibi bir kanepeye yatırırdı.
Freud, ilk birkaç seansta Moser'e hipnozun o meşhur cümlesi, "Çok uykunuz geliyor" diye seslendi. Ama Moser buna uymazdı, çünkü konuşmak istiyordu. Sürekli yaşadıklarını anlatıyordu. Freud bir süre sonra şunu fark etti: İnsanlar gerçekten konuşmaya başladığında zihin de yavaş yavaş savunmalarını indiriyordu. Bu, gerçek Freud’un doğduğu zamandı. Artık yeni teknikleri ve teorileri "psikanaliz" olarak adlandırılacak ve kanepesiyle özdeşleşecekti.

Freud hastalarını karşısına da oturtmazdı. Onları divana uzandırır, kendisi ise görüş alanlarının dışında kalırdı. İnsan zihninin karanlık koridorlarına açılan kapının böyle daha rahat aralanacağını düşünüyordu. Ancak bu belki de Freud’un bencilce bir yaklaşımıydı. Çünkü bir arkadaşına şöyle demişti: “Günde sekiz saat boyunca başkalarının bana bakmasına katlanamam.” Ancak her halükarda bastırılmış korkular, çocukluk travmaları, arzular, suçluluk duyguları ortaya dökülüyordu… Belki de 20. yüzyılın insan ruhuna yönelik en büyük tartışmalarından bazıları o divanda başladı.
Ancak tarihin ironisi bir süre sonra kendini gösterdi. İnsan zihnini anlamaya çalışan bu Yahudi doktor, kısa süre sonra Avrupa’nın kendi karanlık bilinçaltıyla yüzleşecekti.
1938’de Naziler Viyana’ya girdiğinde Freud 82 yaşındaydı. Çene kanseri nedeniyle defalarca ameliyat olmuştu. Gitmek istemiyordu. Çünkü Viyana yalnızca yaşadığı kent değil, düşüncelerinin de yuvasıydı. Ancak Nazi rejimi için Freud yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda Yahudi bir entelektüeldi. Kitapları çoktan yakılmaya başlanmıştı.
Kızı Anna Freud, Gestapo tarafından sorgulandı, evleri arandı, banka hesaplarına el konuldu. Freud sonunda Londra’ya kaçmayı kabul etti. Rivayete göre Naziler, ülkeyi terk etmesine izin vermeden önce kendisinden kötü muamele görmediğine ilişkin bir belge imzalamasını istedi. Freud da kâğıda şu ironik cümleyi ekledi: “Gestapo’yu herkese gönülden tavsiye ederim.”
Bu, belki de tarihin en zarif öfke cümlelerinden biriydi.

EŞYA DEĞİL BELLEK
Freud Londra’ya giderken yanında yalnızca kitaplarını değil, kanepesini de götürdü. Çünkü o divan artık sıradan bir eşya olmaktan çıkmıştı. Bir düşünce biçiminin tanığıydı. Belki de sürgüne çıkan yalnız Freud değildi. O yıllarda yalnız insanlar değil, fikirler de Avrupa’dan kaçıyordu.
Yüzyıllar boyunca milyonlarca insan savaşlardan, diktatörlerden ve ideolojilerden kaçtı. Yanlarına çoğu zaman çok az şey alabildiler. Bir fotoğraf, eski bir mektup, aile yüzüğü veya çocuk oyuncağı… Çünkü insan geçmişini tamamen geride bırakamıyor. Hafıza bazen küçücük bir nesnenin içine sığınıyor.
Belki de bu yüzden insanlar yalnızca anıları değil, o anılara değmiş eşyaları da saklıyor. Orhan Pamuk’un romanından doğan “Masumiyet Müzesi” de biraz bu fikir üzerine kuruluydu. Kullanılmış sigara izmaritleri, tokalar, eski saatler, gazoz şişeleri… Pamuk, bir aşk hikâyesinin hafızasını gündelik nesnelerin içine yerleştirmişti. Çünkü bazen bir dönemi en iyi anlatan şey büyük tarih kitapları değil, çekmecede unutulmuş küçük eşyalardır.

Freud’un kanepesi de biraz böyleydi. Üzerinde yalnızca hastalar değil, bir çağın korkuları oturuyordu. Bugün o divanın önünde duran ziyaretçiler yalnızca eski bir mobilyaya bakmıyor. İnsan zihninin kırılganlığına, sürgün edilmiş düşüncelere ve bir yüzyılın hafızasına da bakıyorlar.
Belki de bu yüzden bazı eşyalar bazılarını huzursuz eder. Çünkü yalnızca sahiplerini değil, susturulmuş fikirleri de taşırlar. Tarih değişse de düşüncelerini korumaya çalışan insanların bıraktığı izler birbirine şaşırtıcı ölçüde benzer.