Ana içeriğe geç

Barış Alper Yılmaz'ın bitmeyen koşusu

O, Türk futbolunun alışık olduğu kahramanlardan biri değil. Bir oyun kurucu değil. Bir maestro değil. Bir şair hiç değil. Daha çok bir doğa olayı gibi.

Barış Alper Yılmaz'ın bitmeyen koşusu
BBC Türkçe
16

O, Türk futbolunun alışık olduğu kahramanlardan biri değil. Bir oyun kurucu değil. Bir maestro değil. Bir şair hiç değil. Daha çok bir doğa olayı gibi.

Belki de bu yüzden onu anlamak için istatistiklere değil, geldiği yere bakmak gerekiyor. Çünkü Barış Alper Yılmaz da biraz İkizdere'ye benziyor. Rize'nin dağlarına.

Haritaların düz çizgilerle göstermeye çalıştığı ama gerçekte hiçbir şeyin düz olmadığı yerlere.

Yolun bir anda viraja dönüştüğü, derenin taştığı, sisin çöktüğü, havanın beş dakikada değiştiği bir coğrafyaya.

İkizdere insanı doğayla kavga etmez, ona uyum sağlar. Karadeniz'de insanlar dağları fethetmez. Dağlarla pazarlık eder. Sis kalkana kadar bekler, yağmur dinmeyince yürümeye devam eder. Orada hayatın büyük kısmı mücadele değil, sabırdır.

Türk futbolu uzun zamandır bir gecede tanıştığı mucizeleri sevse de Barış Alper'in hikayesi bir sıçramanın değil, uzun bir tırmanışın hikayesi.

Rize Özel İdarespor'dan Ankara Demirspor'a, oradan Keçiörengücü'ne, sonra Galatasaray'a uzanan yol boyunca giydiği her yeni forma biraz daha farklı bir Barış Alper'i sahaya çıkardı.

Yolun başında hızlıydı ama aceleciydi, güçlüydü ama hamdı.

Sonra topsuz oyunu gelişti. Savunma disiplini arttı.

Top ona geçtiğinde her şey biraz hızlanıyor, maçın ritmi değişiyor. Bazen son pası veremiyor. Bazen yanlış tercihi yapıyor. Ama yine de yolun ortasında belirip ufukta kaybolan bir Road Runner'ı andırıyor.

Yakaladığınızı sandığınız anda çoktan başka bir yere gitmiş oluyor.

Bu yüzden onu anlatırken mesele ne kadar yetenekli olduğu değil, ne kadar durdurulabilir olduğu. EURO 2024'te Virgil van Dijk bile aynı şeyden yakınıyordu: Barış Alper bir türlü yerinde durmuyordu.

Modern futbol, oyuncuları kategorilere ayırmayı seviyor. Kanatlar, forvetler, oyun kurucular. Barış Alper ise bu kategorilerin dışında kaldı. Okan Buruk da Montella da ona bakınca yalnızca bir kanat oyuncusunu değil, sahanın bir yerinde yangın çıksa ilk gönderilecek isimlerden birini görüyorlardı.

Bir oyuncuyu sol açık, sağ açık, santrfor, sol bek ve sağ bek oynatıp, her görevde performans beklemek taktiksel bir intihardır. Tabii eğer elinizdeki oyuncu başlı başına fiziksel bir istisna değilse.

Maçlardan geriye bazen istatistikler değil, Barış Alper'in dizlerindeki sıyrıklar ve bileklerindeki yaralar kalır. En sevdiği filmin 300 Spartalı olması da tesadüf değildir. Film vazgeçmeyenleri, direnenleri anlatır.

Bazı dereler vardır, bir noktadan sonra yatağı dar gelir. Geçen yaz Barış Alper'e de biraz öyle olmuş gibiydi. Kariyeri boyunca sabretmiş, beklemiş, sırasının geleceğine inanmıştı.

Instagram hesabından paylaştığı siyah ekranın yarattığı şaşkınlığın sebebi söylentilerden çok olayın merkezinde Barış Alper'in olmasıydı.

Taraftarın tanıdığı Barış Alper sessizdi, uyumluydu, işine bakıyordu. Kriz büyüyebilirdi. Belki başka bir teknik direktörle büyürdü de. Ama Okan Buruk oyuncusuna sırtını dönmedi. Barış Alper'in kaybettiği toplar telafi edilebilirdi. Barış Alper'in kendisi değil. Transfer gerçekleşmedi. Barış Alper koşmaya devam etti.

Futbolcular çoğu zaman kendilerini büyük cümlelerle anlatır. Barış Alper ise tam tersini yapıyor. Sahada fırtına gibi estikten sonra mikrofon karşısında birkaç cümleyle yetiniyor. Kelimelerini dikkatle seçiyor.

Röportajlarında sık sık kendisinden "hırslı bir çocuk", "doğal bir çocuk" diye söz ediyor.

Profesyonel sporcuların ezberlenmiş medya dili onda pek yok.

Belki de insanı etkileyen şey yükselişinin hızı değil, yükselirken değişmemeye çalışması.

Volkan Konak dinleyen, yıllarca ailesi için çalışan babasına "Sen artık rahat et" diyen, annesine "en güzel çiçeğim" diye seslenen, onunla evde horon tepen, panik atak yaşadığını saklamayan, günlüğünden notlar paylaşan bir genç adam.

İngiliz The Guardian gazetesi ona "The Tank" lakabını verse de tankların koordinatları bellidir.

Barış Alper Yılmaz'ın hikayesi daha çok Karadeniz'de her mayıs sonunda kopan Ülker Fırtınası'na benzer.

Geleceği gün bellidir ama ne kadar kuvvetleneceği, hangi kıyıyı döveceği bilinmez. Her seferinde başka bir hikaye bırakır gider.

Tesadüf bu ya Ülker Fırtınası her yıl Barış Alper'in doğduğu günlere denk gelir. Fırtınanın çıkacağını herkes bilir. Nereye kadar ulaşacağını ise kimse bilmez. Barış Alper bile.

Kaynağa Git

İlgili Haberler