İnsanlık tarihinin büyük bölümünde beden, insanın içinde yaşadığı doğal bir gerçeklikti. İnsanlar bedenlerini bir tasarım olarak değil, hayatın taşıyıcısı olarak görüyorlardı. Doğmak, büyümek, yaşlanmak ve ölmek yaşamın olağan parçalarıydı. Elbette insanlar her çağda daha sağlıklı olmak, daha güçlü görünmek veya hastalıklarını tedavi etmek istemiştir. Ancak günümüzde bedenle kurduğumuz ilişki geçmiş dönemlerden belirgin biçimde farklı. Modern insan artık bedenini yaşamak yerine onu sürekli değerlendiriyor, ölçüyor ve değiştirmeye çalışıyor.
Sabah uyandığımız andan itibaren bedenimize ilişkin mesajlarla karşılaşıyoruz. Televizyon ekranları, reklam panoları, internet siteleri ve sosyal medya platformları bize daha genç, daha ince, daha fit ve daha çekici olmamız gerektiğini söylüyor. Bir yandan sağlıklı yaşam tavsiyeleri verilirken diğer yandan ulaşılması neredeyse olanaksız estetik standartlar önümüze konuluyor. Sonuçta beden, doğal bir varlık olmaktan çıkarak üzerinde sürekli çalışılması gereken bir alana dönüşüyor.
Bu dönüşümün arkasında yalnızca kültürel değişimler değil, aynı zamanda ekonomik dinamikler de bulunuyor. Kapitalist sistem sürekli büyümek ve yeni tüketim alanları yaratmak zorunda. İnsan bedeni ise bunun için son derece uygun bir alan. Çünkü beden hiçbir zaman tamamlanmış bir ürün değildir. Her zaman daha genç görünmek, biraz daha kilo vermek, biraz daha kaslanmak veya biraz daha çekici olmak mümkündür. Böylece beden, tüketimin hiç bitmediği bir pazar haline gelir.
DEĞİŞİMİN KAÇINILMAZLIĞI
Oysa biyolojinin temel gerçeklerinden biri entropidir. En basit anlamıyla entropi, zaman içinde düzenin azalması ve değişimin kaçınılmaz olmasıdır. İnsan bedeni de bu kuralın dışına çıkamaz. Hücreler yaşlanır, dokular yıpranır, saçlar beyazlar ve fiziksel performans zamanla azalır. Yaşlanma bir hastalık değil, yaşamın doğal sonucudur. Ancak modern kültür bu gerçeği kabul etmek yerine onu gizlemeye çalışır.
Bugün milyarlarca dolarlık kozmetik ve estetik sektörü tam da bu noktada devreye giriyor. Kırışıklıklar sorun olarak tanımlanıyor, beyaz saçlar düzeltilmesi gereken eksiklikler olarak sunuluyor ve yaşlanma karşıtı ürünler adeta gençliğin anahtarı gibi pazarlanıyor. Elbette insanların görünüşlerine özen göstermelerinde yanlış bir şey yok. Sorun, insanın kendi değerini giderek dış görünüşü üzerinden tanımlamaya başlaması.
YABANCILAŞMA
Bu süreç beraberinde yabancılaşmayı da getiriyor. İnsan artık bedenini içeriden hisseden bir varlık olmaktan çok, dışarıdan izleyen bir göz haline geliyor. Aynaya baktığında sağlığını, deneyimlerini veya yaşam öyküsünü görmek yerine kusurlarını arıyor. Sosyal medya bu durumu daha da derinleştiriyor. Filtrelerle düzeltilmiş görüntüler, yapay güzellik standartları ve sürekli sergilenen başarı hikâyeleri insanların kendi bedenlerinden memnun olmalarını zorlaştırıyor.
Belki de günümüz insanının en büyük çelişkisi burada ortaya çıkıyor. Tarihte hiçbir kuşak sağlık bilgisine bugünkü kadar kolay erişemedi. Hiçbir dönem, tıbbi olanaklar bu kadar gelişmedi. Buna rağmen insanlar bedenlerinden hiç olmadığı kadar memnuniyetsiz görünüyor. Çünkü sorun artık yalnız sağlık değildir, sorun bedenin ekonomik ve kültürel bir göstergeye dönüşmesidir.
Yaşlılık da bu dönüşümden payını almaktadır. Geçmiş toplumlarda yaşlılık çoğu zaman bilgi, deneyim ve saygınlıkla ilişkilendirilirdi. Bugün ise genç görünmek başlı başına bir başarı ölçütü haline geldi. İnsanlar yaşlanmaktan çok yaşlı görünmekten korkuyor. Böylece zamanın bıraktığı izler yaşam deneyiminin kanıtı olmaktan çıkıp saklanması gereken kusurlar olarak algılanıyor.
BİR VİTRİN DEĞİL BİR YAŞAM ALANI
Bir sağın olarak insan bedenine baktığımızda farklı bir tablo görürüz. Beden kusursuz değildir ve hiçbir zaman olmamıştır. Onu değerli yapan şey de kusursuzluğu değil, yaşama kapasitesidir. Kalp atar, akciğerler nefes alır, yaralar iyileşir, dertler sarılır ve insan tüm sınırlılıklarına rağmen yaşamını sürdürür. Bedenin gerçek başarısı mükemmel görünmek değil, yaşamı mümkün kılmaktır.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey budur. İnsan bedeni bir vitrin değil bir yaşam alanıdır. Onun değeri estetik standartlara ne kadar uyduğunda değil, bize nasıl bir hayat yaşattığında saklıdır. Kırışıklıklar, beyaz saçlar ve zamanın bıraktığı diğer izler kusur değil yaşanmış bir hayatın sessiz tanıklarıdır.
Belki de modern insanın yeniden öğrenmesi gereken şey bedenini sürekli değiştirmek değil, onunla yeniden tanışmaktır. Çünkü aynada gördüğümüz en büyük sorun çoğu zaman bedenimiz değil ona yabancılaşmış bakışımızdır.