Yıl 1950'lerin başı... İkinci Dünya Savaşı bitmiş fakat dünya iki kutba bölünmüştü. Ankara koridorlarını ise tam bir panik havası esir almıştı. Savaşın galiplerinden Sovyet lideri Stalin'in Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki talepleri, Türk dış politikasında ciddi bir "güvenlik sorunu histerisi" yarattı. Bu endişe, Türkiye'yi korunaklı bir liman arayışına itti; aranan o adres ise NATO oldu.
KAPIDAN İKİ KEZ DÖNÜLDÜ
Türkiye'nin NATO'ya olan ilgisi, ittifak kanadında ilk başta heyecanla karşılanmadı. Başta İngiltere ve Avrupa ülkeleri, Türkiye’yi kültürel farklılıklarından dolayı "sırtlarında taşımak zorunda kalacakları askeri bir yük" olarak gördü.
Atlantik Paktı, Türkiye’yi kendi elit kulübüne yakıştıramadı. Türkiye iki kez başvurdu, ikisinde de kapıdan çevrildi. Ancak Ankara, NATO'ya girebilmek için başka fırsatlar arıyordu; aranan o fırsat, binlerce kilometre uzakta, Kore’de bulundu.
NATO UĞRUNA KORE'DE ÖDENEN AĞIR BEDEL
Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti hükümeti, Kore'ye asker gönderme kararı aldı. Ancak dönemin Anayasası'nda yer alan "Savaş ilanına ve yabancı ülkelere asker gönderilmesine meclis karar verir" yönündeki açık hükme rağmen, karar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) onayına sunulmadı; doğrudan Bakanlar Kurulu kararıyla hayata geçirildi. Bu hamle muhalefet ve hukukçular tarafından "Anayasa çiğnendi, meclis iradesi baypas edildi" denilerek sert şekilde
eleştirildi. Alınan karar sonrası Anadolu'nun birçok noktasından asker toplandı ve oluşan birlikler Uzak Doğu'ya sevk edildi. Türk askeri, Kunuri gibi stratejik muharebelerde ağır çatışmalara girdi.
Yüzlerce asker hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı ya da esir düştü.
Türk askerinin cephedeki mücadelesi dünyada takdirle karşılanırken; eleştirmenler bu durumu, Türkiye'nin jeopolitik bir ittifaka girebilmek için kendi insan gücünü Batı'nın askeri çıkarlarına tahsis etmesi olarak yorumladı.
Kore'de ödenen bu ağır insani bedel sonunda Washington’u ikna etti ve Türkiye, 20 Şubat 1952’de resmen NATO’ya kabul edildi.
1952 -1954 / ASKERİ ENTEGRASYON VE ÜSLERİN KURULMASI
1952 İzmir NATO Karargâhı NATO'ya girişinin hemen ardından kurulan bu karargâhı İzmir’i ittifakın Doğu Akdeniz’deki askeri merkezlerinden biri haline getirdi.
Bu adımı 1952 Seferberlik Tetkik Kurulu'nun Kurulması izledi. Amaç olası Sovyet işgaline karşı direniş hamlesini örgütlemek için Genelkurmay bünyesinde açıldı.
Bu yapı daha sonra kamuoyunda "Kontrgerilla" veya "Derin Devlet" tartışmalarının odağı haline gelecektir.
1951'de yapımına başlanan İncirlik Üssü 1954 tamamlandı. Hava üssü Amerikan Hava Kuvvetleri'nin kullanımına izin verildi.
1960'LAR.. ASKERİ DARBE / U-2 FÜZE KRİZLERİ
Tarihler 27 Mayıs 1960'da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk yaşandı. Askeri darbe...
Milli Birlik Komitesi radyodan okunan ilk bildiride "NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız" güvencesini vererek dış dünyadan gelecek olası tepkilerin önüne geçmek istedi.
Aynı yıl içerisinde Adana İncirlik Üssü’nden kalkan bir Amerikan U-2 casus uçağı Sovyetler Birliği üzerinde düşürüldü. SSCB lideri Kruşçev, casus uçaklara yataklık eden Türkiye’yi açıkça nükleer füzelerle vurdurmakla tehdit etti.
1962'da ABD ile SSCB arasında yaşanan Küba krizinde, Türkiye’ye daha önce yerleştirilmiş olan nükleer başlıklı Amerikan Jüpiter füzeleri pazarlık konusu yapıldı.
ABD, Türkiye’ye danışmadan bu füzeleri sökmeyi kabul etti.
1964'da Kıbrıs’taki Türklere yönelik katliamlar üzerine Türkiye adaya müdahale kararı aldı. Ancak ABD Başkanı Lyndon B. Johnson,Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği sert mektupta, "Türkiye kendi kararıyla Kıbrıs'a müdahale eder ve Sovyetler Türkiye'ye saldırırsa, NATO Türkiye'yi korumaz" dedi.
bu cümleler bir kırılma noktası oldu. NATO VE ABD karşı hareketleri hızlandırdı.
1970'LER... MUHTIRA, KIBRIS VE AMBARGO DÖNEMİ
12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete muhtıra vererek Süleyman Demirel'i istifaya zorladı. Bu dönemde yükselen sol hareketler ve NATO/ABD karşıtı tepkiler, askeri yönetimin sert tedbirleriyle bastırıldı.
1974'te Kıbrıs'ta gerçekleştirilen darbe üzerine Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak adaya askeri müdahalede bulundu (Kıbrıs Barış Harekâtı). İttifak üyesi olan Türkiye ile Yunanistan savaşın eşiğine geldi.
Kıbrıs Harekâtı’nın bedeli Türkiye'ye ağır ödetilmek istendi; ABD, Türkiye'ye çok katı bir askeri ambargo uyguladı. Buna karşı misilleme hamlesini Başbakan Süleyman Demirel yaptı. 1975 yılında İncirlik dahil Türkiye’deki tüm Amerikan üs ve tesislerine el konuldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolüne geçirilerek faaliyetleri durduruldu. Ambargo 1978'de kalkınca üsler yeniden açıldı.
1980'LER... DARBE VE BÖLGESEL MÜDAHALER
80'ler dönemi denilince akla gelen ilk tarih 12 Eylül 1980 oldu. General Kenan Evren liderliğindeki TSK yönetime el koydu. Darbeden hemen sonra Washington’dan yükselen "Bizim çocuklar başardı"sözü hafızalara kazındı.
1990 - 1991 Körfez Savaşı ile 1992 - 1999 Balkan Müdahalelerinde Türkiye, üslerinin kullanılmasına izin vererek ve operasyonlara aktif katılarak ittifak içinde önemli roller oynadı.
2000'li yılların başında, ABD’deki 11 Eylül ikiz kule saldırılarının ardından NATO, tarihinde ilk kez 5. Maddeyi (Bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmıştır) işletti. Türkiye, bu kapsamda Afganistan’da kurulan Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne (ISAF) katıldı.
1 Mart 2003'te Tezkere Krizi yaşandı. ABD'nin Irak'ı işgali öncesinde, Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarını kullanarak Irak'ta kuzey cephesi açmasını öngören tezkere TBMM'de reddedildi. Bu olay, Türkiye-ABD ilişkilerinde derin bir çatlağa yol açtı.
2010 SONRASI VE GÜNÜMÜZ... S-400 VE GÜVENSİZLİK ÇIKMAZI
2010 sonrasında en dikkat çeken başlık, hiç kuşkusuz 2015 yılında Rus uçağının hava sahası ihlali sonrasında Türk F-16'ları tarafından düşürülmesi oldu. Bu olayın ardından NATO’nun Türkiye'ye destek açıklamalarının ötesine geçmemesi ve Batılı müttefiklerin bölgedeki Patriot füze bataryalarını geri çekmesi, Ankara'da "yalnız bırakıldık" hissiyatını pekiştirdi.
Ve günümüzde de hâlâ tartışma konusu olan S-400 füzeleri krizi baş gösterdi. 2017 - 2019 yıllarında hava savunma ihtiyacı için müttefiklerinden (özellikle ABD'den Patriot) istediği desteği alamayan Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın aldı. ABD ise bu sistemlerin NATO altyapısına ve F-35 uçaklarına tehdit oluşturduğunu savunarak Türkiye’yi ortak üreticisi olduğu F-35 programından çıkardı ve CAATSA yaptırımlarını uyguladı.
Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında NATO operasyonlarında aktif roller üstlenmeye devam etse de; özellikle S-400 krizi, üyelik genişleme müzakereleri ve değişen bölgesel güvenlik algıları nedeniyle ittifakla ilişkilerini zaman zaman krizlerle yönetilen hassas bir çizgide sürdürmektedir.
1952'den günümüze, Temmuz 2026'da Ankara merkezli gerçekleştirilecek NATO Zirvesi'ne baktığımızda bu buluşma, Ankara için sadece askeri bir toplantı değil; F-16 tedariki ve genişleme krizlerinin ardından Batı ile bozulan güven ilişkisini yeniden inşa etme sınavıdır.
Masadaki o can alıcı soruların tek bir ortak paydası var: Türkiye, Rusya ile kurduğu hassas dengeyi ve kendi ulusal çıkarlarını korurken, NATO’nun sadık bir ileri karakolu mu olacak, yoksa kendi eksenini çizen öngörülemez bir müttefik olarak mı kalacak? Zirvenin sonunda verilecek yanıtlar, Türkiye’nin ittifaktaki yerini olduğu kadar, NATO’nun yeni yüzyıldaki Doğu stratejisini de nihai olarak şekillendiriyor.