Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, yaşanan son gelişmelere yönelik tartışmalar için, “Türkiye yol ayrımında değil, o nokta geçildi. Karanlık bir tünelin içindeyiz. Laiklik de cumhuriyet de artık kalmadı. Sokağa atılmış durumda. Devlet katında yok. Cumhuriyetin sadece adı kalmış durumda. Demokrasinin, özgürlüklerin, adaletin hepsinin sadece adı kalmış ve içi bütün olarak değişmiş durumda. Eğer böyleyse, eğer bu söylediğim doğruysa, yani artık belirli eşikleri geçtik ve bir karanlık tünelin içindeysek, o zaman sadece savunmaya çekilerek bir mücadeleyi yürütemeyiz. Şimdi karşı saldırı için örgütlenme zamanı gelmiştir. Artık bunları kazanmak için, Türkiye'de yeniden demokrasiyi egemen kılmak için, özgürlükleri, adaleti tesis etmek için muhalefetin direnmekten karşı saldırı moduna geçmesi lazım. Bu bence siyaset stratejisinin temel değişikliği anlamına gelir” dedi.
Play Video
TİP Milletvekili Ahmet Şık’la birlikte T24 Ankara Bürosu’nun konuğu olan TİP Genel Başkanı Erkan Baş, T24 muhabir, yazar ve editörlerin sorularını şöyle yanıtladı:
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş
“60 yılın en yüksek oyunu aldık”
-Toplum uzun zamandır AKP-CHP hattına sıkışmış durumda, sol, sosyalist partiler neden farklı çekim merkezi haline gelemiyor. Neden aynı cenderenin içinde sıkışılıyor?
Madencilerin Ankara’daki direnişi sırasında en çok şunu duyuyorduk. "Bunlar size oy vermeyecek ama en çok siz mücadele ediyorsunuz diyorlardı" bize. Bence CHP meselesi de biraz öyle. Memleketteki siyasal kutuplaşma ortada. Bizim, ‘CHP'nin yanında olalım, CHP'nin etrafında siyaset yapalım’ diye bir arayışımız yok. Çok uzun zamandır maalesef Türkiye'de yeni bir rejim inşa edildi, saray rejimi. Biz kim onun karşısındaysa, kim onun zulmüne uğruyorsa, kim ona karşı direniyorsa, kim onunla mücadele ediyorsa elimizden geldiğince orada yer tutmaya çalışıyoruz. AKP’nin 25 yılına bakalım. Nelerle suçlandık diye düşünüyorum mesela. Ergenekoncu olmakla suçlandık, KCK'li olmakla suçlandık, PKK'lı olmakla suçlandık. Bugün de işte CHP'li olmakla suçlanıyoruz ya da eleştiriliyoruz. Dolayısıyla bu özel bir tercihten kaynaklanmıyor. Yani memleketi okuyoruz, memlekette bu iktidarın saldırısına uğrayan kim varsa ya da bu iktidara karşı direnen kim varsa orada bulunmayı bir görev olarak görüyoruz. Onun sonucu böyle yansıyor ama açık söyleyeyim, biz ‘Özgür Özelci’ değiliz. 5-6 sene önceye gidelim, benzer bir saldırıyla Kılıçdaroğlu karşılaşmış olsa belki biz bugün ‘Kılıçdaroğlucu’ diye adlandırılacaktık. Esas mesele Türkiye'de bu kimlikler ya da siyasette egemen olan Ankara merkezli anlayışın dışında bir sınıf hareketinin yaratılabilmesi.
“Madenci vekil olsun”
Mesela 2020 seçimlerinden sonra Türkiye İşçi Partisi, 60 yıl sonra ilk defa bir sosyalist partinin ulaştığı en yüksek oranına ulaştı. Biz hemen ertesi gün şu kararı aldık. Sendikal mücadeleyi büyütme, somutlaştırma. Mesela DİSK üye sayısı bir milyona ulaşmadan AKP'ye karşı gelmek mümkün değilmiş, bunu gördük. Oysa gerçekte baktığımızda yüz bin üyeli bir DİSK’ten söz ediyoruz. O tablo öyleyken sosyalist hareketinde bir siyasal güç olarak onun çok ötesine geçme şansı yok. Aynı şey bence kadın hareketi için geçerli, aynı şey gençlik hareketi için geçerli. Dikkat ederseniz zaman zaman ciddi parlamaları oluyor ya da zaman zaman büyük direnişler oluyor ama süreklileşmiş bir kadın hareketinden, gençlik hareketinden, işçi hareketinden söz edemiyoruz. Sosyalist siyasette bazı figürlerin parlamentoda olmasıyla büyüme şansı yok. Esas olarak yurttaşın siyasetin öznesi olduğu bir siyaset anlayışını egemen kılmak lazım Türkiye'de. Ben mesela madencilerin oy vermelerinin ötesinde mesela partiye üye olmalarını, madencilerden birisinin milletvekili olmasını önemli görüyorum. Yoksa hemen yarın bu arkadaşların oy tercihleri değişir mi? Bence değişmez. Ama bu mücadeleler devam ettikçe işte parlamentoda madenci, tekstilci, belediye işçisi, sağlık emekçisi 30-40 milletvekili olduğunda Türkiye'nin tablosu bambaşka hale gelir.