30 Haziran 1999 tarihli bir Hürriyet gazetesi haberi, Türkiye’de ilk kez bir arkeolojik kazıdan çıkan insan iskeletlerine DNA testi yapıldığını ve iskelet popülasyonunun genetik olarak bugün orada yaşayan yöre halkıyla oldukça benzer çıktığını duyuruyor. Bugün Burdur’un Ağlasun ilçesinde kalan, sırasıyla Pers, Helen, Roma ve Bizans dönemlerini görmüş ve ardından terk edilmiş Sagalassos Antik Kenti’nin insan buluntularıyla taşıdıkları benzerlik Ağlasunluların kafasını karıştırıyor. Köylülerin “Biz şimdi Türk değil miyiz? Yoksa biz Yunan mıyız?” dediğini okuyoruz. Muhabirlerin görüş aldığı Antalya kültür müdürü ise çalışmanın “Anadolu halkının Türkleştiğini, Türklerin de Anadolululaştığını” gösterdiğini öne sürüyor.
Haber metninde sözü edilen bilimsel çalışmanın içeriğine dair bir uzman görüşü yer almıyor. Yalnızca yöre halkının çalışmadan ne anladığını ve nasıl bir kimlik karmaşası yaşadığını okuyoruz. Aradan yıllar geçiyor. 2005’e geliyoruz. Gazeteci ve Yazar Özdemir İnce, Anadolu halklarının etnik kökene göre ayrılmasının imkansızlığından ve anlamsızlığından söz ettiği köşe yazılarından birinde bu çalışmadan dem vuruyor ancak ne çalışmayı bulup okuyor ne de gazeteci olarak bir uzmana ulaşıp görüşünü soruyor. Görüşlerinin bilimsel kanıtlara dayandığını iddia etmek için yıllar öncesinden aklında kalan bu habere hatırladığı kadarıyla değinmekle yetiniyor.
Sagalassos Antik Kenti kazılarının o dönemki kazı başkanı ve söz konusu araştırmanın da yürütücüsü olan Prof. Dr. Marc Waelkens, bu gündemden haberdar olunca Gazeteci İnce’ye mektup yazıp çalışmasının tamamen yanlış anlaşıldığını, genetik köken araştırması yapmadıklarını ve böyle bir sonuç da çıkarılamayacağını iletiyor. İnce, gazetecilik etiği gereği bu mektubu aynen köşesinde yayımlıyor ancak mektubun arkasına eklediği kişisel görüşlerinden çalışmanın bir etnik köken çalışması olduğunda ısrarcı olduğunu seziyoruz. Yazıyı da “Bilim alanında araştırmaların ortaya çıkardığı sonuçlar her zaman araştırmanın amacından daha önemli olmuştur” diyerek noktalıyor.
Bu nostaljik iletişim kazası güncel sorunlarımızdan birkaçını yeniden önümüze koyuyor: Toplumumuzda bilimsel okuryazarlık seviyesi düşük ve bilim haberciliği çoğu zaman meslek etiğine ve uluslararası standartlara uygun şekilde yapılmıyor. Bu da kıymetli bilimsel çalışmaların kamu yararı yerine mezenformasyon üretmelerine neden oluyor. İnsanların “Türkler”, “genler” ve “kökenler” diyerek kurulan tık tuzaklarına değil; genetik biliminin imkanlarına, sınırlılıklarına ve genetik araştırmaların etnisite hakkında neyi nasıl söyleyebileceğine dair bilimsel görüşlere ulaşması gerekiyor.
Genlerden kökenlere: Genetik bilimi bize ne söylüyor?
Yunanca “köken” anlamına gelen “γένεσις” (Yun. genesis) sözcüğünden türeyen genetik bilimi, geçtiğimiz yüzyılda kalıtımın moleküler temelinin anlaşılmasıyla ortaya çıkıyor. Genetik bilimciler, yüzyılın ortalarına doğru, canlıların özgün biyolojik özelliklerinin “deoksiribonükleik asit” (kısaca DNA) adı verilen kimyasal bir molekül aracılığıyla aktarıldığını keşfediyor. Bu keşifle birlikte canlılık neredeyse hücrenin içinde olup biten moleküler süreçler düzeyinde açıklanabilir hale geliyor. Klasik biyolojinin evrim ve kalıtım gibi nispeten yaşlı dallarının arasına katılan moleküler biyoloji ve genetik gibi genç bilim dalları, günümüzde canlılığın bu boyutuyla ilgileniyor.
Gezegenimizde ortaya çıkan ilk canlı organizmalardan bugüne her canlının her hücresinin bir yerinde (çekirdeğinde, mitokondrisinde, kloroplastında ya da sadece sitoplazmasının merkezinde) canlılığa içkin hücresel süreçleri yöneten bir DNA olduğunu biliyoruz. Canlıların DNA’larını kopyalayıp yavrularına aktarmaları sine non qua* olduğu için (Deneyler aksi halde hayati bir bilgiden yoksun kalan yavruların yaşayamayacağını gösteriyor) buna dönük bir dizi hücresel mekanizmanın evrimleştiğini ancak DNA’nın kopyalanması en nihayetinde kendiliğinden yürüyen bir kimyasal tepkime olduğundan kaçınılmaz olarak rasgele değişikliklerin meydana geldiğini (ve geleceğini) de biliyoruz. Bu rastgele değişikliklere Latince değişmek anlamına gelen “mutare” fiilinden hareketle “mutasyon”, mutasyonlarla değişen ve birbirinden farklı hale gelen DNA bölgelerine de Latince “çeşitlenmek” anlamına gelen “variare” fiilinden hareketle “varyant” diyoruz.
Yeryüzünün gördüğü ilk canlıları düşünelim. Doksan dokuz bireyden oluşan bir popülasyondan ibaret olsunlar. İçlerinden bir tanesi, çoğalırken DNA’sının bir bölgesini, hatta o bölgeye isim de verelim, NEV bölgesini yanlış kopyalamış ve düzeltmeden bu şekilde yavrusuna aktarmış olsun. Herkesin ezelden beri DNA’sında taşıdığı asıl NEV bölgesine NEV1 varyantı, hipotetik canlımızın hatalı kopyaladığı ve yavrusunun DNA’sında taşımaya başladığı yeni NEV bölgesine de NEV2 varyantı diyelim. Boyutu bu son üreme olayıyla birlikte yüz bireye çıkan popülasyonumuzda artık bir NEV bölgesi varyasyonumuz var. Bundan sonra popülasyondaki canlıların DNA’ları birbirinin tıpatıp aynısı olmayacak. Bazı canlılar NEV1 varyantını taşırken, bu yeni bireyin gelecekteki yavruları NEV2 varyantını taşıyacak. Şimdilik yüz kişiden ibaret olan popülasyonumuzun bireylerinde toplam yüz DNA, bunların da her birinde bir tane NEV bölgesi olduğu için elimizde toplam yüz tane NEV varyantı var. Bu yüz NEV varyantı bu popülasyonun gen havuzunu oluşturacak. Havuzdaki yüz NEV varyantından doksan dokuz tanesi NEV1, bir tanesi ise NEV2. Bir diğer ifadeyle, NEV1’in havuzdaki tüm varyantlara oranı ya da herhangi bir canlıda NEV1’e rastlama ihtimalimiz yüzde 99, NEV2 için bu oran ya da ihtimal ise yüzde 1. Bu popülasyondaki canlılar birbirinden hiç ayrılmadığı, kimse dışarı göç etmediğini, dışarıdan da kimse buraya gelip aralarına katılmadığı sürece (zaten yaşamın t0 anında olduğumuz ve bu canlılar ilk canlılar olduğu için dışarıdan gelecek kimse yok) bu popülasyondaki canlıların bu gen havuzundaki varyantlardan herhangi birini taşıyacağına, birbirlerinden en fazla NEV bölgesiyle ayrılacaklarına, DNA’larının geri kalanı bakımından aynı olacaklarına emin olabiliriz.
Peki ya bu canlıların bir kısmı oradan ayrılıp dünyanın başka bir yerinde yeni bir popülasyon oluşturursa? Dünyada artık iki canlı popülasyonu ve bir araya gelmedikleri sürece iki gen havuzu vardır.
Peki ya bu iki ayrı popülasyondan birinde, bir birey yine DNA’sını kopyalarken hata yapar ve DNA’nın ikinci bir bölgesini daha değiştirirse? Bu durumda, bu değişiklik hangi popülasyonda meydana geldiyse yalnızca o popülasyonun gen havuzunda görebileceğimiz bir varyant ortaya çıkmış olur. Peki, ya diğer popülasyondaki bireyler de boş durmazsa, onların gen havuzunda da yeni bir varyant ortaya çıkarsa? Artık popülasyonlarımızın gen havuzları birbirinden iki varyant bakımından ayrılmış, aralarındaki genetik mesafe artmaya başlamış demektir. Birbirlerinden artık doğada tekrar karşılaşsalar çiftleşip üreyemeyecek hale gelene kadar farklılaşmaya devam ederlerse de en nihayetinde evrim geçirip iki yeni canlı türüne dönüştüklerini söyleriz.
Yaşamın bugünkü, Darwinci bir perspektifle “muhteşem” diyebileceğimiz çeşitliliğinin ardında bu türleşme mekanizma yatıyor. Nathan Lents bunu şöyle ifade ediyor: “DNA’nın asıl mucizesi, ufak hatalar yapabilmesidir. Böyle bir özelliği olmasaydı bugün hâlâ anaerobik bakteriler olacaktık ve müzik diye bir şey olmayacaktı.”
Müziğin nereden çıktığını anlamak istiyorsak, hangi ata popülasyonun zaman içinde kollara ayrıldığını, hangi kolun gen havuzunda şarkı söyleme yeteneğini kazandıran bir mutasyonun ortaya çıktığını ve o popülasyonun müzik üretecek şekilde evrimleştiğini anlamamız gerekiyor. O mutasyonu bulmak için de gen havuzları birbirine yakın olduğu halde biri müzik üretirken diğeri üretemeyen iki canlı türünü, mesela insanlar (Homo sapiens) ve şempanzeleri (Pan troglodytes) kıyaslamak için kaç varyantla ayrıldıklarını, aralarındaki genetik mesafenin ne kadar olduğunu ve bizim hangi varyanta bakmamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor.
İnsan çeşitliliğini anlamak için insanların da tür olarak nerede ortaya çıktığını, ne zaman birbirlerinden ayrılmaya başladıklarını, hangi popülasyonun nereye göç ettiğini, gen havuzlarında hangi varyantların ortaya çıktığını ve bugün herhangi iki insan popülasyonun gen havuzu arasında ne kadar genetik mesafe olduğunu ölçmemiz ve hesap etmemiz gerekiyor.
İnsan popülasyon genetiği: İnsanların gen havuzları nasıl ayrılıyor?
Türümüz 300 bin yıl kadar önce Afrika’da ortaya çıkıyor. Yaklaşık 60 bin yıl kadar önce de Afrika’dan dışarı çıkıp dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmaya başlıyor. Şimdi, tam 60 bin yıl öncenin Afrika’sında, Homo sapiens popülasyonunun ikiye ayrıldığına tanıklık ettiğimizi, bir popülasyon Afrika’da kalırken diğer popülasyonun kıtanın kuzeyine gittiğini, oradan da doğuya, bugünkü Maşrik ya da Levant bölgesi dediğimiz bölgeye vardığını ve oraya yerleştiğini düşünelim. Elimizde iki insan popülasyonu ve iki ayrı gen havuzu var. Başlangıçta gen havuzları varyasyonlar ve varyantların görülme sıklıkları bakımından birbirine yakın olsa da Levant bölgesindeki gen havuzunda zamanla ZEY, TİN ve YAĞ bölgelerinde varyasyon oluştuğunu, artık bu popülasyondaki bireylerin Afrika’daki popülasyonda görmediğimiz varyantlar (ZEY2, TİN2 ve TİN3, YAĞ2 gibi) taşımaya başladığını varsayalım. Aramızda popülasyon genetiğinden anlayan (ve laboratuvarı olan) arkadaşlarımız da bulunsun. Biri Afrika’da biri Akdeniz’in kıyısında yaşayan iki Homo sapiens popülasyonunun gen havuzlarını birbirlerinden bu varyasyonların varlığına bakıp ayırabiliriz. Dahası, karşımıza çıkan, ilk bakışta hangi popülasyona ait olduğunu anlamadığımız bir bireyin de DNA’sındaki bu bölgeleri dizileyerek hangi popülasyona ait olduğunu anlayabiliriz.
Buradan bakınca insan popülasyon genetiği çalışmaları tam da böyle yapılıyormuş gibi duruyor. İşin aslı ikinci yazıda konuşacağız.
*Latince ‘olmazsa olmaz’ anlamına gelen söz öbeği