Devrimci İşçi Partisi (DİP) Genel Başkan Yardımcısı Levent Dölek ise 15 Temmuz darbe girişiminin bir “tiyatro” olmasından öte “cuntalar savaşı” olduğunu anlattı.
15 Temmuz’un hiçbir yönüyle aydınlığa kavuşturulmadığına değinen Dölek, “En basitinden tüm süreçte en kritik konumlarda bulunan ve pek çok tanıklıkta darbe girişiminin parçası olmakla da suçlanmış olan, en hafif olarak büyük ve ölümcül ihmalleri bulunduğu iddia edilen dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan hiçbir zaman hiçbir resmi kuruma sözlü savunma vermemiştir. Hal böyle olunca ve 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasının ardından, OHAL uygulamaları, KHK’lar ve Anayasa değişikliği ile galipler cephesi büyük bir atağa geçerek yeni bir rejim inşasına kalkışınca (bizce bu rejimi yarı-askeri bir istibdad rejimi olarak tanımlanmalıdır) her şeyin bir kurmaca olduğuna dair teoriler de oldukça rağbet gördü. CHP başta olmak üzere muhalif kesimlerde ‘tiyatro’ tezi git gide yaygınlaştı. Bu tez, köprülerin tek taraflı trafiğe kapatılması, darbe girişiminin sabaha karşı değil de akşam saatlerinde başlaması gibi olguların da etkisiyle yaygınlaşan ‘böyle darbe mi olur’ düşüncesi ve duygusundan da beslendi. Tabii ki halkın zihninde darbe denince akla gelen emir komuta zincirinde gerçekleştirilmiş olan 12 Eylül 1980 darbesiydi. Ama işin aslı Türkiye’de ilk defa başarısız darbe girişimi olmuyordu. Sadece 1963’te Albay Talat Aydemir’in girişimleri de değil. 12 Mart 1971’deki darbe öncesindeki başarısız ‘solcu’ 9 Mart cuntası, hatta 12 Eylül’den önce tasfiye edilmiş olan MHP eğilimli cunta gibi örnekler de var. Dolayısıyla 15 Temmuz’daki çelişkileri ve hatta bazı absürtlükleri bir ‘tiyatro’ tezi ile anlamlandırmaktansa yakın tarihimizde benzerleri olan bir ‘cuntalar savaşı’ olarak kavramak daha doğru olacaktır” diye ifade etti.
"Bu odağa yerleştirmek yanıltıcı olur"
15 Temmuz süreci, pozisyonlarını sermayenin ve emperyalizmin farklı fraksiyonlarının çıkarlarına dayandıran cuntaların savaşı olarak kavrandığında tablonun farklılaşacağına dikkat çeken Dölek, “Manzara açıkça 15 Temmuz’da yaşanan sürecin hâkim sınıflar arasındaki bir çatışma olduğunu göstermektedir. Zira 15 Temmuz sürecinde belirleyici olarak yer alan aktörlerin her biri burjuva düzen siyasetinin ya da burjuvazinin baskı aygıtı olarak devletin silahlı çekirdeğinin unsurlarıdır. Öte yandan hâkim sınıflar içindeki çelişki ve çatışmaların bir analizini yapmak için 15 Temmuz’u odağa yerleştirmek yanıltıcı olur. Zira 15 Temmuz bir kriz anında çok çeşitli ve kendi aralarında çelişkiler barındıran sivil ve askeri fraksiyonların hem ittifaklarına hem çatışmalarına sahne olmuştur. Büyük prestij kaybeden ordu kapılarını siyasal İslam’ın etkilerine açarken, 16 Temmuz’da AKP Genel Merkezi’ne dev bir Atatürk posteri asıldıktan sonra, koyu İslamcıların AKP’yi Kemalizme büyük tavizler vermekle suçladığı bir dönem yaşanmıştır. Bir bakıma halen de bu eleştiriler devam ediyor” dedi.
"Emperyalizm, sermayeden bağımsız bir işçi sınıfının önemini gösterir"
"Hâkim sınıfların iç çelişki ve çatışmalarını anlamak için daha geriye 90’lı yıllara, 28 Şubat sürecine, Ergenekon davalarına ve tüm bu süreçlerde Türkiye’nin Batı ile stratejik bütünleşmesinden yana olan ve bu süreci yürüten Batıcı-laik tekelci sermaye ile (TÜSİAD’da sembolize olan) ekonomik gücü az olsa da sayısı ve siyasi potansiyeli güçlü olan Batı’yla bütünleşmeyi taktik olarak reddetmese de yüzü doğuya dönük İslamcı sermaye (MÜSİAD’da karşılığını bulan) arasındaki kavgaya bakmak gerekir" diyen Dölek şunları söyledi: “Yarı askeri istibdad rejiminin inşası sürecinde siyasi iktidarla bütünleşen ve halk arasında beşli çete olarak adlandırılan oligarşik yapılar da yükselmeye başlamıştır. Analizleri bu grupların maddi çıkarları ve bu çıkarların siyasi yansımaları üzerinden yapmak daha sağlıklı olur. Çünkü bu çıkarlar 15 Temmuz gecesi olduğu gibi kanlı biçimler alacak kadar sertleşse dahi asla uzlaşmaz değildir. Emperyalizmin patronajında ve sermayenin işçi sınıfına karşı topyekûn verdiği sınıf mücadelesinde bu karşıt fraksiyonların pekâlâ birleşebildiğini de görmekteyiz. Eğer sınıfsal analiz yapmazsanız çatışmalarda sermaye fraksiyonlarından birini emekçi halk için desteklenebilecek bir kutup olarak görebilirsiniz ya da düzen siyasetindeki tuhaf birleşmeleri/yan yana gelişleri (dün Bahçeli, bugün Kılıçdaroğlu kimbilir yarın Özel ya da İmamoğlu…) sınıfsal çıkarlara değil de ‘herhalde kaseti var’ gibi komplo teorileri ile ya da iktidar hırsı gibi apolitik argümanlarla açıklarsınız. Sınıfsal analiz ise baktığınızda 15 Temmuz size sadece emperyalizmden, devletten ve sermayeden bağımsız bir işçi sınıfı siyasetinin inşasının vazgeçilmez önemini gösterecektir.”